Ekim: Dünyanın Gözleri Lahey`de ve Sansürün Gölgesinde(2027)
5. Hafta: HESAP VERME
2027 sonbaharı İstanbul'a yaprakların hafif hışırtısıyla gelmedi. Boğaz'dan gelen ani, ürpertici bir nefes gibi geldi ve kadim kenti ezilmiş demir ve solmuş kehribar tonlarıyla boyadı. Fatih'in kubbelerine ve Nilüfer'in karanlık sularına çöken tüm o atmosferik melankoliye rağmen, medeniyetin kolektif bakışı binlerce kilometre kuzeybatıya doğru şiddetle kaymıştı. Küresel vicdan, Lahey'deki Barış Sarayı'nın steril, neo-Rönesans salonlarına demir atmıştı. Orada, uluslararası haber kuruluşlarının amansız bakışları ve Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin ciddi incelemesi altında, akıl almaz olaylar yaşanıyordu. Marek Voss yargılanıyordu.
Suçlamalar, modern bir hukuk belgesinden ziyade, eski bir tarihçinin ateşli rüyalarından fırlamış kıyametvari bir iddianame gibiydi: Seth'in "kaos defterinin" düzenli olarak kullanılması, eşi benzeri görülmemiş savaş suçları ve jeopolitik kötülüğün geleneksel sınırlarını aşan, insanlığa karşı organize edilmiş suçlar. Her sabah, duruşmalar gezegenin dört bir yanına canlı olarak yayınlanıyordu. Yeni bir bomba, saatin tıkırtısı gibi düzenli bir şekilde patlıyordu; eski askerî yardımcıların ve istihbarat kaçaklarının her ifadesi, küresel skandalın yeni bir katmanını ortaya çıkarıyordu. Dünya liderleri felç olmuş, hesaplı bir sessizlik içindeydi, diplomatik açıklamaları genel klişelere indirgenmişti. Vahşi bir mesleki heyecanla dolu gazeteciler, nefes nefese analizlerle yayınları dolduruyordu. Onların altında, küresel kamuoyu değişken çizgiler boyunca parçalanıyordu: bir yarısı ahlaki evrenin nihai yayının nihayet mutlak adalete doğru eğildiğini ilan ederken, diğer yarısı dijital yankı odalarında kükreyerek tüm gösteriyi çok sofistike, siyasî bir komplo olarak kınıyordu. Sessizliğin içinden ince bir ses geçti.
Hollanda'nın görkemli mimarisinden uzakta, İstanbul'daki bir tıp fakültesinin yer altı sessizliğinde, üç çift göz dünyanın kendi ekseni etrafındaki hareketini izliyordu.
Morgun bitişiğindeki daracık arka odada, küçük, eski bir televizyon nemli beton duvarlara karşı titriyordu. Buradaki hava sürekli olarak formaldehit, soğuk fayans ve değişmez gerçekliğin ağır, metalik kokusuyla doluydu. Kimse onları göremiyordu. Üniversite hastanesinin hareketli hiyerarşisinde hiç kimse bu gizli bölmenin varlığından haberdar değildi. Hele ki katot ışın tüpünün alçak uğultusu etrafında toplanmış üç genç kadının, yüzyılın en büyük jeopolitik çöküşünün mimarları olduğunu bilmiyorlardı.
Elleri dizlerinin üzerinde kavuşturulmuş, keskin bakışları Lahey'deki sanık sandalyesinin televizyondaki görüntüsünü özümsemiş bir hâlde hareketsiz oturuyordu. Yanında, ifadesi soğuk, analitik bir mesafeliliğin maskesi olan Nil ve huzursuz parmakları paslanmaz çelik bir tıbbî tepsinin kenarına ritmik vuran Deniz vardı. Görünmez el onlardı. Voss'un ani, psikolojik olarak alışılmadık itirafının ardındaki gerçek, korkunç güç onlardı. Dünya liderlerinin şimdi kelimesi kelimesine okuduğu bir senaryonun yazarlarıydılar; kaderin yazarları, ölümün cellatları ve kaosun mutlak efendileriydiler. Parmakları uyuşmuş hissediyordu.
Ancak kamera, yargılanan adamın çökmüş, yenilmiş yüzüne yakınlaştıkça, küçük odayı garip, boğucu bir his kapladı.
"Gerçeküstü geliyor," diye mırıldandı Deniz, sesi televizyonun uğultusundan biraz daha yüksek. "Birkaç kalem darbesiyle bir insanın yıkıldığını görmek. İnsanlığa hesap verdiğini sanıyor. Ama aslında bizim dilbilgimize hesap veriyor."
"Kendi kibrine hesap veriyor," diye düzeltti Nil soğuk, bakışlarını ekrandan ayırmadan. "Biz onun içine kötülüğü yerleştirmedik. Sadece karanlık arzularının kendi infaz emrini yazmasına izin veren mürekkebi sağladık."
Kıvılcım sessiz kaldı. Kalın yünlü kışlık ceketinin içine uzandı, parmakları gizli iç cebe değdi. Kumaşın altında, defterin orijinal deri cildi kaburgalarına yaslanmıştı. Sıcaktı. Morgun nemli soğukluğunda, hayalet bir ritimle atıyor gibiydi. Sanki ciğerlerinden nefes alıyor, kalp atışlarını paylaşıyor, Avrupa kıtasında gelişen hukuk sirkine ayak uyduruyordu.
İlk resmî duruşmada, savunma ekibi umutsuz ve kapsamlı bir strateji başlattı. Voss'un baş avukatı, gümüş saçlı ve agresif bir duruşa sahip, sivri dilli bir uluslararası hukukçu, hakimlerin karşısına çıktı.
Avukatın sesi televizyon hoparlörlerinden yankılandı: "Müvekkilim akıl sağlığı yerinde değil. Savcılığın davası gülünç, mitolojik bir önermeye dayanıyor. Doğaüstü bir defter diye bir şey yok. Bu sözde itiraflar, on yılı aşkın bir süre boyunca suç imparatorluğunun peşinde koşulan mimarı olarak geçirdiği zamanın getirdiği muazzam psikolojik yükün yol açtığı halüsinasyonlar, yani şiddetli, stres kaynaklı bir psikolojik çöküşün trajik bir yan ürünüdür."
Ancak mahkeme, tarihi bir sertlikle bu talebi reddetti. Toplanan kanıtlar çok kesindi, lojistik anormallikler ise delilik olarak geçiştirilemeyecek kadar felaket boyutundaydı. İkinci duruşma başladığında, savunmanın duvarları tamamen yıkılmaya başlamıştı. Eski üst düzey bir ulusal güvenlik danışmanı kürsüye çıktı, mahkeme salonunun ışıkları altında yüzü solgundu, yemin ederken eli titriyordu. Çok sessizdi.
Danışman mikrofona fısıldayarak, "Defteri gördüm," dedi, sesi uluslararası basın mensupları arasında yankılandı. "Kendi gözlerimle. Özel çalışma odasındaki biyometrik bir kasada saklanıyordu. Onunla konuşurdu. Gecenin köründe isimler yazardı ve saatler içinde o isimler, taktik olarak hiçbir anlam ifade etmeyen kayıp listelerinde görünürdü."
Mahkeme salonu, gazetecilerin nefes nefese kalma sesleri ve telaşlı notlarıyla adeta bir kargaşaya dönüşmüştü. Ama dünyayı kitlesel histeri eşiğine getiren asıl duruşma üçüncüsü oldu.
Savcılık, eserin kendisinin delil olarak sunulacağını açıkladı. Kameralar, bir görevlinin cam bir vitrini salonun ortasına taşıdığı anı kaydetti. Vitrinin içinde, sayfaları sararmış, kapağı eski ve uğursuz sembollerle işlenmiş deri ciltli bir kitap duruyordu.
İstanbul morgunun arka odasında Deniz, keskin ve ani bir kahkaha attı. "Bakın onlara. Sahte bir belgeye kutsal kase gibi davranıyorlar."
"Kusursuz bir kopya," diye belirtti Nil, dudaklarında küçük, memnun bir gülümsemeyle. "Derideki her çizik, parşömen üzerindeki her leke mükemmel yeniden üretilmiş. Adlî tıp ekipleri önümüzdeki on yılı bunu analiz etmekle geçirsinler."
Kıvılcım'ın parmakları cebindeki asıl defteri daha sıkı kavradı. Gerçek defter, yüzyıllar önce yıkılmış bir imparatorluğun gölgelerinde saklı kalmış, modern bilimin asla ölçemeyeceği sırlar fısıldıyordu. Karanlıkta, onunla birlikte nefes alıyordu.
6. Hafta: DEDEKTİFİN ÇAĞRISI
Savcılığın en güçlü bilirkişisini, Albay Kenan Yılmaz'ı kürsüye çağırmasıyla davanın seyri dramatik bir hâlde değişti.
Adı anons edildiğinde Kıvılcım öne eğildi, vücudu gergindi. Televizyon ekranında Kenan'ın tanık kürsüsüne yaklaşırkenki görüntüsü vardı. İç dünyasını yansıtan kusursuz, askerî düzeyde bir düzenlilikle giyinmişti; takım elbisesi mükemmel ütülenmişti, uluslararası ilginin muazzam ağırlığına rağmen duruşu sarsılmazdı. Oturdu, gümüş çerçeveli gözlüklerini düzeltti ve bir mahkeme görevlisinden defterin sayfalarının yüksek çözünürlüklü dijital bir kopyasını aldı.
Kenan, parşömen üzerine kazınmış eski karakterleri inceledi. Yüzü, çözülmesi imkânsız, sert bir kararlılığın ifadesiydi. Aylardır "Kaderin Kâtibi"nin ardında bıraktığı anormallikleri takip ediyordu ve şimdi uluslararası toplum ondan cevaplar istiyordu. Parmağını yazının karmaşık, köşeli geometrik çizgileri boyunca gezdirdi. Sessizliği bozan küçük bir ses duyuldu.
Kenan, uluslararası mahkeme salonunu dolduran derin ve otoriter sesiyle söze başladı: "Bu defterde kullanılan metin, özellikle Göktürk alfabesinin epey yerel ve ezoterik bir varyantı olmak üzere, eski proto-Türk yazılarıyla çarpıcı bir yapısal benzerlik göstermektedir. Ama sözdizimi kasıtlı olarak gizlenmiş, ölü lehçelere dayanan gelişmiş bir dilsel şifreleme yöntemiyle şifrelenmiştir." Durakladı. Keskin bakışları hakimleri taradı. "Bu kayıtların kronolojik sırasın