Fısıltıların Mirası

Kadim taşların soğuk kokusu, yüzyıllardır bu şatonun koridorlarında soluduğum tek gerçeklikti. Ben Lisandra. Aynaya her baktığımda, bu devasa, kimsesiz şatonun kasvetli griliğine inat parıldayan kızıl saçlarımı, yeşil gözlerimi görürdüm. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir insan bedenine sıkışmış gibi görünsem de damarlarımda akan kanın bu dünyaya ait olmadığını çok iyi biliyordur. Ben, toprağın fısıltısını duyan, doğanın kalbiyle birlikte atan bir kadındım. İnsanlar sihirleri ve büyüleri korkutucu masallardan ibaret sanırken, benim dünyamda cadılar, tılsımlar ve tabiatın ta kendisi konuşurdu.Bu koca şatoda yapayalnızdım, en azından yaşayan bir insan olarak yalnızdım. Ancak bu yalnızlık, ruhumu hiçbir zaman karartmadı. Ne zaman odamın pencerelerini geniş bahçeye doğru açsam, sarmaşıklar, güller ve asırlık çınarlarla kaplı manzara karşımda olurdu. Onlarla konuşabiliyordum; yaprakların hışırtısı, çiçeklerin açarken çıkardığı o ince ses, benim için dünyanın en güzel senfonisiydi. Hangi bitkinin canı acısa hisseder, hangi yaprak solsa kalbimde duyardım. Onlar benim hem sırdaşım hem de dış dünyayla olan yegane bağımdı.Tabii bir de o vardı... Şatonun karanlık dehlizlerinde ve loş salonlarında bana yoldaşlık eden, gölgelerden ve ışıktan sızan o kadim ruh. İsmi olmayan, bedeni bulunmayan ama varlığını her an tenimde hissettiğim sadık yoldaşım. Bir esinti gibi odaları dolaşır, yalnızlığımı paylaşır ve gecenin en zifiri karanlığında bana rehberlik ederdi. İnsanlar benden ve bu şatodan korkardı, oysa ben sihrin, bitkilerin fısıltısının ve sadık ruhumun koruyuculuğu altında, kendi krallığımda geleceği inşa ediyordum. Hikayem işte burada, bu büyülü sessizliğin tam ortasında başlıyordu.
Gözlerimi açtığımda, odanın yüksek tavanındaki işlemelere vuran ilk sabah ışıkları olurdu. Şatonun kalın taş duvarları gece boyu topladığı soğuğu yavaşça dışarı salarken, yatağımın kenarında duran gümüş şamdanın etrafında hafif bir sis bulutu belirdi. Yoldaşım olan o kadim ruh, uyanışımı selamlamak ister gibi etrafımda ılık bir meltem olup esti; varlığı, çıplak omuzlarıma şefkatli bir pelerin gibi serilmişti. Yataktan kalktım, üzerimdeki beyaz keten geceliğin etekleri taş zeminde sürünürken, adımlarım beni doğrudan devasa pencerelere götürdü. Ağır ahşap kanatları iki yana açtığımda, dağların arkasından yükselen güneş, zümrüt yeşili gözlerimi kamaştırdı ve kızıl saçlarımı adeta tutuşturdu. Bahçeden yükselen nemli toprak ve çiğ damlalarıyla ıslanmış çiçek kokuları, ciğerlerime dolan ilk nefesle beni kendime getirdi.
Hızla şatonun dolambaçlı merdivenlerinden inip kendimi bahçenin kucağına bıraktım. Burası benim gerçek sarayımdı. Ayaklarım nemli çimlere bastığı an, toprağın altındaki köklerin neşeyle kıpırdandığını hissettim. Bahçenin merkezindeki asırlık, devasa sarmaşık gülünün yanına doğru yürüdüm. Yaprakları hafifçe büzülmüş, boynunu bükmüştü. Elimi nazikçe onun dikenli ama benim tenime asla zarar vermeyen gövdesine koydum. "Günaydın güzelim," diye fısıldadım, sesim bahçedeki rüzgarla karıştı. "Gece rüzgarı seni biraz yormuş sanki, değil mi?"
Ben dokunur dokunmaz, gülün yaprakları arasından minik, titrek bir fısıltı yükseldi; sıradan bir insanın sadece yaprak hışırtısı sandığı bu ses, benim kulaklarımda minnettar bir melodiye dönüştü. Gül, parmaklarımın ucundan yayılan büyülü sıcaklığı emerken yavaşça doğruldu, büzülen yapraklarını gururla açtı ve kan kırmızısı bir gonca tam gözlerimin önünde çiçek açarak bana teşekkür etti. Hemen yanındaki nane ve lavanta çalıları da sırayla kokularını havaya salarak dikkatimi çekmeye çalışıyor, adeta sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Arkamda beliren gölge ruh ise, bir çiçeğin yaprağını hafifçe dalgalandırarak bu sessiz ama sihirli sohbeti büyük bir hayranlıkla izlediğini belli ediyordu. Dış dünyadaki insanların asla anlamayacağı, sadece bana ait olan bu büyülü sabah, hayatımın sıradan ama bir o kadar da mucizevi anlarından biriydi.
Bahçedeki bitkilerimin neşeli selamlamaları, ruhumu ısıtan kokularla birleşirken, arkamdaki havanın birden ağırlaştığını, aniden buz kestiğini hissettim. Doğa sustu. Nane çalıları yapraklarını kapattı, asırlık gül goncası rüzgarda titremeyi bıraktı. Yol arkadaşım olan o kadim gölge ruh, bu kez sadece bir esinti olarak kalmadı; bahçenin ortasındaki güneş ışığını bükerek önümde devasa, koyu ve insansı bir silüet halini aldı. Var olduğumdan beri yanımda olan bu varlık, ilk kez bana bu kadar yakın ve bu kadar ciddiydi. Gözle görülür bir ağzı yoktu ama sesi, doğrudan zihnimin derinliklerinde, şatonun bodrum katlarındaki eski mahzenler gibi yankılandı. Sesinde hem yüzyılların yorgunluğu hem de kaçınılmaz bir uyarının ağırlığı vardı.
"Lisandra..." dedi zihnimde dönüp duran o kadim ses. "Toprağın fısıltısıyla geçirdiğin çocukluk günlerinin sonuna geldik. Bu şatonun duvarları seni bugüne kadar dış dünyadan, o karanlık avcılardan sakladı. Ancak zaman daralıyor. Damarlarındaki insan kanının ardında gizlenen o kadim büyü, artık saklanamayacak kadar büyük bir parıltıyla uyanıyor."
Nefesimi tutmuş, şaşkın gözlerimi gölgenin kalbine dikmiştim. Kalbimin göğüs kafesimi döven sesini duyabiliyordum. Gölge ruh bana doğru bir adım daha yaklaştı, etrafımızdaki hava neredeyse tamamen karardı.
"Çok yakında, bu şatonun kapısını daha önce hiç görmediğin, mühürlü bir büyüye sahip olan bir yabancı çalacak," diye devam etti, sesi adeta bir kehanetin ilanı gibiydi. "O geldiğinde, ne bitkilerin fısıltısı ne de benim koruyuculuğum seni korumaya yetmeyecek. Gerçekten kim olduğunu öğrenmek zorundasın Lisandra. Çünkü buraya gelen, sadece seni bulmaya değil; seninle birlikte bu dünyaya ait olmayan eski bir savaşı da bu şatoya getirmeye geliyor. Hazırlan..."
Sözleri bittiği an, gölge silüet aniden dağıldı ve hava eski sıcaklığına geri döndü. Kuşlar yeniden ötmeye, bitkiler rüzgarla dans etmeye başladı; sanki az önce hiçbir şey olmamış gibiydi. Ancak zihnimdeki o soğuk yankı gitmemişti. Yalnızlığımın ve güvenli sarayımın sonuna geldiğimi biliyordum. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.