Keşfet

11. Bölüm

Alevden Akasya

Canı çok yanıyordu.

Kasıklarındaki acı dayanılmazdı. Karnını iki eliyle sımsıkı sardı. Sanki öyle yapınca orada kalacaktı, gitmeyecekti.

Bacaklarından usul usul süzülen sıcaklığı hissetti. Korktu... Daha da sıkı sardı elleri karnını.

"Gitme, ne olur gitme!"

Gözlerinden süzülen yaşlar saçlarına karışırken dudaklarından tek bir kelime döküldü.

"Bebeğim..."

Gökçe, bebeğim diye fısıldadığı anda gözlerini açtı. Burnuna keskin ilaç kokuları doldu. Hastanedeydi...

Serum takılı koluna aldırmadan iki elini de var gücüyle karnına bastırıyordu. Yavaşça başını çevirdi.

Yatağın yanında, dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini birbirine kenetlemiş biri oturuyordu. Sanki saatlerdir aynı yerde, hiç kıpırdamadan bekliyordu.

Gökçe'nin hareket ettiğini fark edince başını kaldırdı.

Tayfun...

Göz göze geldiler.

Tayfun'un omuzları, belli belirsiz gevşedi. Sanki saatlerdir tuttuğu nefesi, Gökçe'nin gözlerini açmasıyla bırakmıştı.

"Şükür..." dedi, sesi kısık çıkmıştı.

Gökçe, Tayfun'un gözlerinin ellerine değdiğini hissederek, karnına bastırdığı ellerini çekti hemen.

"Ben, ben hastaneye nasıl geldim?"

Tayfun, bir süre daha baktı Gökçe'ye. Gözlerinde sorgulama yoktu, anlayış vardı...

Yavaşça ayağa kalktı, önce kapıya sonra tekrar Gökçe'ye baktı.

"Belli değil mi?"

"İnci nerede?"

"Kantine bir şeyler yemeye gitti."

"Özür dilerim, zahmet verdim."

Sesinde kırgınlık ve kızgınlık bir aradaydı. Oysa kimseye muhtaç olmamak vardı onun kurallarında. Kızgınlığı kendine, kırgınlığı yalnızlığınaydı Gökçe'nin.

Ellerini cebine sokan Tayfun gülümseyerek göz kırptı.

"Bence de özür dilemelisin. Bu hafta sen yoksun diye koltuk örtüsü işkencesi bana kaldı. Tekrarı olmasın Kara kız. "

Bu muydu yani? Bu kadar mıydı?

Kızma, azar, hakaret yok muydu?

Gökçe, bu tatlı sitemi kalbinde de aklında da nereye koyacağını bilemedi.

"Peki, bir daha tekrarlanmaz." diyebildi gülerek.

"Heee, bir de çok sayıkladın. İnci'nin başı ağrımasın diye genelde dışarda tuttum onu. Migreni tutarsa bir de onla uğraşamazdım."

Sanki çok önemsiz bir şeyden bahseder gibiydi Tayfun.

"Ne? Ne dedim, ne sayıkladım ki?"

Gökçe'nin telaşlanmasını istememişti ki Tayfun.

"Anlatmak istemediğin sürece aklıma da dilime de gelmeyecek şeyler."

Gözlerine dolan yaşlar daha fazla tutunamadı; birkaç damla usulca yanaklarından süzüldü Gökçe'nin. Tayfun biliyordu... Biliyordu ve İnci'nin bile öğrenmesini engellemişti. Belki de anlayışı baba oluşundandı.

Gökçe, evladını kaybeden bir anneyken; Tayfun, evladı ölümün kıyısından dönen bir babaydı. Evlatları ile sınanan iki insandılar.

"Teşekkür ederim." fısıltıyla çıkmıştı sesi Gökçe'nin.

"Ben doktoru çağırayım. Sen de çok kımıldatma elini artık. Seruma kan geri kaçıyor."

Gözleriyle, Gökçe'nin karnına arada bir istemsiz giden serumlu elini gösterdi.

"Ben... Şey.. dikkat ederim, tamam."

Kapıya doğru bir kaç adım atan Tayfun, bir an durup geri döndü. Gökçe'ye bir süre daha baktı, gülümsedi. Onun da buruk bile olsa gülümsemesini gördükten sonra odadan çıktı.

Doktor, Gökçe'yi muayene ettikten sonra sabah çıkabileceğini söyleyip odadan çıktı. Şiddetli enfeksiyon ve buna bağlı sıvı kaybı yaşamış. Ayrıca yoğun stres vücudunu iyice yormuş. Ama bu kadar ağır geçmesinin altında bir travma olabilir diye sessizce iletmişti Tayfun'a. Neyse ki Tayfun ve İnci zamanında kapıyı kırıp ulaşmışlar Gökçe'ye.

İnci, abisine eve gitmesini söylese de Tayfun, 'kız başınıza sizi burda bırakmam', diyerek ayrılmadı bir yere. Gece hastanede geçti. Sabah olunca ise son doktor kontrolünden sonra Tayfun taburcu işlemleri için odadan ayrıldı. İnci, ayakkabılarını giymeye çalışan arkadaşına yardım ederken;

"En azından annene haber verseydik."

"İnan bana hiç gerek yok arkadaşım. Hem ilaçları da alınca daha iyi olurum. Panik yapmasınlar boşuna. Bir an önce eve gidip uzanıcam, söz. Seninde aklın kalmasın."

"Aklım kalmayacak zaten. Bize gidiyoruz. Ablam odanı hazırladı bile."

"Saçmalama İnci! Bi de oda hazırlatmış ya. Ben evime gidicem."

"Oldu canım, başka derdin var mı? Ben o eve sensiz girersem anam da babam da keser beni. Hiç o riske giremem. Canım tatlıdır benim."

Gökçe omuz silkti.

"Bir şey olmazzzz. Ben evime giderim. Kimseyi rahatsız etmeye gerek yok."

"Annem gibi seruma bişi kattılar diye düşünmeye başlicam şimdi. Sen zeki kızdın oysa Gökçe. Anneme 'hayır' denilemeyeceğini öğrenmiş olman gerekirdi."

"Offf, tamam be tamam. Ama bir gün sadece."

"Bakacazzzzz artık."

Muzip bir gülümsemeyle Gökçe'nin sol ayakkabısını da giydirip bağcığını bağlamaya başladı. İçinden de, iyi ki son dakika akıl edip gidip almışım ayakkabıları, diye düşündü.

Eve geldiklerinde beklendiği gibi Sultan Hanım'ın veryansınları inletti evi.

"Ah be kızım, ah be yavrum. Madem hasta oldun ne diye haber etmedin sen bize? Ben de senin anan değil miyim, ha kızım? Zaten bi başınasın, ne yiyon ne içiyon belli de değil."

"Anne, sakin olsan mı artık? Geldi işte kız, darlama, bi nefes alsın. Hatta önce bi içeri girsin."

Efsun, Gökçe'nin imdadına yetişmeseydi kapı önü azarı bir süre daha devam edecek gibiydi.

Alt katta olan misafir odasına Gökçe güzelce yerleştirildi. Yastıkları, minderleri bir kere daha kabartılıp sırtına, bacaklarının altına koyuldu. Sultan Hanım ve İnci, Gökçe'yi oda da rahatlaştırırken Efsun, elinde tavuk suyuna çorba ile içeri girdi.

"Ne olur yeter artık. Ben çok mahcup oluyorum, yapmayın."

"Sus bakim sen! Hasta kısmı bu kadar çok konuşmaz. Gel, çorbanı iç de sıcak sıcak, şifa olsun."

Efsun'un elinden tepsiyi alan Sultan Hanım, Gökçe'nin yanına oturdu. Kaseye kaşığı daldırıp da sıcak çorbaya üflemeye başlayınca, Gökçe Sultan Hanım'ın kaşık tutan eline dokundu. Karşısında ağlamak için fırsat kollayan, sahte mavileri değil, gerçek olan zeytin karası gözleri görünce durdu bir an Sultan Hanım.

"Efsun, sen İpek'e bi bak kızım. İnci, sen de geç abinle kahvaltı yap, aç kalma. Haydi bakim, boşaltın odayı."

Efsun ve İnci odadan çıkınca elindeki kaşığı Gökçe'ye uzattı.

"Ben yerim, lütfen..."

"Olmaz, ben hasta olan her çocuğumu kaç yaşında olursa olsunlar kendi elimle yediririm. Yediğinden emin olucam, içim rahat etmez. Aç ağzını."

Yanaklarından akan yaşlarla ağzını açan Gökçe, Sultan Hanım'ın üfleyerek ılıttığı çorbayı içti. Hiç sevmemesine rağmen bu çorba dünyanın en iyi çorbasıydı şu an ve hep öyle kalacaktı.

Kaşığı elinden bırakıp, yatağının yanında duran komidinin üstündeki peçeteyi alan Sultan Hanım, Gökçe'nin gözyaşlarını nazikçe sildi. Gülümsedi.

"Herkesin kendi hikayesi vardır kızım. Ama anaların birden fazla hikâyesi vardır. Anlatılmayanı da nerden bilecen? Acıtma canını, vardır senin de annenin bir hikayesi, bilemezsin. "

"Sen ne güzel bir annesin Sultan Teyze."

Gökçe'nin yanağını avucunun içine alarak seven Sultan Hanım;

"Sen de çok güzel bir evlatsın kuzum."

Saçlarını da okşadıktan sonra eline tekrar kaşığı alarak çorbaya daldırdı.

"Şimdiiii, lamı cimi yok, bu çorba bitecek."

"Tamam."

Boş çorba kasesi ile odadan çıkan Sultan Hanım etrafa göz gezdirip kimsenin olmadığından emin olunca derin bir iç çekti. Herkesin bir hikâyesi vardı işte. Bazıları anlatılırdı. Bazılarıysa yalnızca bir annenin sessizliğinde yaşardı...

Gökçe odasında dinlenirken mutfakta, İpek'in 'yumurta yemiceeeemmm' itirazları ile geçen gecikmeli bir kahvaltı yapılıyordu. Saat çoktan 12'yi geçmişti. Tayfun, iş yerinden izin almıştı. İnci ise belki de hayatında İlk kez isteyerek okula gitmemişti. Gökçe'yi yalnız bırakamazdı. Ve bunu bir daha hiç yapmamalıydı. Kafasından geçen düşünceleri nasıl dile getireceğini bilemez halde çayını yudumladı.

Elinde tepsiyle mutfağa giren Sultan Hanım, gözlerini İnci'ye dikerek tepsiyi tezgaha koydu. Efsun hemen kalkıp annesine çay doldururken, Sultan Hanım her zamanki baş köşesine değil, İnci'nin tam karşısına oturdu. Çayı önüne geldiğinde ise yine İnci'den ayırmadan gözlerini 'sağol kızım' dedi Efsun'a.

İnci ise suçunu biliyor, gözlerini önündeki tabaktan ayıramıyordu.

"Başla Sultan'ım, içinde tutma daha fazla."

"...."

İnci kafasını kaldırarak annesine baktı. Cevap yoktu.