9. Bölüm
Gelsin diye sabırsızlıkla beklediği o an, geldiği gibi durmuştu. Özlemini duyduğu kahve gözlere ürkek ve kırgın baktı. Hayal ettiği hiçbir şeye benzemiyordu bu karşılaşma.
Elindeki hediye poşeti, kalbindeki ağırlık gibiydi, taşımakta zorluk çekiyordu. Kafede gördüğü adam karşısındaydı, Rüzgar...
Rüzgar'ın yüzünde ne şaşkınlık ne de sıcaklık vardı. Bir kaç saniye süren sessizliği daha fazla uzatmak istemedi İnci. Dudaklarından zoraki çıkan kelimelerle konuşmaya başladı.
"Şey.. Ben İnci. Rana'ya gelmiştim."
Geri çekilerek kapıyı biraz daha açtı Rüzgar.
"İçeri buyrun."
Dümdüz bir ses...
Göz ucuyla motosiklete bakıp içeri adımını attı İnci.
"Abi, kim geldi?"
İnci'yi kapının önünde gören Rana sevinçle;
"İnciiii, gelmişsin. Hoş geldin." diyerek sıkıca sarıldı.
Az önceki soğukluktan sonra gelen bu sıcaklık, tebessüm ettirdi İnci'ye.
"Abimle tanıştın mı? Abim Rüzgar ve İnci."
Başlarıyla selam verip ikisinden de mırıltı halinde bir 'memnun oldum' çıktı.
"Montunu alayım İnci. Abi sen çıkmıyor muydun?"
İnci'nin çıkardığı montu alırken abisine bakıyordu.
"Motosiklet gelmiş. Ona bakıyordum. Hava kötü, test sürüşünü sonra yaparım."
"Annem kafayı yiyecek, biliyorsun dimi? Nereden çıktı motor sevdası ya? Araba neyine yetmedi acaba?"
Omuz silkerek;
"Onu da ben düşünürüm yosunum. Hadi geçin içeri, ayakta kaldı arkadaşın."
"İyi, gel bari sende. Birlikte oturalım, dikilme burda."
Rana, elindeki montu Rüzgar'a uzattı. Sonuçta Rüzgar'ın boyu daha uzundu; daha kolay asabilirdi. Bir an tereddüt eden Rüzgar, montu yavaşça aldı. Salona doğru yürüyen kızlara baktıktan sonra, kapıyı kapatıp monta bir süre daha baktı. Yavaşça astı ve salona doğru yol aldı.
İnci, Rana'nın peşinden giderken ardından gelen kokuyu içine çekip, arkasına bakmamak için kendini ikna etmeye çalışıyordu. Salona girdiklerinde ise, odak noktasını değiştirmek için etrafa bakındı.
Salona girdiğinde o kocaman camlar ve tam karşıdaki köprü manzarası ister istemez bir duraksattı İnci’yi. Üsküdar’ın o eski, samimi havasından sonra burası fazla büyük ve fazla moderndi. Her şey o kadar simetrik, o kadar açık renk ve pürüzsüzdü ki, insan ister istemez üstünü başını bir düzeltme ihtiyacı hissediyordu. İnci de hafifçe omuzlarını dikleştirdi. Karşı duvardaki o betonlu bakırlı büyük pano modern bir müze havası veriyordu odaya; öyle rahatça yayılıp oturulacak bir ev gibi gelmemişti gözüne. Ortadaki bakır sehpanın üzerindeki çay takımını görünce içinden, "Neyse, en azından gerçekten çay içiyorlar," diye düşündü ve adımlarını Rana'ya uydurdu.
"Gel, şöyle oturalım. Üşümüşsündür, ne içersin? Hemen bir şeyler iç de için ısınsın. Sahlep sever misin?"
Rana, gerçekten mutluydu. Rüzgar, kardeşinin neşesini buruk bir tebessümle izliyordu. Çok fazla arkadaşı gelmemişti eve. Gelenleri de sanki hep mecburi gülümsemelerle karşılamıştı. Ama İnci'ye karşı öyle değildi Rana. Değer veriyordu ona.
"Çay! Varsa çay iyi olur."
"Sen ne içersin yosunum?"
"Ben de çay alırım ama ılık olsun abi."
"Tamamdır, siz oturun. Ben Hatice ablaya söylerim."
Koltuğa yavaşça kendini bıraktı İnci. Düşünceler birbiri ardına geliyor, hafif bir baş ağrısı da yerleşiyordu sinsice. Kafede sırtına sandalye ile vuran çocuğu tek eliyle havaya kaldıran kişi ile salondan çıkan adam aynı kişi miydi gerçekten? 'Yosunum' diyordu kardeşine. Rüzgar da abiydi. Abisi gibi miydi onun da öfkesi? Damarı neydi ki Rüzgar'ın?
"Gelmene çok sevindim İnci."
Yeşil gözleri parlıyordu konuşurken. İnci, Rana'ya gülümseyerek cevap verdi.
"Geçmiş olsun Rana. Konuşman biraz daha rahatlaşsın diye bu kadar geç geldim. "
Yutkunarak devam etti, mahcuptu.
"Ayrıca sana okulda çok kaba davranmıştım. Özür dilerim"
Rana kısa bir süre duraksadıktan sonra yüzüne kırık bir tebessüm yerleşti. İnci, ilk kez Rana'nın gözlerinin dolduğunu görüyordu. Çok mu üzmüştü onu?
"Sen ne yaparsan yap ben kırılmam sana. Çünkü, şu zamana kadar bana dürüst davranan tek kişisin. Sen, nasılsan öylesin. Bunun için de özür dilemene gerek yok."
Rana'nın da yarası vardı demek. Herkesin yarasını da saramazdı ki İnci. Neden karşısına hep acı çeken insan çıkıyordu? Yoksa acısız insan yok muydu?
"Çayları söyledim, Hatice abla getirecek birazdan. Eee, ne konuşuyorsunuz?"
Rana'nın dolan gözlerini Rüzgar'dan kaçırdığını anlayan İnci, elindeki hediye poşetine sığındı. Konuyu değiştirmesi ve Rana'ya neşesini geri vermesi gerekiyordu.
"Çam sakızı çoban armağanı diyeyim de adet yerini bulsun. Geçmiş olsun hediyesi aldım, beğenirsin inşallah."
"Hiç gerek yoktu. Gelmen bile beni ne kadar mutlu etti, anlatamam."
Rüzgar, karşılarındaki tekli koltuğa otururken, Rana da hevesle paketi açıyordu. Nota defteri ve beyaz misk. Beyaz miski gören Rana sevinç çığlığı attı.
"İnciiii! Ciddi misin? Bana kokunu mu getirdin?"
Rüzgar, bu sevinç nidası ile yaslandığı koltuktan öne doğru hamle yaptı. Tek kaşı havada, İnci'ye bakıyordu. İnci ise Rana'yı mutlu etmenin keyfini yaşıyordu.
"Çok teşekkür ederim İnci. Ne kadar aradım bu kokuyu bilemezsin."
"Rica ederim, güle güle kullan. Aslında sahaflarda, kitapçılarda falan var. Bitince söylersin ben alırım sana yine."
"Kokular, kişiye özel değil mi? Sevgilin kızmasın sonra kokunu başkasına verdin diye?"
Sert ve dümdüz tonda konuşan Rüzgar geri gelmişti. İnci, onun kokusuyla aylar geçirmişti, şimdi de başkasıyla olma ihtimalini mi düşünüyordu? Hayalleri paramparçaydı.
Yeşil-mavi karışımı o ela gözlerini karşısındaki koyu kahve gözlere dikerek, engellemeyemediği sitemle çıktı sesi;
"Aynı koku da olsa her tende farklılaşır. Hem, kokumu umursayacak kadar yakınlaştığım biri olmadı hiç. O yüzden sorun yok."
"Küçük yalancı" diye fısıldadı Rüzgar. Ne İnci ne de Rana duymamıştı bu fısıltıyı. Rüzgar bile zor duymuştu kendi sesini.
"Bu arada" dile getirmek zorunda olduğunu hissettiği için devam etti.
"Hastanede bayılırken beni siz tutmuşsunuz, odama da kucağınızda taşımışsınız. Teşekkür ederim."
"Biz değil,ben! Çoğul olarak seslenilmeyi sevmiyorum da."
Rüzgar'ın alaycı bakışı İnci'yi sinir küpüne döndürmeye yetmişti. Birbirlerine olan sitem ve alaycı bakışlar Rana'nın sorusuyla kesilmek zorunda kaldı.
"Abi? İnci'yi sen mi taşıdın odasına? Niye söylemedin?"
Koltuğa tekrar yaslanarak önemsiz bir olaydan bahseder gibi:
"Arkadaşın olduğunu bilmiyordum. Bende nerden tanıdık geliyorsun diyordum. Yanından geciyodum, tam düşerken yakaladım. İyi yakaladım ama, reflekslerim kuvvetlidir."
Rana kıkırdayarak;
"Eee, abimle yakınlaşmışsın işte İnci. Kucağında taşımış seni."
Kızardığını hisseden İnci utancını kızarak gizlemeye çalıştı.
"O yardım içindi Rana. Olur mu öyle şey."
"Doğru, yardım içindi."
Rüzgar'ın son cümlesiyle evin çalışanı Hatice abla elinde tepsiyle salona girdi. Çay ve minik meyveli tartaletler servis edilirken Rüzgar'ın gözleri hala İnci'nin üzerindeydi. Çayına şekeri atıp karıştırdıktan sonra sıcak bardağı kavrayarak hem ellerini hem de Rüzgar'ın bakışlarıyla üşüyen kalbini ısıtmaya çalışıyordu İnci.
Rana aradaki gerilimi hissetmiş ama anlam verememişti. Başka bir sohbet konusu açmaya çalıştı.
"Abi, biliyo musun İnci de Marmara üniversitesinde. Edebiyat bölümü okuyor. Karşılaşmadınız mı hiç?"
"Hiç dikkatimi çekmedi."
Rüzgar, çayını elini alıp bacak bacak üstüne atarak tekrar yaslandı koltuğa.
Bu kadarı da fazlaydı İnci için. Bir an önce kalkıp gitmek istiyordu artık. Ne ummuştu ne bulmuştu.
"Ben genelde kütüphanede vakit geçiririm. Kalabalık ortamları çok sevmem."
Aslında soğuk içerdi çayını ama bir an önce gitme isteği ile sıcak çayından büyük bir yudum aldı.
Çayını alıp ayaklanan Rüzgar;
"Ben odama geçiyorum, siz takılın." diyerek salondan çıktı.
Rüzgar'ın salondan çıkışı kısa bir süreliğine rahatlatmıştı İnci'yi. Ama dakikalar geçtikçe gözleri istemsizce salon kapısına kayıyor, kalbi onun geri dönmesini bekliyordu. Kendine kızdı. Bu olmamalıydı. Bu kadar soğuk, bu kadar alaycı bir adamı bekleyemezdi. Oysa İnci'nin kalbi, kızgınlığı ile alay ediyordu sanki. Rüzgar'ın alayları yetmezmiş gibi...
Rana'nın neşeli sohbeti bitmek bilmiyordu. Annesi