Keşfet

Tozlu Sayfalar

Arasandra

Tozlu Sayfalar

Gölge ruhun zihnimde bıraktığı o buzdan kehanet, güneş yeniden açsa da içimi ısıtmaya yetmemişti. "Hazırlan," demişti. Ama neye, kime karşı? Bahçedeki bitkilerimin endişeli fısıltılarını arkamda bırakarak şatonun en karanlık, en derin dehlizlerine doğru yürümeye başladım. Adımlarım beni yıllardır kapısını açmaya cesaret edemediğim, şatonun kalbi sayılan o devasa kütüphaneye götürüyordu. Ağır, üzeri demir işlemeli meşe kapıyı gücümle hafifçe ittirdiğimde, asırlık bir toz bulutu havaya yükseldi. İçerisi, tavana kadar uzanan binlerce kitapla dolu, labirenti andıran devasa bir tapınak gibiydi. Duvarlardaki loş meşaleleri büyülü bir nefesle uyandırdığımda, parşömenlerin, eski derilerin ve zamanın kokusu burnuma doldu. Burası geçmişin küllerini saklayan bir mezarlıktı ve ben, o küllerin varisi olarak aradığım cevapları bu tozlu sayfalarda bulmak zorundaydım.

Kütüphanenin yüksek koridorlarında yürürken, parmaklarımı kitapların yıpranmış sırtlarında gezdirdim. Tam o sırada arkamdaki gölgeler yeniden yoğunlaştı ve sadık yoldaşım, kütüphanenin yüksek tavanından süzülerek yanımda belirdi. Bu kez sesi daha da derinden geliyordu. "Burada bulacağın hiçbir büyü seni gelecek olandan koruyamaz Lisandra," diye fısıldadı zihnime. Durdum, yeşil gözlerimi onun dumanlı silüetine diktim ve ilk kez ona sesli olarak yanıt verdim: "Beni korumasını istemiyorum. Sadece kiminle savaşacağımı bilmek istiyorum. Bana mühürlerin kırıldığını söyledin. Kapıma dayanacak olan o yabancı kim? Bir insan mı, bir cadı mı, yoksa daha karanlık bir şey mi?" Gölge ruh, etrafımdaki toz zerrelerini havada uçurarak yavaşça etrafımda döndü. "O ne bir insan ne de bildiğin türden bir büyücü," dedi, sesi adeta kadim bir ağıt gibiydi. "O, kırılan mühürlerin koruyucusu. Damarlarında senin gibi kadim bir kan taşıyor ama onunki yıkımla besleniyor. İsmi tarih sayfalarından silindi ama gelişinin getireceği karanlık silinmedi."

Onun bu can alıcı sözleriyle ürpersem de geri adım atmadım. Devasa ahşap masanın üzerine, şatonun en eski tarihini anlatan, üzeri kalın bir zincirle kapatılmış büyülü bir kitabı çektim. Zincirler, benim kızıl saçlarımdan sızan büyülü sıcaklıkla temas edince bir yılan gibi tıslayarak iki yana açıldı. Sayfaları hızla çevirirken gözüm parşömen üzerindeki karanlık bir sembole takıldı: Bir taht ve üzerinde yükselen küller. Ruh zihnime son kez fısıldadı: "Aragorn... Gelecek olanın adı bu, Lisandra. Ve o, bu şatoya sadece seni bulmaya değil, seninle yarım kalan o kadim savaşı bitirmeye geliyor." Kitabın sert kapağını büyük bir gürültüyle kapattım. Artık düşmanımın bir adı vardı. Şatonun sessiz duvarları arasında, yaklaşan fırtınanın ayak seslerini şimdiden duyabiliyordum.

Masadaki devasa kitabın kapağı kapandığında çıkan ses, kütüphanenin yüksek tavanında yankılanıp zihnimin odacıklarına yerleşti. Aragorn... İsmi dilimin ucunda evirip çevirirken, göğsümdeki o tuhaf sızının daha da keskinleştiğini hissettim. Bu duvarlar arasında oturup sadece sayfaları karıştırmak artık ruhuma dar geliyordu; damarlarımdaki kan, tehlikenin kokusunu almış bir kurt gibi huzursuzca çalkalanıyordu. Gölge ruhun dumanlı silüeti kütüphanenin karanlık köşelerine doğru çekilirken, üzerime koyu yeşil, yünlü bir seyahat pelerini geçirdim. Kızıl saçlarımı pelerinin kapüşonunun altına gizledim. Şatonun o devasa, paslı demir kapılarını büyülü bir el hareketiyle aralayıp, yüzyıllardır beni bir koza gibi saran o güvenli sınırların dışına ilk adımımı attım. Şato, sarp kayalıkların ve etrafı hiç eksilmeyen sisli dağların tepesinde yükseliyordu. Aşağıya, vadiye doğru uzanan patika yol, göğe doğru uzanan asırlık karaçam ve porsuk ağaçlarının oluşturduğu Kadim Orman’a çıkıyordu. Eski çağlarda, bu topraklarda yaşayan insanlar bu ormana girmeye cesaret edemezlerdi; çünkü ağaçların bir ruhu olduğunu, cadıların ve geceleri ortaya çıkan tekinsiz yaratıkların burada hüküm sürdüğünü bilirlerdi. Benim içinse burası bir sığınaktı. Nemli toprağın, çürüyen yaprakların ve yabani mantarların keskin kokusu burnuma dolarken, ormanın derinliklerine doğru yürüdüm. Ayaklarımın altındaki çalılar çatırdatarak beni selamlarken, ağaçların gövdelerindeki yosunların bana doğru fısıldadığını duydum: "Geri dön Lisandra, yabancı yaklaşıyor..."

Onları duymazdan gelerek, yaklaşan o fırtınaya karşı kendimi savunabilmek için nadir bulunan koruyucu bitkileri aramaya koyuldum. Yalnızca dolunayda açan ve düşmanı sersemleten mavi yakamoz otlarını, kökleri toprağın en derin zehrini barındıran kurtboğanları pelerinimin ceplerine doldurdum. Tam o sırada, ormanın en karanlık noktasında, yaşlı bir meşe ağacının altındaki çalıların arasından hışırtılar yükseldi. Elimin tersiyle pelerinimi geriye doğru attım; avuçlarımın içinde, topraktan beslenen yeşil bir büyü kıvılcımı parıldamaya başladı. Çalıların arasından, gözleri zifiri karanlıkta kor gibi parlayan, eski çağların efsanelerinde anlatılan cüce kurtlardan biri fırladı. Hayvan bana saldırmak için dişlerini göstererek hırladı, ancak gözlerimdeki kadim ışığı ve etrafımı saran bitkilerin ona doğru gerilen köklerini fark ettiğinde birden durdu. Doğa beni koruyordu, evet; ama bu hayvanın gözlerinde saf bir korku vardı. Ormandaki tüm canlılar, Aragorn’un gelişini şimdiden hissetmiş ve yuvalarına çekilmeye başlamıştı. Kurt yavaşça geriledi ve karanlığın içinde kayboldu. Şatoma dönme vaktim gelmişti, çünkü hava aniden ağırlaşmıştı ve gökyüzü, yaklaşan fırtınanın habercisi olan mor bulutlarla kaplanıyordu.

Ormanın tekinsiz uğultusunu ve arkamda korkuyla sinen canlıları bırakarak yavaş adımlarla tepedeki şatoma doğru tırmanmaya başladım. Pelerinimin ceplerine doldurduğum şifalı ve zehirli bitkilerin kokusu, dağdan esen sert rüzgarla yüzüme çarpıyordu. Adımlarım taş patikada yankılanırken, zihnim gölge ruhun fısıldadığı o isimle değil, beni bu devasa şatonun kucağında yapayalnız bırakan geçmişimle çalkalanıyordu. Ben buraya ait değildim, bu dünyaya, bu insanların arasına ait değildim. İnsan bedeni taşıyordum ama bir anne ninnisiyle ya da bir babanın şefkatli elleriyle büyümemiştim. Beni büyütenler, bu çağın insanlarının adını bile anmaya korktuğu, gölgelerin ötesinde yaşayan, ne tam olarak canlı ne de tamamen ölü olan o kadim ve garip varlıklardı. Patikanın dik yokuşunu tırmanırken, çocukluğuma dair bulanık sahneler zihnimin perdesine döküldü. Yüzlerini hiçbir zaman tam olarak göremediğim, tenleri gecenin karanlığından, sesleri ise rüzgarın uğultusundan yapılmış o varlıkların soğuk nefesini hatıralarımda hissettim. Bana konuşmayı, toprağın altındaki köklerin acısını duymayı ve damarlarımdaki büyüyü etrafıma zarar vermeden kontrol etmeyi onlar öğretmişti. Beni bu koca şatoya hapsedenler de, üzerime bu görünmez yalnızlık mühürlerini kazıyanlar da onlardı. Belki de beni dış dünyadan korumak istememişlerdi; belki de beni sadece zamanı geldiğinde uyanacak olan o karanlık bir geleceğe hazırlamışlardı. Onların varlığına dair şatonun duvarlarında hâlâ silinmeyen, sadece benim görebildiğim tuhaf semboller ve kokular vardı. İnsanlar onlara canavar derdi, lanet derdi; oysa onlar benim bu dünyadaki tek köklerimdi ve şimdi, ardımda bıraktıkları o sessiz miras tehlikedeydi. Şatonun devasa meşe kapısının önüne vardığımda durdum. Gökyüzündeki mor bulutlar şatonun kulelerini tamamen yutmuş, etrafı zifiri bir karanlığa boğmuştu. Kapının üzerindeki demir halkaya elimi koyduğumda, damarlarımdaki sıcaklığın kapının soğuk metalini erittiğini hissettim. İç sesim bana durmamı, kaçmamı söylüyordu ama kaçacak bir yerim yoktu. Bu şato benim hem hapishanem hem de krallığımdı. Ağır kapıyı aralayıp kendimi karanlık koridorların güvenli ama ürpertici sessizliğine bıraktım. Gelecek olan şey her neyse, beni büyüten o kadim varlıkların bana öğrettiği güçle onu karşılayacaktım. Kapıyı arkamdan büyük bir gürültüyle kapattım ve sürgüyü çektim; şato yeniden kendi derin, gizemli sessizliğine gömüldü. Pelerinimi omuzlarımdan sıyırıp loş salondaki ahşap tezgaha bıraktım ve topladığım bitkileri masanın üzerine serdim. Şatonun altındaki derin mahzenlerden çıkardığım