Keşfet

YABANCININ HİSSETTİRDİKLERİ

ADELAİDE (AKAY)

Bu bölümü "Söyle " şarkısıyla okumanızı tavsiye ederimm keyifli okumalar:)

Toplantı odasına geçtik ve Kaan komiser anlatmaya başladı. Plan tamamdı; bu şerefsizler en son sınırda görülmüşlerdi, büyük ihtimalle artık Türkiye’de değildiler. Bu yüzden ekip ikiye ayrılacaktı: 4 kişi sınır dışına, 4 kişi de Türkiye tarafına bakacaktı. Herkes hazırlanınca yola çıktılar. Benim olduğum grupta Deniz, Emre, Kerem ve ben vardım; diğerleri ise Kaan, Cemre, Ayaz ve Leyla'ydı. Ayrılmıştık. Benim olduğum grup sınır dışına gidiyordu, umarım kötü bir manzarayla karşılaşmazdık.

(Öğretmenden)

Karşımda durmuş, boş boş bana bakan adamlara bakıyordum. Tabii bunlara adam denirse...

— Söyle öğretmen, sana ne yapalım istersin? Eninde sonunda öleceksin zaten, bir isteğin var mı ya da son duan falan varsa yap!

Rabbim sınıyordu gerçekten, bu da benim sınavımdı herhalde. Dik dik adama bakmaya devam ettim. Tabii yüzüme de bir yumruk yedim; neyse ki güçsüzdü pislik!

Ben size kendimi tanıttım mı? Tanıtmadım herhalde; ben Kuzey Ulsoy, Edebiyat öğretmeniyim. Öğretmen olmayı ilk kız kardeşim doğduğunda istemişim. "Ona ben öğreteceğim, ben onun öğretmeniyim artık," demişim. Ben kız kardeşimle büyüyemedim; daha üç aylık olamadan öldü benim canım. Küçük yaşta bunu idrak edememişim, o ölünce annem ve babam kendine gelemedi tabii. Benle beraber üç abim ve bir ablam vardı. Kardeşime öğretememiştim ama başka çocuklara öğretiyordum, ben de böyle kapatıyordum yaralarımı. Bazen annem resimlerini çıkarıyordu, ağlayıp ağlayıp kaldırıyordu resimleri. Yani bir bakıma ben kardeşimle hem büyüdüm hem büyüyemedim.

Konumuza gelecek olursak, bu karşımdaki itler beni kaçırmışlardı; nasıl olduğunu anlamadım bile. Zaten sabahtan beri de boş boş konuşuyorlardı. Sıkıntıyla bu kaçıncı oflayışımdı bilinmezdi. Kurtarın beni ya, ne olur!

İçimden ettiğim duayı bitirdiğimde kapı çarparak açıldı. İçeri silahlı biri girdi, yüzü maskeliydi lakin kadındı. Anlamsızca ona baktım:

— İyi misiniz? Merak etmeyin, Türk askeriyim ben.

Asker olduğunu anlamamıştım çünkü askeri üniforma yoktu üstünde. Arkama geçip ellerimi çözmeye başladı:

— Biraz daha gelmeseydiniz delirecektim herhalde.

Asker beni çözüp konuştu:

— Kusura bakmayın ama anca işte, siz de bizi anlayın lütfen. İyi misiniz, yaranız var başkaca bir şeyim yok?

— Yok iyiyim, ufak tefek kızarıklık falan, başka bir şeyim yok.

Dikkatimi bir şey çekti: Kadının gözleri neden annemin gözleriyle aynıydı? Gerçi olabilirdi herhalde, insan insana benzetirdi değil mi?

— Acele edin, buradan çıkmalıyız, birazdan imha edilecek alan.

Başımı salladım, askerle dışarıya çıktık. Etraf temizlenmişti lakin yine de tedbiri elden bırakmayıp etrafa iyice bakıyordu. Acaba asker olmaya nasıl karar vermişti? Uzakta duran araca yaklaştıkça aklımda daha değişik sorular oluşuyordu. Araca binince asker maskesini çıkardı ve ben de dondum kaldım. Resmen annemin gençliğiydi bu kadın! Kimdi bu? Neden bu kadar benziyordu? Kalbim neden bu kadar sızlamaya başlamıştı?

Çok baktığımı fark edince aracın camına döndüm ve geçen yolu izlemeye başladım. Tabii buna ne kadar izlemek denirse... Ne yapacaktım ben? Gerçekten de insan insana bu kadar benzer miydi? Bir yabancı, birine bu duyguları yaşatabilir miydi?