Keşfet

3. Bölüm

Alevden Akasya

RÜZGAR

Ders bittikten sonra binadan çıkıp kampüs bahçesine adım attığımızda rahat bir nefes aldım. Peşpeşe girdiğim derslerden beynim sulandı resmen.

"Sonunda bugün de bitti"

"Yok abi, bana gün yeni başlıyor. Kampüsten arkadaşlarla takılıcaz biraz. Sen de gelsene "

"Eve gitmem lazım. Rana'ya sözüm var. Siz takılın ya, belki başka zaman. "

"He Rüzgar he. Acaba bu 'başka zaman' senin zaman anlayışının neresinde saklandı da bir türlü bulamıyoruz? Oğlum, her defasında eve koşuyorsun. Sanki liseli kız mübarek. Rüzgar, üniversitedesin lan sen. Hem de acemiliği attın, 2. senenin de sonuna geldin. Biraz yaşa be!"

"Yine çenen düştü Arda. Haydi git, kızları bekletme" diyerek kampüs içinde bize bakan grubu işaret ettim gözlerimle.

"Ah ulan Rüzgar ahhh. Şuradaki beş kızın beşi de sana bakmıyorsa şerefsizim. Sırf senle iki laf ediyorum diye takılıyorlar zaten benle."

Kızlara el sallayıp tekrar bana döndü.

"Kusura bakmican artık Rüzgar Bey. Zaten kimseleri beğenmiyorsun, belki şu hatunlardan biri ileride yengen olur. Haydi yarın görüşürüz. Hatunları bekletmim."

Sırıta sırıta kızlı erkekli gruba doğru koşturmaya başladı.

Gülerek kafamı salladım. Bu Arda iyi hoş çocuk ama çok şıpsevdi. Gerçi gönlüne göre birini bulsa el üstünde tutar da, gönlüyle bakmıyor ki it.

İleriden parlayan metalik siyah arabama doğru yavaş yavaş ilerledim. Ben beyaz istemiştim ama Rana ille de siyah olsun diye tutturmuştu. İlk arabamda bile yine benim yerime karar vermişti. Kıramıyordum ki...

Aman be Rana, nereden çıktı lunapark sevdası şimdi. Koskoca kız oldu, hala lunapark diye tutturuyor. Acaba ne yapsam paçayı kurtarabilirim bu işten diye düşünürken arabama ulaştım. Arabanın içinde biraz daha oturdum. Arkadaşlarla takılıcaz desem küsmelere doyamaz, çünkü 1 hafta önceden söz vermiştim Rana'ya. Arda sakatlandı desem inanmak için hastaneye gelir, yalanım elimde patlar.

Derin bir iç çekerek kendi kendime güldüm ve arabayı çalıştırarak evin yolunu tuttum.

Benim ki de umut işte. Rana ne yapar eder bugün o lunaparka gidilirdi. Bir kere o yosun gözlerini doldurup bakması yeterdi. Ben kendimi aptal gibi kandırmaya çalışmalara doyamadım hala.

Haydi bakalım, bas gaza Rüzgar efendi.

Offf... Göztepe den Üsküdar'a ulaşmak bu kadar uzun sürmemeli! Işıklara takıldım yine. Bu kaçıncı ışık Allah aşkına. Trafik de kitlenmiş. İstanbul'da araba kullanmak ölümden beter ...

Şarkı bari dinleyeyim diye radyoya uzanırken telefonum çaldı. Telefonu, arabanın hoparlöründen açtım.

"Söyle abim, ne istiyorsun bu sefer? Jelibon mu alayım yoksa pamuk şeker mi?"

"Geç kaldınız avukat bey. Tam 10 dakika önce bendenizi almanız gerekiyordu. Kardeşlik haklarıma dayanarak ceza-i işlem baslatıcam bilginize. Yalnız bu sefer spor ayakkabıyla falan kalmayacak gibi. Hem, pamuk şekeri zaten lunaparkta alacaksın, mecbur."

"Hahaha. Laflara bak sen. Trafik var yosunum. Ondan geç kaldım biraz. Hem, sen yeter ki iste abim. Sana her zaman açık çek."

Rana'nın kıkırtısını duyunca istemsizce gülümsedim.

"Daha fazla bekletme avukat. Ağaç oldum."

"Geliyorum abim. Sen hazır..."

Sözümü kesen bir gürültü oldu telefonun diğer ucundan.

"Rana!... Orada neler oluyor?"

Rana'nın sesi bu kez titriyordu.

"Abi... Çabuk gel. Annem... Annem düştü."

Frenin varlığını yok sayıp gaza yüklendim. Direksiyonu tutan parmaklarım sıkmaktan beyazlamıştı.

"Nasıl düştü?"

Rana'dan bir kaç saniye ses gelmedi. Bu sessizlik kafamda o kadar çok ihtimal oluşturdu ki...

"Ben... Ben bilmiyorum. Kapatıyorum, ambulansı aramışlar, sen... sen de gel hastaneye."

Hastaneye ne kadar sürede ulaştım bilmiyorum.

Kırmızı ışıklar, korna sesleri, kalabalık... Hiçbirini umursamıyordum artık. Tek düşündüğüm annemdi.

Aklıma gelen ihtimalleri kovalamak için kendimi zorladım. Sakin kalmalıydım. Annem için... Rana için...

Annemi odaya almışlar, koşarak bulunduğu odaya girdim.

Annem, solgun yüzüyle ve alnında küçük bir bantla yatakta oturur vaziyetteydi. Rana yatağın yanındaki sandalyede ağlıyordu.

"Anne! Ne oldu, iyi misin?"

Annem gözlerini kaçırarak;

"Bir şey yok oğlum, düştüm işte. Sakarlığımı bilmiyor musun sen sanki. Sehpanın kenarına başımı çarptım da ondan korktular. Hatice Hanım da ambulansı aramış hemen. İyiyim oğlum, iyiyim ben."

Tam ağzımı açacakken asistan doktor girdi odaya.

"Geçmiş olsun Nalan Hanım. Kafanızı sehpaya çarptığınız için açılan yarayı 3 dikiş ile kapattık. Baş dönmesi, mide bulantısı, baş ağrısı gibi bir şikayetiniz var mı?"

"Hayır ben gayet iyiyim. Çıkabilirim değil mi?"

"Üzgünüm, sizi henüz çıkaramam. Yara evet, çok büyük değil ama her ihtimale karşı bu gece misafir edeceğiz sizi. Sık sık da kontrole geleceğim. Yavuz Hoca ile hiç ters düşmek istemem." Gülümseyerek devam etti "Tekrar geçmiş olsun ", diyerek çıktı odadan.

Doktor, başını çarptığını söylemişti ama annemin kolundaki parmak izine benzeyen morluk, beni bambaşka bir tarafa doğru çekiyordu. Sakinleştirmeye, susturmaya çalıştığım öfkem dinmiyordu.

Koluna baktığımı gören annem hemen:

"Rana, ört kızım şu örtüyü. Bir serinlik oldu, üşüdüm sanki. Hastane işte, adını anınca bile içi ürperiyor insanın." diyerek kolunu sakladı.

Dişlerimi sıkarak "Anne!" dedim.

"Oğlum, dilim damağım kurudu annem. Haydi yavrum, sen kantinden su alıver bana. "

Yine, yine ve yine... Her zamanki gibi her şeyin üstünü örtüyordu. Kolunu örttüğü gibi...

"Tamam anne, tamam. Allah kahretsin ki yine tamam anne. Ben gidip suyunu alayım, sen de ört üstünü olur mu anne, iyice ört."

Hışımla çıktım odadan. Öfkeden kuduruyordum. Aniden bir soru geldi aklıma. Tüm vücudumu zangır zangır titreten bir soru. 'Ya bir gün onu gerçekten kaybedersem?'

Sırtımı kapıya yasladım. Derin bir soluk aldım. İçimde büyüyen korkuyu ancak öfkeyle bastırabilirdim. Gözümün önüne annemin kolunu saklarken mahcup ve ürkmüş yüz ifadesini getirdim. Patlamaya hazır volkan gibiyim...

Su...

Sakinleşmem lazım. Öfkemi kontrol altında tutmalıyım.

Rüzgar oğlum bi sakin ol lan. Nefes al ver. Nefes al ver.

Su almalıyım...

Ay anasını avradını... Nerede lan bu kantin? Sakin ol, sakin ol. Sinirden navigasyonum da şaştı. Şuradan sağa döneyim de, birine sorarım artık.

Kendimi sakinleştirmeye çalışıp kantini ararken koridorun sonundan yükselen bir ses duydum.

"Bak da cevap ver bana, sen nasıl bir babasın lan?"

Adımlarım istemsizce yavaşladı.

Yoğun bakım bekleme salonunda omuzları öfkeden titreyen bir kız vardı. Yanında kendinden yaşça büyük bir kadın, kızı belinden tutuyordu. Karşısında yere oturmuş, kollarını dizlerine dolamış bir adam kıza bakıyordu.

Yavaş adımlarla biraz daha yaklaştım. Gri bir eşofman altı ve açık mavi bir tişört vardı üstünde. Kollarında ufak tefek çizikler vardı. Düz kahverengi saçları darmadağınıktı.

Kızın sesine tekrar odaklanmaya çalıştım ama duyamadım. Sesi alcalmıştı sanki. Tüm dikkatimi onlara verdim. Kız ne dediyse yerde oturan adam bir anda başını kaldırıp kıza baktı. Yavaş adımlarla ilerlemeye devam ettim.

Az önceki öfkemin patlamasını o kızda görüyordum. Benim öfke patlamam bu kadar olaysız olmazdı gerçi. Kız sadece bağırıyordu, bazen de bağırmaya çalışır gibi konuşuyordu. Sanki susmaktan bıkmış gibi...

İçimdeki ses annemin ne zaman bu kız kadar cesur olup bağırmaya başlayacağını soruyordu. Ya hiç bağırmazsa...

Korkularımı bu sefer karşımdaki olaya olan merakımla def ettim.

Bu adam ne yapmıştı ki kız bu kadar öfkeliydi? Kollarında yaralar vardı, şiddet mi görmüştü yoksa?

Duyamıyorum, biraz daha yaklaşmalıyım. İçimdeki merak duygusu gittikçe artıyordu. Ya şiddet gördüyse? Aklıma hemen tüm hukukî süreçleri getirmeye çalıştım... Şiddet gören kadın... Darp raporu... Kadının rızası dışında birliktelik olduysa....

Lannn... Sikerler sürecini. O adamın ağzını yüzünü dağıtmak farz oldu!...

Adım adım ilerledim. Yaklaştıkça kızın belini tutan kadının şaşkınlıkla kıza baktığını fark ettim. Adam ise cevap bile vermiyordu. Elinde kanlı bir oyuncak bebek tutuyordu.

Oyuncak bebek ne alaka lan?

Duyduğumla buz kestim. Olduğum yerde kalakaldım.

" Hafızana kazıdın mı o görüntüyü iyice? Kanlar içindeki emaneti

Yorumlar

  • Ebru Yıldız: Ben teşekkür ederim 🥰🌿