Keşfet

12. Bölüm

Alevden Akasya

Bazen, susmak ister kadın. Mecbur olduğundan değil; gerçekten susmak istediğinden susar.

Kimi kadın boşvermişlikle susar. Öyle çok alışmıştır ki olanlara; konuşsa da duyulmayacağını bildiğinden boşvererek susar...

Kimi kadın da düşünmek için susar. Arapsaçına dönen ruhunu çözmek için düşünmesi gerekir. Kendini bulması, doğru adımı atması gerekir. Bazıları o kadar uzun susar ki, bencil dersiniz, umursuz dersiniz. Oysa o kadın hâlâ bulamamıştır kendini, bilemezsiniz...

İnci de sustu. Parmakları telefonunun ekranına dokunuyor, ama tek bir harf bile yazamıyordu. Önce kendini bulması gerekiyordu...

"İşin bittiyse gidelim mi boncuk?"

Tayfun, mutfak kapısının önünden İnci'ye bakıyordu. Biraz daha dikkatli baksa, kafası kar kürelerinde olmasa belki de, kardeşinin telefonu tutarken titreyen elini görebilirdi; görmedi...

İnci, başını kaldırmadan telefonu cebine koydu.

"Bitti, pek yapacak bir şey yok zaten."

"Gidelim o zaman. Çok yorgunum, uyumam lazım."

"Tamam, çıkalım."

Tayfun, laptop çantasını ve valizi eline alarak dış kapıya doğru yürüdü. İnci de peşinden. Arabaya hiç konuşmadan bindiler. Yol boyu yine konuşmadılar. Tayfun, belki yorgunluğundan, belki de çıktıkları evin yalnızlık kokusunun ağırlığından, İnci'nin susuşunu fark edemedi. Radyoya uzanıp müzik açmamasını, "Hazır dışarı çıkmışken..." diye başlayıp kendisinden hiçbir şey istemeyişini de... Sadece sürdü arabayı. İstanbul bütün gürültüsüyle akıp giderken, arabanın içinde sessizlik konuşuyordu. İkisi de susuyordu; ama aynı şeyi düşünmüyorlardı.

En nihayetinde eve ulaştıklarında ikisi de odalarına çekildiler. Gökçe'nin yalnızlığı çok yakıcıydı. 'Kimse yalnız kalmamalı' diye içinden geçirdi İnci yatağına uzanırken. Eline telefonunu aldı. Gelen mesaja uzun bir süre baktı. Parmağı telefonun klavyesine gidip geldi. 'En iyisi görmezden gelmek' diyerek telefonu ani bir kararla komidinin üstüne bırakıp gözlerini kapattı.

"Sadece uyumam lazım. Uyuyunca geçer zaten. Uyumam lazım. Uyumam lazım..."

Kendi kendine mırıldanarak yorganı üstüne çekti.

Akşam yemeğine kadar derin bir uykuya daldı...

🌿🌿🌿🌿🌿🌿

"Bugün Pazartesi değil mi? Dersin de yok. Nereye sabah sabah?"

"Spora gidiyorum yosunum. Uyku tutmadı zaten, biraz kendime gelirim."

Montunu giydikten sonra Rana'nın yanına giderek alnından öptü kardeşini.

"Aç karnına kahve içilmez hanımefendi."

Rana'nın elinden kahvesini alarak kocaman bir yudum içti.

"Abiiiiii! Ne gıcıksın yaaaa! Ver kahvemi!"

Rüzgar, sabahları huysuzlukta zirve yapan kardeşiyle uğraşmayı çok seviyordu.

"Hiiç işim olmaz valla. Yaşın kaç başın kaç senin? Aç karnına kahve içilmez yosunum. Hem yeni ameliyat olmadın mı sen? Sıcak sıcak kahve mi içilir? Sen git de süt al bence kendine."

"Sen bu akılla nasıl avukat olacaksın abi? Şu an yaptığın resmen hırsızlık! Malıma el koydun."

"Cık, ben abilik yaptım. Dava açsan hakim beni haklı bulur, üstüne bir de madalya bile verir."

"Offff abi ya offff"

Ayaklarıyla yere vurup sinirden tepiniyordu Rana. Rüzgar ise gülerek son bir yudum daha alarak, neredeyse boşalan kahve fincanını Rana'ya uzattı;

"Ellerine sağlık abisinin balı. İyi geldi valla."

Sinirle fincanı alan Rana, sesli bir 'offf' çekip mutfağa yöneldi.

Rüzgar, evden dışarı çıktığında hala kararsızdı; motosiklet mi yoksa araba mı? Motosiklet için tek kask vardı, o yüzden olmaz, dedi içinden ve arabasına yöneldi.

Aklında gerçekten de spora gitmek vardı. Ama farkında olmadan İnci'nin evinin önünde buldu kendini. Saate baktı; 09:52. İnci'nin dersi 10.00'da başlıyordu, geç kalmıştı.

"Yooo, spora gidiyordum ben. Geç kalmadım."

İnkâr, boşuna bir çabaydı onun için. Söyledikleri ve yaptıkları uyuşmuyorsa bir insanın, ne istediğini yaptıkları ele veriyordu.

Montunun cebinde telefonunu alırken beyaz miske değdi eli. Çıkarmadı cebinden, kimse görsün istemedi, kendisinden bile sakındı. Eli cebinde, küçük şişeyi sıktı. Bırakmak istemiyordu ama bırakmalıydı.

Telefonunu eline alıp bir numarayı çevirdi. Karşıdan gelen "söyle abi" diyen tok erkek sesine tek kelimeyle sordu sorusunu;

"Geldi mi?"

"Yok abi. İnci 'de Gökçe'de gelmedi daha. Geç kaldılar galiba. Haftaya vizeler var, İnci ne yapar eder gelir mutlaka."

"Haber ver!"

"Tamam abi, mesaj atarım."

Telefonu kapattıktan sonra bir an arka koltukta duran küçük valize baktı. Aklından geçen ile arabanın camlarına vuran sesler o kadar aykırıydı ki... Gülümsedi sadece. Kapalı yüzme havuzuna giden yola direksiyon çevirdi.

Dışarıda fırtına olsa da Rüzgar'ın içini yakan bir ateş vardı. Derdinin devası imkansızken kendi nazarında, kolay kolay sönmeyecek bir ateşti bu. Bir şekilde kontrol altına alınmalıydı.

Havuzda kimseler yoktu. Suya daldığında orda kalmak istedi bir süre. Suyun altında, nefesinin yettiği kadar durmak istedi. Gözleri kapalı, soğuk olmasını beklerken ılık havuz suyunun içinde, bir süre kaldı. Tuttuğu nefes ciğerlerine yetmememeye başladığında suyun yüzeyine doğru çıktı. Acaba, Rüzgar'ın tuttuğu, hapsetmeye çalıştığı duygular ne zaman kalbine yetmeyecekti, nefesi gibi...

Başını salladı. Sanki sallayınca gidecekmiş gibi düşünceler. Havuzda bir kaç tur yüzdü. Zaman geçiyordu, haber gelmemişti. Havuzdan çıkıp havluyla kendini kuruladı.

Sezlongun uzerindeki telefonun ışığı bir anlığına yanıp sönünce hızlıca eline aldı telefonu. Ekranda gördüğü mesajla kalakaldı.

"İkisi de gelmedi."

Titremeye başladı Rüzgar. Havuzdandır, diye düşündü ama öyle değildi. Korkudandı...

İnci neredeydi? Neden okula gitmedi? Başına bir şey mi geldi? Yoksa ona da mı geç kalmıştı? O adam, motosikletli, bir şey mi yaptı İnci'ye?

Rüzgar, daha fazla burda duramazdı. Eşyalarını toplayıp hızlıca çıktı havuzdan.

Arabasına bindiğinde bu kez bile isteye İnci'nin evine doğru sürdü. Sokağın başında, evi görebileceği bir yerde bekliyordu. Gözü sadece İnci'nin evindeydi. Saate baktı, 12'yi geçiyordu. Telefonunu eline aldı, bir şeyler yazdı ve yan koltuğa bıraktı. Gözlerini tekrar eve dikti. İçeri girip girmemek arasında tereddüt ediyordu. Kapıyı çalsa ne diyecekti?

Bahçe kapısının açıldığını gördü. Tayfun siyah bir arabaya bindi, ardından İnci...

Derin bir nefes aldı Rüzgar. Oradaydı İnci, ailesinin yanındaydı. Güvendeydi, iyiydi. Daha fazlasını bilmeye gerek yoktu. O iyiydi ya, gerisi mühim değildi...

Telefonunu tekrar eline aldı, bir numara çevirdi. Telefon daha açılmadan motoru çalıştırıp ayrıldı İnci'nin sokağından...

Akşam olup da eve girdiğinde yemek masasında gördü herkesi. Babası hâlâ buradaydı. Anlaşılan bir süre daha buralarda olacaktı.

"Oğlum, hadi sofraya gel. Ailece bir yemek yiyelim bu akşam."

"Afiyet olsun. Ben tokum, odama çıkıyorum."

"Abiii?"

"Yok bir şey yosunum. Dışarda Arda'larla yedik bir şeyler."

Rüzgar, Rana'yı saçlarından öperek anne ve babasına göz gezdirdi. Hiç bir şey olmamış gibiydiler, yıllardır olduğu gibi...

Rana, merdivenlerden çıkan abisine bakıp buruk bir şekilde gülümsedi. Davetine icabet etmeyen oğluna üzülen annesine bakarak;

"Amaaann anne boşver. O gömülmüştür kebaplara kesin. Bugün yaptığı spor boşa gittiği için vicdan yapıyordur."

Rana'nın kıkırdayarak yürüttüğü tahmine sesli bir gülümseme ilave etti Nalan Hanım.

Vedat Bey ise sadece yemeğini yiyordu...

Rüzgar'ın evinde ailece yenecek yemeğin kıvamı bu kadardı sadece. Oysa aynı saatlerde İnci'nin evi daha sıcaktı, sımsıcak...

Efsun, çorbaları kaseye koyarken İnci'de ekmekleri bütün bir şekilde getirmişti sofraya. Sultan Hanım, bol limonlu salatayı sofranın ortasına koyup 'haydi herkes sofrayaaaa' diye seslendi.

Koşa koşa İpek geldi önce. Sandalyesine kurulup herkesin sofraya gelmesini bekledi sabırla. Sultan Hanım, Gökçe'yi görebileceği yere oturttu. Yemek yiyip yemediğini kontrol etmesi gerekiyordu. Gökçe, gösterilen yere biraz çekinerek oturdu, Tayfun'un yanına...

Efsun ve İnci'de sofraya oturduktan sonra Sultan Hanım'ın sesi duyuldu yine;

"Mehmet'im haydi, çorban soğumasın!"

Mehmet Bey'de sofraya oturduğunda aile hazırdı. Gökçe izledi...

Mehmet Bey, besmele çekip ekmeği eliyle böldü, parça parça verdi herkese. 'Afiyet olsun.' dediğinde ise kaş

Yorumlar

  • Ebru Yıldız: Ben teşekkür ederim 🥰🌿