HAZİRAN 2028: GÖLGELERİN VE MEDYANIN MEVSİMİ
37. Hafta: İlk Kıvılcım ve Zincirleme Felaketlerin Şafağı
Mayısın son günlerinden geriye şehirde garip bir sessizlik kalmıştı.
Bu, insanların sokaklardan çekildiği ya da geceleri dışarı çıkmadığı bir sessizlik değildi. Şehir her zamanki gibi hareket ediyor, arabalar caddelerden geçiyor, dükkânların kepenkleri açılıyor, insanlar işe gidiyor, kafelerde masalar doluyor, televizyonlarda aynı programlar yayınlanıyordu. İlk bakışta hiçbir şey değişmemiş gibiydi.
Ama bazı şeyler gözle görülmeden değişmişti.
Kenan Yılmaz'ın ortadan çekilmesi, yeraltındaki düzeni bir anda değiştirmişti. İnsanlar bunun farkındaydı ama kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Bazı isimler ortadan kaybolmuş, bazıları telefonlarını kapatmış, bazılarıysa hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başlamıştı. En tehlikelisi de buydu belki. Çünkü yeraltı dünyasında herkes bir şeylerin değiştiğini hissediyordu; fakat değişenin ne olduğunu kimse bilmiyordu.
Bir süreliğine herkes birbirini izlemeye başlamıştı.
Kimin telefonu kapalıydı?
Kim normalden daha az konuşuyordu?
Kim son birkaç gündür ortalıkta görünmüyordu?
Kim, hiçbir şey olmamış gibi davranırken aslında çevresine gereğinden fazla dikkat ediyordu?
Bunların hiçbirinin tek başına anlamı yoktu. Fakat yeraltı dünyasında insanlar tek bir işaretten çok, işaretlerin yan yana gelmesinden korkardı. Bir telefonun kapanması yalnızca telefonun kapanmasıydı. Bir adamın ortadan kaybolması yalnızca bir adamın ortadan kaybolmasıydı. Bir anlaşmanın bozulması da ticari bir anlaşmazlık sayılabilirdi.
Fakat bunların hepsi aynı dönemde yaşanmaya başladığında, insan zihni aralarında bir bağ kurmadan duramıyordu.
Kıvılcım, odasının ışığını açmadan pencerenin önünde oturuyordu.
Odanın karanlığına gözleri alışmıştı. Masanın üzerindeki defterin kenarları, pencerenin dışından gelen sokak ışığının solgun yansımasıyla belli belirsiz seçiliyordu. Mobilyaların çoğu karanlığın içinde şekilsiz birer gölgeye dönüşmüş, odanın sınırları sanki birkaç metre daralmıştı.
Dışarıda yağmur vardı. Camın üzerinde birbirine karışan damlalar, şehrin ışıklarını uzatıyor, sarı ve beyaz lekeleri birbirine geçiriyordu. Uzaktan bir siren sesi duyuldu. Sonra sustu.
Kıvılcım başını cama biraz daha yaklaştırdı.
Yağmurun camda bıraktığı izleri takip etti. Bir damla diğerine karışıyor, ikisi birlikte aşağı doğru süzülüyor, sonra daha büyük bir damlanın içine katılıyordu.
Bir zincir gibi.
Bazen her şey böyle başlıyordu.
Bir şey başka bir şeye karışıyor, sonra üçüncüsünü kendine çekiyordu. Başlangıçta hiçbiri birbirine ait görünmüyordu. Fakat yeterince beklendiğinde, aralarındaki bağ ortaya çıkıyordu.
Masadaki defter açıktı.
Seth'in defteri.
Kıvılcım parmağını sayfanın kenarında gezdirdi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yazmadı. Kalemi eline aldı, tekrar bıraktı. Sonra önündeki listeye baktı.
İsimler.
Sayılar.
Adresler.
Yanlarına düşülmüş birkaç kısa not.
Hepsi bu kadardı.
Fakat Kıvılcım için bu birkaç sayfa, dışarıdaki bütün o kalabalıktan daha fazla anlam taşıyordu.
Bir ismin yanında bir adres vardı. Başka bir ismin yanında yalnızca bir tarih. Bir başkasının yanında birkaç kelimelik not. Kimi isimlerin yanındaki bilgiler yıllar öncesinden kalmıştı. Kimileri ise hâlâ günceldi.
Kıvılcım gözlerini satırlar arasında gezdirdi.
Bir ismi okudu.
Sonra diğerini.
Bazılarını zaten tanıyordu. Bazılarını yalnızca Seth'in bıraktığı bilgilerden biliyordu. Fakat hepsi aynı değildi. Bazıları doğrudan bir şeyin parçasıydı. Bazıları başka insanların çevresinde duruyordu. Bazılarıysa yalnızca bir bağlantının ucundaydı.
Kıvılcım'ın aklından tek bir düşünce geçti.
Hepsine dokunmak gerekmiyordu.
Hatta dokunmamak bazen daha etkiliydi.
Dünyanın değişmesi için bazen uzun konuşmalar gerekmiyordu.
İlk isim yazıldığında saat gece yarısını biraz geçmişti.
Kıvılcım, kalemi sayfadan kaldırdığında yüzünde herhangi bir ifade yoktu. Bir süre yazdığı isme baktı. Sonra defteri kapattı.
İsmin kâğıt üzerinde duruşunda tuhaf bir ağırlık vardı. Mürekkep henüz tamamen kurumamıştı. Küçük, siyah bir kelimeydi yalnızca.
Fakat artık yalnızca bir isim değildi.
Kıvılcım bunu biliyordu.
Bir insanın hayatında geri dönüşü olmayan bir şey bazen bu kadar küçük başlayabiliyordu.
Kalemi masaya bıraktı.
Odanın sessizliğini dinledi.
"Başladı."
Söylediği kelime odada tek başına kaldı.
Kıvılcım birkaç saniye daha kıpırdamadan oturdu. Sonra pencereye baktı.
Yağmur hâlâ yağıyordu.
---
İlk günlerde kimse bunun bir zincirin başlangıcı olduğunu anlamadı.
Olaylar o kadar sıradan biçimlerde ortaya çıkıyordu ki hiç kimse bunları tek bir merkeze bağlamayı düşünmedi.
Bir depoda çıkan yangın haberlerde birkaç dakika yer aldı. Yangının nedeni kesinleşmemişti. Aynı gün şehir dışına çıkmak üzere olan bir araç yolda arıza yaptı; araçta bulunan kişilerden biri, daha önce hakkında soruşturma açılmış bir yeraltı bağlantısına sahipti. Başka bir yerde iki grubun arasındaki anlaşma bozuldu.
Hepsi ayrı olaylardı.
En azından gazetelere göre.
Polis kayıtlarında da öyleydi.
Kaza.
Yangın.
Kaybolma.
İhanet.
Tesadüf.
Kıvılcım ise bunların hiçbirine tesadüf demiyordu.
Çünkü onun baktığı yer, olayların kendisi değildi.
Olaylardan önceki bağlantılardı.
Bir depodaki yangın tek başına hiçbir şey ifade etmeyebilirdi. Bir aracın bozulması da öyle. İki grubun arasındaki anlaşmazlık zaten yeraltı dünyasında her zaman yaşanabilecek bir şeydi.
Fakat bütün bunların öncesinde hangi isimlerin hareket ettiğini bildiğiniz zaman tablo değişiyordu.
Kıvılcım bunu düşünürken çoğu zaman defterin başında uzun süre sessiz kalıyordu.
İnsanların büyük resmi görememesi ona şaşırtıcı gelmiyordu.
Büyük resim zaten olayların içinde değildi.
Aralarındaydı.
Deftere ilk hafta boyunca binlerce isim yazmadı. Böyle bir şey zaten gereksiz olurdu. İlk listenin büyüklüğü yaklaşık bin ila bin beş yüz kişi arasındaydı. Fakat defterin asıl korkutucu tarafı sayı değildi.
Bir isim, tek başına kalmıyordu.
Bir adamın ortadan kalkması, onun yerine geçmeye çalışan başka birini doğuruyordu. O kişinin çevresindeki insanlar harekete geçiyor, birileri panikleyip hata yapıyor, başka biri fırsat kolluyordu. Bir zincirin halkaları gibi. Kıvılcım bunu ilk birkaç olaydan sonra fark etmişti.
Defter yalnızca yazılan kişiyi hedef almıyordu.
Çevresini de hareket ettiriyordu.
Bu yüzden ilk haftanın sonunda yaklaşık olarak her isim için birkaç yeni olay ortaya çıkmıştı.
Kıvılcım bunu hesaplamıştı.
Ama hesaplamak, sonucu görmekle aynı şey değildi.
Sayfanın kenarına yaptığı küçük notlara tekrar baktı.
Bir olay.
Ardından başka bir olay.
Sonra üçüncüsü.
İnsanlar kendi kararlarını verdiklerini düşünüyorlardı. Kimi korktuğu için hareket ediyor, kimi para kazanmak için, kimi de yalnızca fırsat gördüğü için bir adım atıyordu.
Kıvılcım'ın hoşuna giden taraf tam da buydu.
Kimse kendisini yönlendirilmiş hissetmiyordu.
Herkes kendi kararını verdiğine inanıyordu.
Bir akşam defterin başında otururken telefonu çaldı.
Ekranda Nil'in adı vardı.
Kıvılcım telefonu birkaç saniye çaldırdıktan sonra açtı.
"Efendim?"
"Üçüncü dosya da düştü."
Kıvılcım kalemi masaya bıraktı.
Gözleri hâlâ defterdeydi.
"Ne kadarını biliyorlar?"
"Henüz bir şey birleştiremediler."
Kıvılcım pencereye baktı.
Dışarıdaki şehir, birkaç gün önceki şehirle aynıydı. Aynı binalar, aynı yollar, aynı ışıklar. Fakat artık o ışıkların altında başka şeyler oluyordu.
"Henüz?"
Nil kısa bir süre sustu.
"Polis aynı kişilerin çevresinde tekrar tekrar sorun çıktığını fark etmiş."
Kıvılcım'ın parmakları masanın üzerinde hafifçe hareket etti.
"Bu kadar erken mi?"
"Şimdilik bağlantı kuramıyorlar. Ama birkaç gün daha böyle devam ederse..."
Cümlenin sonunu getirmedi.
Gerek de yoktu.
Kıvılcım başını eğdi.
"İlk dalga yavaşlayacak."
"Yavaşlayacak mı?"
"Evet."
"Niye?"
Kıvılcım cevap verme