Keşfet

Kasım Cerrahpaşa`da (2025)

Amon-Ra`nın Defteri(1. Cilt)

8. Hafta: Ahmet'in Annesinin Ağlaması ve Kütüphanedeki İlk Temiz Fotokopi

Kasım ayı, İstanbul'a kışın ilk dondurucu nemini getirdi. Sürekli yağan yağmurlar Cerrahpaşa'nın taş koridorlarını karartmış, yaşlı çınar ağaçları neredeyse çıplak kalmış, iskelet gibi dalları rüzgârda titriyordu. Fakültenin ritmine tamamen uyum sağlamıştı; dersliklerde ve kütüphanede her gizli köşeyi bilen bir hayalet gibi dolaşıyordu. Yine de zihni bir savaş alanıydı. Ahmet Kaya'nın katilleri serbestti ve yastığının altındaki defter huzursuz, aç bir sıcaklıkla zonluyordu.

Çarşamba akşamı, durumun gerçekliği televizyon haberleri aracılığıyla küçük odasına bir darbe gibi çarptı. Ahmet'in annesiydi. Yüzü keder maskesi gibiydi; gözleri kızarmış, saçları dağılmış, uykunun nasıl bir şey olduğunu unutmuş bir kadındı. Oğlunun fotoğrafını sanki yaşayan ruhuymuş gibi sıkıca tutuyordu.

"Adalet yok!" diye bağırdı kadın kameralara, sesi gözyaşlarının ağırlığı altında titriyordu. "Oğlumu sırtından vurdular! Katiller oğlum toprağın altında yatarken gülüyorlar! Hakimler nerede? Hukuk nerede?"

Kıvılcım'ın elleri titremeye başladı. Sesi kıstı. Ama sessizlik, kadının acısını zihninde daha da şiddetlendirdi. Çığlıklar, çantasında saklı siyah defterden geliyor ve duvarlardan yankılanıyor gibiydi.

"Tek istediğim onların cezalandırılması!" diye hıçkıra hıçkıra ağladı anne. "Başka hiçbir şey istemiyorum!"

Kıvılcım televizyonu kapattı. Uzun süre karanlıkta oturdu, hiçbir şeye bakmadı. Sonra, soğuk ve boş bir kararlılıkla çantasını kaptı ve çiseleyen yağmurun altına çıktı. Yatağına gitmedi; fakülte kütüphanesine yöneldi.

Gece yarısına doğru kütüphane bir mezara dönmüştü. Kıvılcım en tenha masayı bulmak için dördüncü kata çıkarken, girişte sadece güvenlik görevlisi uyukluyordu. Eski kâğıt ve toz kokusunu aydınlatan tek, loş bir lambanın altında defteri çıkardı.

Kalın siyah deriyi okşadı. İsimlerden birini aylar önce yazmıştı. Ama ölüm gerçekleşmemişti. Şimdi fark etti ki defter arızalı değildi; eksiksiz bir anlatı bekliyordu. Katiller bir çeteydi; birlikte cezalandırılmaları gerekiyordu.

Basit bir mavi kalem kullanarak, tıbbî bilgilerini eski Göktürk runeleriyle yazmaya başladı. Her sembolü sanki ameliyat yapıyormuş gibi titizlikle oydu.

"AHMET KAYA'NIN KATİLLERİ" başlığı altında onların akıbetlerini yazdı:

İlki için: "GÖZALTINDA ANİ KALP DURMASI. ELEKTRİKSEL İLETİM SİSTEMİNDE ARIZA. DEFİBRİLATÖR BAŞARISIZ OLACAK. HİÇBİR MÜDAHALE BAŞARILI OLMAYACAK. YEDİ GÜN İÇİNDE ÖLÜM."

İkinci olay ise şöyle: "KENDİ EVİNDE TRAVMATİK BİR DÜŞME. BOYUN OMURGA KIRIKLARI SONUCU ANİ SOLUNUM DURMASI."

Üçüncüsü için: "Psikiyatri servisinde uyurken gelişen akut solunum yolu tıkanıklığı. Sessiz aspirasyon. Sabah soğukken keşfedildi."

Dördüncüsü için: "YALNIZKEN KENDİ SİLAHIYLA KAZARA ATEŞ AÇMASI. UYLUK KEMİĞİ ARTERİ YIRTILMASI. YARDIM GELMEDEN ÖNCE KAN TÜKENMESİ SONUCU ÖLÜM."

Yazmayı bitirdiğinde, defterden yayılan hafif, altın rengi parıltı, karanlık kütüphaneyi bir anlığına aydınlattıktan sonra kayboldu. Göğsündeki ağırlık değişti; kaybolmadı. Ama adaletin sağlam, soğuk bir çapası haline geldi. Camın dibine soğuk bastırılmıştı.

Kütüphaneden çıktığında yağmurun şiddetli bir sağanak haline geldiğini fark etti. Karşı caddede, iskelet gibi ağaçların altında onu gördü. Lancer. Sırılsıklam ıslanmıştı, şemsiyesi yoktu, azim heykeli gibi dimdik duruyordu. Elinde kahve termosu vardı, yorgun yüzü geçen bir arabanın farlarıyla kısa bir an aydınlandı. Kıvılcım'ı görünce başını hafifçe eğdi. Su camdan aşağı akıyordu.

O da başıyla onayladı. Aralarında hiçbir kelime geçmedi. Aynı izi takip eden iki avcıydılar, sadece ölülerin gerçekten anlayabileceği bir sırla birbirlerine bağlıydılar.

Geceye doğru yürümeye devam etti, artık arkasındaki gölgeden korkmuyordu. Artık sadece bir öğrenci değildi. Sonun mimarıydı.

---

9. Hafta: Lüks İçinde Adaletten Kaçışı İzlemek

Kasım ayının takip eden haftasında Kıvılcım son provokasyona tanık oldu. Ahmet'in katillerinden biri Instagram'da paylaşım yapıyordu. Lüks bir restoranda, önünde ıstakoz ziyafeti ve elinde eski bir şampanya kadehiyle poz veriyordu. Etrafı arkadaşlarıyla çevriliydi, yüzleri kahkahâlâr ve pahalı ışıklandırmayla bulanıklaşmıştı. Paylaşımın altına şu notu yazmıştı: "Hayat güzel, bebeğim!"

Soğukluk damarlarına yayıldı. Telefon elinde titriyordu. Bu adam mahkemeden alaycı bir gülümsemeyle çıkmıştı ve şimdi Ahmet soğuk bir mezarda yatarken ve annesinin kalbi paramparça olmuşken, o adaletten kaçışını lüks içinde kutluyordu.

Geceyi dijital bir labirentin içine dalarak, her katilin izini sürerek geçirdi. Biri şöyle tweet atmıştı: "Yıllarca süren sıkı çalışma, tek bir duruşmada beraat. Sistem işliyor." Bir diğeri TikTok'ta "Özgürlüğün tadını çıkarıyorum" başlığıyla bir parti videosu paylaşmıştı. Dördüncüsü ise LinkedIn'de yeni bir iş girişimini duyuran profesyonel bir güncelleme bile yayınlamıştı. Pişmanlık yoktu. Utanç yoktu. Sadece dokunulmaz olduklarına inananların kibirli zaferi vardı.

Şafak sökerken Kıvılcım'ın kararlılığı netleşti. Defterin zamanını seçmesini beklemeyecekti. Ona emredecekti.

Hasat salı günü başladı.

Salı: Üçüncü katil—psikiyatri koğuşunda yatan—yatağında ölü bulundu. Yastığından düşen bir tüy, uyurken solunum yoluna kaçmış ve sessiz, geceleyin olan boğulmaya neden olmuştu. Kimse bir ses duymamıştı. Haberlerde olay "trajik bir kaza" olarak nitelendirildi. Çarşamba: Dördüncü katil, evinde kişisel ateşli silahını temizlerken hayatını kaybetti. Ani bir ateşleme sonucu femoral arterine isabet etti. Yalnızdı; yere yığıldığında, tasarım halısının üzerine kan kaybından ölmüştü. Raporda olay "dikkatsizlik" olarak nitelendirildi.

Perşembe: İlk katil—başka suçlardan dolayı tekrar cezaevine gönderilen kişi—ani bir kalp krizi geçirdi. Cezaevinin protokollerine rağmen, defibrilatör arızalandı ve tıbbî müdahale çok geç kaldı. Olay "doğal ölüm" olarak kaydedildi.

Cuma: Son katil, lüks villasının mermer merdivenlerinden düştü. Boyun omurgasında kırık meydana geldi ve beyniyle akciğerleri arasındaki bağlantı koptu. Anında öldü. Bir başka "aile kazası".

Dört gün. Dört ölüm. Sürüdeki tüm hayvanlar imha edilmişti.

Kıvılcım o akşam haberleri açtığında Ahmet'in annesini gördü. Kadın artık bağırmıyor ya da ağlamıyordu. Sadece boş, yorgun gözlerle kameraya bakıyordu. Muhabir, oğlunun katillerinin ani ölümleri hakkında ne hissettiğini sorduğunda, kadın binlerce duanın ağırlığını taşıyan bir fısıltıyla konuştu: Bir an her şey durdu. Uzaktaki bir motor sesi karanlığa karıştı.

"Tanrı adaletini gösterdi. Bunu yapan kimse, Tanrı ondan razı olsun. Oğlum nihayet huzur içinde yatabilir."

Kıvılcım ekranı kapattı. Bir katilin heyecanını hissetmiyordu; bir yargıcın ağır, soğuk tatminini hissediyordu. Teraziyi dengelemişti. Yastığının altından siyah defteri çıkardı ve kendi başına bir hayatla titreşiyor gibi görünen altın rengi mürekkebi inceledi. İsimlerin altına Göktürk yazısıyla son bir not ekledi:

"Ahmet'in annesi huzur bulsun. Terazi dengelendi. Adalet yerini buldu."

Penceresinden yağmurlu İstanbul gecesine baktı. Şehrin ışıkları sisle bulanıklaşmış, karanlıkta yas tutanlar gibi görünüyordu. Ama içten içe Kıvılcım garip, korkutucu bir sıcaklık hissetti. Bu sadece adaletin sıcaklığı değildi; bir kızın tanrıya dönüşmesinin sıcaklığıydı.

10. Hafta: İlk Komite Sınavı ve Gücün Zehri

Kasım ayının üçüncü haftasında, tıp fakültesinin ilk büyük engeliyle karşılaştık: Hücre Biyolojisi Komite Sınavı. Müfredat, hücre yapısı, organeller, taşıma mekânizmaları, mitoz ve mayozun incelikleri ve apoptoz ve nekroz gibi ağır konularla dolu, karmaşık bir dağ gibiydi. Profesörler açık sözlüydüler: "Bu sizin ilk ateşle imtihanınız. Geçenler ilerleyecek; başarısız olanlar ise elenecek."

Kıvılcım sınavdan üç gün önce yoğun çalışmasına başladı. Ama bu sefer, onu yeni bir gerilim sarmıştı. Normalde deftere güvenirdi. "Mükemmel bir puan alacağım" diye yazar ve kaygısının buharlaştığını hissederdi. Ama direndi. Defterin gücün