Keşfet

Şubat 2026 Cerrahpaşa’da

Amon-Ra`nın Defteri(1. Cilt)

20. Hafta: Lancer'ın Deliliğe Sürüklenmesi ve Yeni Bir Dönem

Şubat ayının ilk haftasına gelindiğinde, ikinci dönem tüm hızıyla devam ediyordu. Kıvılcım fakültenin göz bebeği olmuştu; profesörler onu disiplinin altın standardı olarak görüyor, meslektaşları ise ona hayranlık ve kıskançlık karışımı bir duyguyla bakıyordu. Kıvılcım ise tüm bunlara kayıtsızdı. Onun evreni sadece iki şeyden ibaretti: defter ve Lancer.

Ancak Lancer'ın ruh hali çökmeye başlamıştı.

Pazartesi günü Kıvılcım fakülteye vardığında onu gördü. Her zamanki taktik pozisyonunda, kafenin karşısında değildi. Okul bahçesindeki iskelet gibi bir ağacın altında duruyordu; paltosu buruşuk, beresi aşağıya doğru çekilmiş ve gözleri boştu. Ne kahvesi ne de defteri vardı; sadece boş, hüzünlü bir bakışı vardı. Kıvılcım'a sanki bir hayalet ya da tekrarlayan bir halüsinasyonmuş gibi bakıyordu.

Yanından geçerken dudaklarının kıpırdadığını fark etti. Kendi kendine fısıldıyordu ama ses çıkmıyordu. Durdu, yüzünde kısa kısa gerçek endişe belirdi. "Bay Lancer, iyi misiniz?"

Lancer'ın gözleri yavaşça odaklandı. "Hem kütüphanede olup hem de aynı anda nasıl öldürebilirsin?" diye sordu, sesi boğuk çıkıyordu.

Kıvılcım soğukkanlılığını korudu. "Ne demek istediğinizi anlamıyorum."

"Mehmet Şahin'in katili," diye tısladı Lancer. "Öldü. Kütüphanedeydin, kameralar kanıtlıyor, tanıklar doğruluyor. Ama ben biliyorum. Sen yaptın. Nasıl? Hangi yöntemle?"

Kıvılcım bir an sessiz kaldı, sonra gözlerine ulaşmayan, çok rahatsız edici bir gülümseme sundu. "Bay Lancer, çok yorgunsunuz. Bu saplantı zihninizi yıpratıyor. Belki de profesyonel psikiyatrik yardım almanın zamanı gelmiştir."

Arkasını dönüp uzaklaştı, adamın umutsuz bakışlarının sırtına saplandığını hissediyordu.

Salı günü Lancer yoktu. Kıvılcım, günlük rutininde garip bir boşluk hissederek onu aramayabaşladı. Öğle yemeğinde, avluda Tuğrul'u, üst sınıflardaki bazı öğrencilerle konuşurken yorgun bir halde gördü. Ona yaklaştı.

"Bay Tuğrul," dedi. "Bay Lancer nerede? Rahatsız mı?"

Tuğrul yukarıya doğru baktı ve iç çekti. "Otelde. Güya dinleniyor. Ama aslında dinlenmiyor."

"Bir şey mi oldu?"

Tuğrul sesini alçalttı. "Çöküşün eşiğinde. Bu imkânsızlığa, bir insanın aynı anda iki yerde olabileceği fikrine takılıp kalmış. Uyuyamıyor, neredeyse hiç yemek yemiyor; sadece aynı soruları takıntılı bir hâlde tekrar tekrar soruyor. Onun kalibresinde bir adamın bu kadar perişan olduğunu hiç görmedim."

Tuhaf bir empati duygusu hissetti. Bu adam onun avcısıydı, ama yine de bir insandı ve ruhunun paramparça olduğunu izliyordu. "Umarım en kısa sürede iyileşir," dedi usulca, anatomi laboratuvarına doğru dönerken.

Cuma günü Lancer geri döndü, ama eski halinin bir gölgesiydi. Gözleri koyu çukurlara çökmüş, sakalı bakımsız ve teni hastalıklı, solgun bir renkteydi. Yoğunluğu gitmiş, yerini donuk, umutsuz bir ısrar almıştı.

Kıvılcım, son dersinden sonra ona yaklaştı. "Bay Lancer, bunu son bir kez daha söylemek istiyorum."

Lancer bakışlarını kaldırdı, hareketleri yavaşladı. "Evet?"

"Ben masumum," dedi Kıvılcım, gözlerini ondan ayırmadan, kararlı bir ifadeyle. "Ben bir öğrenciyim. Bir gelecek kurmaya çalışıyorum. Peşimden koşmanız bana gereksiz stres yaratıyor. Lütfen, beni derslerime bırakın."

Lancer uzun bir süre sessiz kaldı, derin ve hırıltılı bir nefes aldı. "Bayan Kıvılcım, size inanmak istiyorum. Gerçekten istiyorum. Ama içimde bir his var, beni hiç yanıltmayan bir duygu. Bu his bana bu fırtınanın merkezinde sizin olduğunuzu söylüyor. Ve gözlerimden çok içgüdülerime güvenmeyi öğrendim."

"Peki bu ne kadar sürecek?" diye sordu Kıvılcım. "Mezun olana kadar mı? Uzman olana kadar mı? Yoksa ikimizden biri toprağa gömülene kadar mı?"

Lancer buruk, yorgun bir gülümsemeyle karşılık verdi: "Bilmiyorum. Ama durmayacağım."

Başını salladı. "Anlıyorum. O halde iyi günler dilerim."

Kadın uzaklaştı ve Lancer, İstanbul sisinin içinde kaybolana kadar onu izledi. Odasına döndüğünde yatağa uzandı ve tavana baktı; kafasında aynı mantra tekrar tekrar yankılanıyordu: Nasıl hem kütüphanede olup hem de aynı anda cinayet işleyebilir?

Şubat ayının ilk haftasının son akşamında, Kıvılcım Nilüfer'in karla kaplı sokaklarına baktı. Beyaz manzara saf görünüyordu, ama kendi masumiyetinin geçmişin bir kalıntısı olduğunu biliyordu. İlk adını yazdığı gece, ya da belki de altın kalemin ağırlığından zevk aldığını fark ettiği an ölmüştü.

Geri dönüş yoktu. O, toplumun kanserini kesip atan neşterdi. Ve karşısında, paramparça olmuş, hırpalanmış ama hâlâ ayakta duran bir adam vardı.

"Henüz bitmedi," diye fısıldadı. "Daha yeni başlıyor."

Yastığının altında defter parıldıyordu. Altın rengi mürekkep, sanki Ra tek bir emir fısıldıyormuş gibi, kendi başına bir hayatla titreşiyordu: Devam et.

Şubat ayının ilk haftası sona ermişti. O zamana kadar, bir federal ajanı alt etmiş, kusursuz bir alibi oluşturmuş ve ölümcül bir adalet anlayışı sergilemişti. Lancer aklını kaybediyordu, ama ruhu avlanmaya bağlı kalmıştı. Şubat ayı devam ediyordu; yeni davalar, yeni kurbanlar ve hiçbir karın gizleyemeyeceği bir ruh kararmasıyla.

Cerrahpaşa'nın çınar ağaçları, bir kızın gölgelerden bir tahta çıkışını sessiz ve donmuş bir hâlde izledi.

21. Hafta: İkinci Dönemin Başlangıcı ve Kalp Ritmi

Şubat, İstanbul'da en sert ay olmuştu. Karın yerini, Cerrahpaşa'nın taş koridorlarında nefesi donduran, buz gibi, kristal bir hava almıştı. Öğrenciler kızarmış kulaklarla ve donmuş parmaklarla derslerine koşarken, Kıvılcım ise garip bir içsel sıcaklık hissediyordu. Bu, paltosunun altındaki defterden yayılan sıcaklıktı ya da belki de hızlanan kanının ateşiydi.

İkinci dönem resmen başlamış ve Fizyoloji müfredatın ön saflarına yerleşmişti. Hayatın mekâniğine dalmışlardı: kalp, dolaşım ve sinir sistemi. Akranları için sınavlar için öğrenilmesi gereken bir konuydu; Kıvılcım içinse ölümün anatomisinin anahtarıydı. Sadece kalbin nasıl attığını öğrenmiyordu; onu nasıl durduracağını da öğreniyordu.

Şubat ayının ikinci Pazartesi günü, kırklı yaşlarında enerjik bir kadın olan Profesör Zeynep, büyük amfitiyatronun önünde durdu. Kara tahtaya devasa, ayrıntılı bir kalp çizdi ve her kapakçığı ve damarı klinik bir hassasiyetle işaretledi.

Profesör Zeynep, sesi yankılanarak, "Kalp, var olan en dayanıklı motordur. Günde 100.000 kez, bir ömür boyunca neredeyse 2,5 milyar kez, hiç durmadan atar. Tabii ki, elektriksel sinyal sonunda kesilene kadar." diye başladı.

Şemaya dikkatlice baktı. Kulakçıklar, karıncıklar, aort. İsimleri ezberledi ama odak noktası elektriksel iletim sistemiydi. Profesör EKG'ye (Elektrokardiyogram) geçerek P dalgasını, QRS kompleksini ve T dalgasını açıkladı.

Kıvılcım'ın kalemi defterinde hızla hareket ediyordu, ama sadece diyagramları kopyalamıyordu. Hesaplama yapıyordu. Eğer QRS kompleksi bozulursa—eğer ventriküller ritmik olarak kasılmazsa—sonuç ani kalp ölümü olur. Doğal bir arıza, trajik ama yaygın bir biyolojik aksaklık gibi görünürdü. Kendi kendine bir not karaladı: "QRS bloğu. Görünmez indüksiyon. Doğal görünüm."

Profesör Zeynep dersin sonuna doğru, "Bu ritmi ölümcül şekilde bozabilecek faktörler nelerdir?" diye sordu.

Kıvılcım hemen elini kaldırdı. "Elektrolit dengesizlikleri, iskemi, ilaç kaynaklı toksisite, otonom sinir sistemi bozuklukları ve genetik kanalopatiler, Profesör."

Profesör etkilenmiş bir hâlde gülümsedi. "Mükemmel. Belli ki ileriyi okumuşsunuz."

Kıvılcım başını hafifçe eğdi. "Sadece ileriyi okumuyorum," diye düşündü. "Aynı zamanda pratik yapıyorum."

O öğleden sonra, Kıvılcım kütüphanenin en sessiz köşesinde ders çalışırken, Nil onun karşısına oturdu. Nil'in yüzü solgundu, gözlerinin altı uykusuzluktan oluşan koyu halkalarla çevriliydi.

"İyi misin?" diye sordu Kıvılcım, gerginliği hissederek.

"İyiyim," diye fısıldadı Nil, sesi titreyerek. "Ama sen iyi değilsin. Bir şey biliyorum, Kıvılcım. Bir sır. Ve bu sır sana ait."

Kıvılcım'ın kalbi göğüs kafesinde gümbür gümbür atıyordu, ama yüzü taş gibi ifadesizdi. "Nil, ne sırrın va