Temmuz 2025: Mürekkebin Hükmü
41. Hafta: Acı Bir Tat
Temmuz ayının ilk yedi günü Nilüfer'e farklı bir sıcaklık getirdi. Bu sadece güneş değildi; milyonlarca öğrencinin resmî cevap anahtarlarının nihayet yayınlanmasıyla ekranlarını yenilemesinin yarattığı ateşli yoğunluktu. Çoğu için bu, gerçeğin ortaya çıktığı andı. Kıvılcım içinse, zaten dikte ettiği bir gerçeğin resmî olarak onaylanmasından başka bir şey değildi.
Şehirde tek bir fikir birliği hakimdi: 2025 YKS, özellikle matematik bölümleri, tam bir fiyasko olmuştu. Fatih Sultan Mehmet Bulvarı'ndaki kafelerde öğrenciler ellerinde telefonlarıyla oturmuş, yüzleri bembeyaz bir halde notlarını resmî cevap anahtarlarıyla karşılaştırıyorlardı.
Çarşamba günü Kıvılcım, Ceren'le her zamanki buluşma yerinde buluştu. Ceren günlerdir uyumamış gibiydi. Elinde buruşmuş bir kâğıt parçası vardı; kendi hesapladığı puan tablosu.
"TYT'yi kontrol ettim," dedi Ceren, sesi yorgunluk ve tuhaf, umutsuz bir rahatlama karışımıyla. "Matematikte bir hâlde 37 net net yapmayı başardım. Herkes bunun son on yılın en zor TYT'si olduğunu söylüyor. Kendimi bununla avutuyorum... en azından ilk bölümü atlattım."
Arkasına yaslandı, gözleri sakin, bir serçenin çeşmenin kenarına konmasını izledi. Böylesine zor bir sınavda 37 net almanın inanılmaz bir başarı olduğunu biliyordu; bu, arkadaşına sağladığı açıklığın doğrudan bir sonucuydu.
"Bu güçlü bir başlangıç," dedi Kıvılcım sakin. "Peki ya AYT? O cevapları kontrol ettiniz mi?"
Ceren, sanki darbe almış gibi irkildi. Saçları dağılmış bir halde başını şiddetle salladı. "İstemem. İlk on beş sorudaki performansım felaketti. Sadece sekizini çözebildim. Beynimdeki sis çok yoğundu. Şimdi cevap anahtarına bakarsam aklımı kaybederim."
"Yani," dedi Kıvılcım, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek, "resmî sonuçlar açıklanana kadar bekleyeceksiniz, öyle mi?"
"Evet," diye dedi Ceren, soğuk kahvesine boş boş bakarak. "Yapmalıyım. Henüz rakamlarla yüzleşemiyorum."
Kıvılcım yavaşça başını salladı. Hatırladığı "sisin" bir yanılsama olduğunu, defterin zihni kaybolmuş hissettiğinde bile kaleminin doğru hareket etmesini sağladığını söylemedi. Sonuçların çoktan mühürlendiğini de söylemedi.
Ceren korku içinde yaşarken, Kıvılcım "lahit odası"nın karanlığının içinde giderek güçlendiğini hissediyordu. Haberlerde İstanbul'da tanınmış bir suçlunun ani kalp krizi geçirdiği bildiriliyordu; bu olayı birkaç gece önce deftere yazmıştı.
Dünya Bursa'nın "mucize öğrencisine" odaklanmıştı, ancak Kâtip'in gölgesi giderek uzuyordu. O, gündüzün kahramanı, gecenin celladıydı.
Temmuz ayının ilk haftası sona ererken, havada adeta elektriklenme vardı. Ra'nın bahsettiği "Bedel" hâlâ uzakta beliriyordu, ama şimdilik yazının efendisi Kıvılcım'dı. Kendi yarattığı piramitlerin, yani bir kitap dağının ve bir mürekkep denizinin üzerinde batan güneşi izliyordu.
"Sonuçları bekle, Ceren," diye düşündü Kıvılcım, loşlaşan sokaklarda evine doğru yürürken. "Dünya, kaderin mürekkebi nihayet kuruduğunda neler olacağını görmek üzere."
42. Hafta: Görünmeyenin Eşiği
Temmuz ayının takip eden haftası adeta bir geri sayım gibiydi. Resmî sonuçların birkaç gün içinde açıklanması bekleniyordu, ancak beklenti çoktan bir ateşe dönüşmüştü. David Lancer için bu ateş artık dışsal değildi; yeraltındaki kalan bağlantıları aracılığıyla elde ettiği tek bir kâğıt parçasıyla, en yüksek puan alanların sızdırılmış ön raporuyla körüklenen bir ateşti.
Listenin en tepesinde, kendi başına ayrı bir kategori oluşturan isim Kıvılcım'dı.
15 Temmuz akşamı Nilüfer, insan seline dönüşmüştü. Binlerce kişi anma törenleri için toplanmış, sokaklar bayraklarla ve sağır edici slogan sesleriyle dolup taşmıştı. Lancer, karanlık sularda bir köpekbalığı gibi kalabalığın arasında ilerliyor, gözleri Kıvılcım'ın başının arkasındaydı. Saatlerdir onu takip ediyor, kaosun içinde korkutucu, doğal olmayan bir sakinlikle nasıl yol aldığını izliyordu.
Fakat kalabalık ana meydana doğru ilerlerken, bir insan dalgası ve hoparlörlerden aniden yükselen müzik, gürültü ve hareketten oluşan bir duvar yarattı. Bir an için Lancer'ın görüşü geçen bir kamyon tarafından engellendi. Görüş alanı açıldığında, o gitmişti. Kıvılcım da sanki hiç orada olmamış gibi ışığın ve gürültünün içinde kaybolmuştu.
Lancer'ın sabrı sonunda tükendi. Yakındaki bir duvara yaslanmış, aynı derecede bitkin görünen Tuğrul'a döndü.
"Resmî açıklamayı sabırsızlıkla bekliyorum," diye tısladı Lancer, sesi umutsuz bir kesinlikle gerginleşmişti. "Sonucu biliyorum. Birinciliği aldı. Ülkenin bir numarası."
Tuğrul kaşlarını çattı. "Herkes bunu beklemiyor muydu zaten?"
"Hayır," diye karşılık verdi Lancer, gözleri saplantılı bir parıltıyla açılmıştı. "Böyle bir mezbahadan kimse mükemmel bir skorla sağ çıkamaz. Ben bir ajan olabilirim ama matematik biliyorum. Eğer o TYT'na girseydim, 25 net neti bile zor alırdım. AYT'de mi? Belki 30. Bu kız yalnızca ders çalışmadı; gerçeği büktü. Zaferini garantilemek için kaderin kendisini değiştirdi. Herkes gibi gözyaşları içinde o salondan çıkmalıydı ama bir tanrıça gibi çıktı."
Lancer, Tuğrul'un kolunu kavradı. "Evine gidiyoruz. Şimdi. O hâlâ kalabalığın içindeyken. Kaynağı arayacağız. Bir defter, bir cihaz, bir şey olmalı."
Tuğrul tereddüt etti, sonra başını salladı. "Eğer haklıysan, bir daha şansımız olmayacak."
İki adam on dakika sonra daireye vardılar. Lancer'ın özel aletlerini kullanarak, sessiz ve hassas bir hâlde kilidi açtılar. Profesyonellerin verimliliğiyle odaları didik didik aradılar, döşeme tahtalarını, oyulmuş kitapları ve gizli bölmeleri kontrol ettiler.
Lancer, Kıvılcım'ın yatağındaki yastığa uzandı. Altını yokladı, parmakları defterin her zaman durduğu yere değdi. Ama hiçbir şey yoktu.
Defter masanın üzerinde açık duruyordu, ancak Lancer ve Tuğrul için yokmuş gibiydi. O zamana kadar bunu önceden tahmin etmişti. Nesnenin üzerine görünmezlik mührü koymuştu; sadece onu avlayanları kör eden bir örtü. Doğrudan siyah deri kapağa bakıyorlardı, ancak gözleri sadece masanın çiziklerle dolu ahşabını görüyordu.
"Hiçbir şey," diye fısıldadı Tuğrul, odanın ortasında dururken. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi, soğuk bir ürperti tüm vücudunu sardı. "Lancer... burada bir his var. Bu teknoloji değil. Bu bir ajans hilesi de değil."
Lancer, masanın üzerindeki boş alana bakarak hareketsiz durdu; orada garip ağır bir hava hissediyordu. Alnındaki teri sildi, içgüdüleri ona tam önünde bir şeyi kaçırdığını haykırıyordu.
"Sanırım..." diye başladı Lancer, sesi zar zor duyuluyordu, "... Sanırım bu dünyaya ait olmayan bir şey arıyoruz. Sanırım bunun içinde sihir var."
Tuğrul yavaşça başını salladı. "O halde gözlerimizle bulamayız. Gidelim. Onlar dönmeden önce."
Gölgeler gibi daireden sessizce çıktılar. Tam otuz dakika sonra ön kapı tekrar açıldı. İçeri girdi, ardından hâlâ törenden bahseden annesi geldi.
Masasına göz attı. Defteri tam bıraktığı yerde gördü. Lancer'ın telaşlı nefesinin bıraktığı hafif hava dalgalanmasını fark etti. Dudaklarında küçük, soğuk bir gülümseme belirdi.
"Avcılar mağaraya geldiler," diye düşündü, "ama mağaranın ejderhaya ait olduğunu unuttular."
Temmuz ayının üçüncü haftası yaklaşıyordu. Sonuçlar resmen açıklanacaktı. Ve Kâtip nihayet taçlandırılacaktı.
43. Hafta: Avcının Silinmesi
Temmuz ayının bir sonraki haftası, son ve sessiz bir yüzleşmeyle başladı. Salı sabahı, Kıvılcım'ın evinde bir kapı çalma sesi yankılandı. Kapıyı açtığında, David Lancer ve Tuğrul Demir'i buldu. Büyü ve aynaların çıkmazına sürüklendikleri bir avdan yorgun düşmüş, yenilmiş görünüyorlardı.
"Bayan Kıvılcım," dedi Lancer, sesi her zamanki demir gibi otoritesinden arınmış bir halde. "Bursa'dan ayrılıyoruz. Kâtip aylardır sessiz ve ipuçlarımız toz oldu. Ama bilmenizi istiyorum ki, hâlâ izliyorum. Okyanusun ötesinden bile, mürekkep tekrar akmaya başlarsa anlayacağım."
"Onu kusursuz bir öğrenci masumiyeti maskesiyle inceledi. 'İyi yolculuklar dilerim, Bay Lancer. Umarım aradığınız huzuru bulursunuz.'"
O gece Kıvılcım yastığının altından defteri çıkardı.