Keşfet

KORKUSUZ

ADELAİDE (AKAY)

Toprak’ın yüzündeki o sorgulayan, meydan okuyan ifade bir anlığına dondu. Göz bebekleri büyümüş, kelimelerimin altındaki derinliği çözmeye çalışıyordu. Masadaki sessizlik, dışarıdaki fırtınanın malikanenin duvarlarına çarpma sesleriyle bölündü.

Baha Bey, ellerini masaya dayayıp yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki yorgunluk yerini sert bir otoriteye bırakmıştı.

— Akay, dedi sesi her zamankinden daha kalın ve mesafeli çıkarak. — Ne demek istiyorsun sen? Hangi gerçekten, hangi cehennemden bahsediyorsun? Buraya geldiğinden beri tuhaf bir hareketliliğin var. Eğer bir şey biliyorsan, gizlemenin kimseye faydası yok. Bu evde güvendesin ama sır saklayarak tehlikeyi üzerine çekiyorsun.

Gözlerimi Baha Bey’den alıp, hâlâ bana dik dik bakan Toprak’a çevirdim. İçimdeki o buz gibi soğukkanlılık yeniden damarlarımda dolaşmaya başladı. Babamın mezarındaki o acı, tenimdeki o kurumuş kan lekesi ve zihnimden silinmeyen metal masaların görüntüsü bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti.

— Güvenlik mi? diye mırıldandım, dudaklarımda alaycı ama acı dolu bir kıvrımla. — Baha Bey, sizin korunaklı duvarlarınızın hemen arkasında, bu şehrin göbeğinde çocuklar satılıyor, mezbahalarda doğranıyor. Sizin o parıltılı dünyanız, o legal şirketleriniz bu pisliğin üzerine kurulmuş paralarla dönüyor. Ben dün gece... o cehennemin tam ortasındaydım.

Annem dehşetle ellerini ağzına götürdü, küçük bir çığlık boğazında düğümlendi.

— Allah korusun! Neler söylüyorsun sen kızım? Deli mi ettin kendini?

Toprak ise sandalyesini geriye doğru iterek hışımla ayağa kalktı. Uzun boyuyla masanın üzerine doğru eğilirken, kara gözleri öfkeden kararmıştı.

— Sen ne yaptığını sanıyorsun Akay?! dedi, sesindeki tını odayı sarstı. — Dün gece o depoya tek başına mı gittin? Aklını mı yitirdin sen! O şebekenin kim olduğunu biliyor musun? Onlar senin bildiğin sokak çetelerine benzemez! Hayatını parça parça ederlerdi!

— Ama etmediler, dedim dikleşerek. Gözlerimi bir an olsun ondan kaçırmadım. — Ben ettim. O masadakilerin nefesini kestim, o flash belleği ellerinden aldım. Çünkü siz burada kahve içerken, o çocuklar birer birer yok oluyordu. Beni koruyabileceğinizi sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz Toprak. Ben artık o eski masum kız değilim.

Toprak sinirle gülerek yüzünü başka tarafa çevirdi, ardından ani bir hareketle tekrar bana döndü. Adımlarını masanın etrafından dolandırıp hemen yanımda bitti. Kolumdan tutmak istedi ama son anda kendini durdurdu; çünkü kolumdaki o derin sıyrığın, kabanımın kumaşındaki yırtığın farkına varmıştı.

— Göster bana, diye fısıldadı, sesi bu sefer tehditkar değil, acı dolu ve kısıktı. — Dün geceki o kabanı... Nerede o?

Ona cevap vermedim. Sadece cebimden çıkardığım o küçük flash belleği masanın ortasına, kahve fincanlarının arasına sertçe bıraktım. Siyah plastiğin çıkardığı o tok ses, malikanenin kaderini değiştiren mühür gibiydi.

— İçerideki tüm isimler, sevkiyat saatleri, banka hesapları ve o mezbahanın koordinatları orada, dedim soluk soluğa. — Şimdi ne yapacaksınız Baha Bey? O parıltılı masalarınızdan kalkıp bu kanı temizlemeye cesaretiniz var mı, yoksa bu belleği yok edip üç maymunu oynamaya devam mı edeceksiniz?

Baha Bey, masanın üzerindeki küçük cihaza baktı. Yüzündeki tüm renk çekilmişti. Bir babanın şefkatli maskesi düşmüş, yerine bu şehrin gerçek kurallarını koyan o sert iş adamı gelmişti. Derin bir nefes alarak başını kaldırdı ve kapıdaki adamlara seslendi:

— Kapıları kilitleyin. Hiç kimse dışarı çıkmayacak. Ve... şoförü hazırlayın, dışarı çıkıyoruz.

Toprak ise başını hafifçe eğip gözlerimin içine baktı; o bakıştaki öfke yerini tuhaf, neredeyse tehlikeli bir ortaklığa bırakmıştı.

— Görünüşe göre, dedi kısık bir sesle yanıma yaklaşarak. — Artık bu savaşta yalnız değilsin, Akay. Ama bir sonraki adımı atarken bana haber vereceksin.

Salondan çıkıp odama doğru yürürken, arkamdan gelen adım seslerinin sadece Toprak’a ait olmadığını biliyordum. Fırtına kopmuştu; artık ne o malikane eski malikaneydi,

Kapının altından sızan hafif koridor ışığına bakarken, içeride başlattığım fırtınanın sonuçlarını tartıyordum. Baha Bey o flash belleği aldığında, kurduğu o düzenin aslında ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlamıştı. Toprak ise... Toprak’ın gözlerindeki o tehlikeli ortaklık pırıltısı, işlerin bundan sonra hiç de sakin ilerlemeyeceğinin kanitiydi. Beni durdurmaya çalışmayacaktı; aksine, bu ateşe benimle birlikte yürümeye hazırdı.

Çok geçmeden, aşağıdan gelen motor sesleri ve kapıda yankılanan sert emirler kulaklarıma doldu. Baha Bey ve adamları, limandaki o karanlık ağın merkezine doğru yola çıkıyorlardı. Ellerindeki o küçük siyah flash bellek, o şebeke için ölüm fermanıydı.

Yatağın kenarına oturup dizlerimi göğsüme çektim. İçimdeki o derin sızıya rağmen, dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi. Babamın Adana’daki o mütevazı odasında, ders kitaplarının arasında adalet hayalleri kuran o kız, nihayet ellerini kirletmeyi göze almıştı. Artık korkan taraf ben değiltim.