Keşfet

Haziran 2025: Son Geri Sayım

Amon-Ra`nın Defteri(1. Cilt)

37. Hafta: Işıktaki Hayalet

Haziran ayının ilk haftası, Bursa'nın her köşesini saran bunaltıcı bir sıcakla geldi. Nilüfer'de hava, açan ıhlamurların kokusu ve binlerce öğrencinin gergin enerjisiyle doluydu. Ancak Kıvılcım için dünya ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştü. Sokakların gürültüsü, televizyonun konuşmaları ve annesinin endişeli fısıltıları, sanki arka planda bir parazit gibiydi. O, fırtınanın gözüydü; her şey kontrolden çıkarken o mükemmel hareketsizdi.

Mayıs ayının sonlarına doğru deftere son kaydını yaptıktan beri kitaba dokunmamıştı. Kitap, yastığının altında soğuk ve ağır bir varlık olarak kalmış, gizli kimliğine sessiz bir çapa görevi görmüştü. Artık yazma isteği duymuyordu. Emir verilmişti: İlk o olacaktı. Şimdi tek yapması gereken, gerçekliğin mürekkeple buluşmasını beklemekti.

Salı günü Kıvılcım, giriş belgesini almak için son kez okula gitti. Koridorlar yıllardır tanıdığı öğrencilerle doluydu, ama hepsi ona yabancı gibi görünüyordu. Telaş içinde, ellerinde tomar tomar notlarla, uykusuz gecelerden kızarmış gözlerle ortalıkta dolaşıyorlardı.

Ceren onu çıkışa yakın bir yerde, büyük bir çınar ağacına yaslanmış halde buldu. Ceren Mayıs ayındakinden daha iyi görünüyordu; endişesi hâlâ vardı, ama gözlerinde garip, yeni bir umut ışığı parlıyordu.

"Nedenini bilmiyorum Kıvılcım," diye fısıldadı Ceren, "ama dün uyandığımda kendimi... hafif hissettim. Sanki sınavın ağırlığı üzerimden kalkmış gibiydi. Deneme sınavı sonuçlarım dün gece nihayet hedefi tutturdu. Sanki bir mucize."

Kıvılcım arkadaşını inceledi ve nadir görülen, gerçek bir tatmin duygusu hissetti. Bunun bir mucize olmadığını biliyordu. Bu, defterdi. Bir yıl önce yazdığı söz nihayet olmuştu.

"Sana söylemiştim," dedi Kıvılcım usulca. "Her zaman yetenekliydin. Evrenin seninle aynı fikirde olması için sadece bir nedene ihtiyacı vardı."

Perşembe gününe gelindiğinde, "Kıvılcım Fenomeni" doruk noktasına ulaşmıştı. Muhabirler, her deneme sınavında imkânsızı başaran kızı bir anlığına da olsa görmeye çalışıyorlardı. Öğretmenleri ona, genellikle azizlere gösterilen bir saygıyla yaklaşıyorlardı. Ama gölgelerde, birileri hâlâ izliyordu.

Tuğrul gitmemişti. Lancer binlerce kilometre uzakta olsa da, Tuğrul arka sokaklarda sessiz bir nöbetçi gibi kalmıştı. Kıvılcım bir akşam eve yürürken onu gördü. Park halindeki bir arabada oturuyordu, sigarasının ışığı yorgun yüzünü aydınlatıyordu. Ona yaklaşmadı ve Kıvılcım da durmadı. Sadece alacakaranlıkta birbirlerinin varlığını kabul ettiler; herkesin bittiğini sandığı bir oyunun iki oyuncusu.

O gece Kıvılcım yatağında uzanmış, şehrin uğultusunu dinliyordu. Rüyasında Ra'nın bahsettiği "bedel"i düşünüyordu. Dünya, zaferi karşılığında ondan ne alabilirdi ki?

Elini yastığının altına uzattı ve defterin deri kapağına dokundu. Artık farklıydı; kalp atışı gibi düşük, ritmik bir frekansla titreşiyordu. Defter artık yalnızca bir kitap değildi; canlıydı, sınavın bitmesini ve efendisini geri almayı bekliyordu.

"Sadece on gün daha," diye fısıldadı tavana. "On gün öğrenci olacağım. Sonra tekrar Kâtip olacağım."

Haziran ayının ilk haftası, Nilüfer sokaklarındaki tozu silip süpüren ani bir fırtınayla sona erdi; hava berrak ve beklenti doluydu. Son geri sayım başlamıştı.

38. Hafta: İlâhî Olanın Sessizliği

Haziran ayının ikinci haftası, Bursa'nın üzerine ağır, boğucu bir örtü gibi çöktü. Şehir adeta nefesini tutmuş gibiydi. Kıvılcım için YKS'den önceki bu son yedi gün ders çalışmakla geçmedi; öğrenecek bir şey kalmamıştı. Bunun yerine, meditatif bir yalnızlık içinde geçirdi. Kendi evinde bir hayalete dönüşmüştü, odalar arasında annesini bile tedirgin eden bir sessizlikle dolaşıyordu.

Nilüfer'de hava durgundu, arka sokakların asfaltından yansıyan sıcaklık titreşiyordu. Odasının içindeki atmosfer ise farklıydı. Soğuktu. Defterin beklediği yastığın altından bölgesel bir soğukluk yayılıyor gibiydi. Defterin, zorunlu emeklilik döneminin sona ermek üzere olduğunu bildiği izlenimi vardı.

Çarşamba günü Kıvılcım, "normalleşme" ritüelinin sonuncusunu yaptı. Ceren ile birlikte yerel parka gitti. İki kız bir banka oturup, gün batımının gökyüzünü mor ve turuncu tonlarıyla boyamasını izledi. Ceren alışılmadık derecede sessizdi, her zamanki gevezeliğinin yerini sakin bir özgüven almıştı.

"Hazırım, Kıvılcım," dedi Ceren ufka bakarak. "Hayatımda ilk defa idam cezasına doğru yürüdüğümü hissetmiyorum. Geleceğime doğru yürüdüğümü hissediyorum. Bunu sana çok şey borçluyum."

Ona bakmadı. Bakamazdı da. Eğer Ceren'in gözlerine baksaydı, bu "mucizeyi" yaratmak için çektiği ipleri görebilirdi. Defterin gücü mutlaktı, ama aynı zamanda bir tür hırsızlıktı da; Ceren'in korkusunu çalmış ve yerine önceden yazılmış bir kader koymuştu.

"Bana hiçbir şey borçlu değilsin," diye dedi Kıvılcım, sesi neredeyse fısıltı gibiydi. "Justwin."

Cuma gününe gelindiğinde, şehirdeki gerilim elle tutulur hale gelmişti. Haberler "sınav ipuçları", endişeli velilerle yapılan röportajlar ve okulların hafta sonuna hazırlanışını gösteren görüntülerle doluydu. Kıvılcım'ın yüzü, "Tarihe Yazabilecek Öğrenci" başlıklı bir sabah haber programında tekrar belirdi. Ekranda kendi görüntüsünü izledi—sakin gözler, hafif gülümseme—ve sanki bir yabancıya bakıyormuş gibi hissetti. Ekrandaki kız ulusal bir hazineydi. Odadaki kız ise Ra'nın bir gölgesiydi.

"Terazi hazır, Kıvılcım," Ra'nın sesi yankılandı, artık uzaktan gelen bir fısıltı değil, iliklerinde yankılanan bir titreşimdi. "Sessizlik amacına hizmet etti. İnsanlığınız dinlendi. Ama dünya sizin yokluğunuzda çürümeye devam etti. Onları duyuyor musunuz? Siz ders çalışırken görmezden geldiğiniz kurbanların çığlıklarını?"

"Onları duyuyorum," diye düşündü Kıvılcım, çenesi kasılarak.

"Güzel. Sınav senin son kapın. Onu geçtikten sonra mürekkep tekrar akmaya başlayacak. Artık ara yok. Artık 'normal öğrenci' oyunları yok. Sen Kâtipsın."

"Biliyorum," diye dedi.

Ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Nilüfer'in sokak lambaları titriyordu. Uzakta, bir arabanın kenarına yaslanmış bir adamın siluetini gördü—Tuğrul. Hâlâ oradaydı. Başarısına aldanmayan tek kişi oydu. Maskesinin düşmesini bekliyordu.

Yatağına gitti ve elini defterin üzerine koydu. Uyuyamadı; sadece güneşin doğmasını bekledi. Öğrenci olma zamanı bitmişti. Tanrı olma zamanı başlamak üzereydi.

Tarih 19 Haziran'dı. İlk sınava sadece bir gün kalmıştı. Ve bir gün, son kez, sıradan bir öğrenci olacaktı. Sınavlar bittikten sonra, defterini tekrar açacak ve isimleri yazmaya başlayacaktı.

39. Hafta: Fırtınadan Sonraki Boşluk

Haziran ortasının ağır, kükürtlü havası, okul avlusunun üzerinde fiziksel bir ağırlık gibi asılı duruyordu. Ayın üçüncü hafta sonuydu; tüm ülkenin nefesini tuttuğu gün. Endişeli yüzlerden oluşan kalabalığın ortasında duruyordu, kimlik kartı avucunda nemliydi. Sabah güneşi zaten acımasızdı, betonu kavuruyor ve binlerce insanın sinirsel terini boğucu bir buğuya dönüştürüyordu. Zil nihayet sessizliği bozduğunda, kalabalık ileriye doğru hücum etti, eş zamanlı bir kadere doğru koşan umutsuz bir kolektif varlık.

Sınıfın içi klostrofobik bir atmosfere sahipti. Duvardaki plastik saat, sağır edici, metalik bir ritimle tıkırdıyor, Temel Yeterlilik Testi'ne (TYT) kalan saniyeleri sayıyordu. Kendisine ayrılan sırada oturuyordu, dizleri o kadar şiddetli titriyordu ki, kalp atışları tahta sırayı fiziksel olarak yere doğru itiyor gibiydi. Gözetmen sınav kitapçıklarının plastik mühürlerini kırdığında, soğuk bir korku dalgası onu sardı. Terden sırılsıklam olmuş avuç içleriyle tahta kalemini kavradı ve labirentin içine daldı.

Matematik bölümüne vardığında, oda adeta bir fırına dönüşmüştü. Alnından damlayan ter, sayfadaki yazıyı bulanıklaştırıyordu. Göğsü hızla inip kalkıyordu; sayılar denizinde boğuluyordu ve önündeki metin, sınav kurulunun öğrencilerin moralini bozmak için kullandığı kaotik, dilbilgisi kurallarına aykırı ve kafa karıştırıcı yapıdaki üslubu taklit ederek bozulmaya başlamıştı.

11. Kırık Bakkal Bilmecesi (Meyve ve Ağırlık Kaosu)

Kıvı