Keşfet

8. BÖLÜM:BENİ NEDEN SEVMEDİN ANNE

AŞK HIZ VE GÜÇ

(Bölüm şarkıları: unutulacak dünler

: seni dert etmeler)🌸

Gece, şehrin geri kalanından kopmuş gibiydi. Eski depoların arasında uzanan pistin iki yanında yüzlerce insan toplanmış, telefon ışıkları karanlığın içinde küçük yıldızlar gibi yanıp sönmeye başlamıştı. Motor sesleri konuşmaların üzerine çıkıyor, egzoz kokusu soğuk havaya karışıyordu. Bir yerlerden müzik yükseliyor, kalabalığın içinden tezahüratlar kopuyordu. İnsanlar bariyerlerin arkasına yaslanmış, birazdan başlayacak yarış için birbirlerini iterek daha iyi bir yer bulmaya çalışıyordu. Pistte iki araç yan yana duruyordu. Ateş direksiyonun başında sessizdi. Ellerini direksiyonun üzerinde sabit tutmuş, önündeki yolu izliyordu. Karşı tarafta Ali'nin aracı bekliyordu. İkisinin bakışları uzaktan bile birbirini bulmuştu. Aralarında söylenmemiş onlarca cümle vardı. Tam o sırada pistin ortasına genç bir kadın çıktı. Üzerindeki gösterişli yarış kıyafeti ve kendinden emin yürüyüşüyle bütün dikkatleri üzerine çekti. Elindeki bayrağı kaldırdığında kalabalığın sesi bir anda yükseldi. "ATEŞ!" diye bağıranlar oldu. Başka taraftan Ali'nin ismi yükseldi. Kadın iki aracın arasında durdu, birkaç saniye boyunca iki sürücüye baktı. Sonra elindeki bayrağı indirmek üzereyken Ateş camını açtı. Tabancayı havaya kaldırdı. Bir anlığına bütün sesler kesildi. Patlayan tek el silah sesi gecenin içinden geçip uzaklara dağıldı. Bayrak aşağı indi. İki motor aynı anda haykırdı. Araçlar yerlerinden fırlarken kalabalık çığlıklarla bariyerlere yüklendi. Ali ilk virajda öne geçti. Ateş onun arkasında kaldı ama tek bir kez bile paniklemedi. Birinci viraj, ikinci viraj, uzun düzlük... Ali her fırsatta aradaki mesafeyi açmaya çalıştı. Ateş ise direksiyonu milim milim çevirerek onun izinden ilerledi. Son düzlükte Ali'nin aracı hâlâ öndeydi. Bitiş çizgisi görünmüştü. Kalabalığın sesi yükseldi. Ali kazanacakmış gibi görünüyordu. Fakat son anda Ateş hızını değiştirdi. İki araç neredeyse yan yana geldi. Birkaç saniyelik o dar mesafede iki far birbirine karıştı. Ardından Ateş öne çıktı. Bitiş çizgisini ilk geçen araç onunkiydi. Kalabalık adeta patladı. Ali birkaç metre geride fren yaptı. Ateş arabadan indiğinde yüzünde zafer sevinci yoktu. Sadece derin bir nefes aldı ve cebinden telefonunu çıkardı. Ekranda bir isim aradı: Arya.

Telefon uzun süre çaldı. Tam kapatacakken karşı taraftan boğuk bir ses geldi. "Ateş..." Ateş'in yüzündeki ifade değişti. Kalabalığın gürültüsü hâlâ etrafındaydı ama o sanki hiçbirini duymuyordu. "Arya?" Bir sessizlik oldu. Sonra karşı taraftan burnunu çekme sesi geldi. Ateş'in kaşları hemen çatıldı. "Ağlıyor musun?" "Hayır." Sesindeki kırılma, söylediği kelimenin tam tersini söylüyordu. Ateş birkaç saniye sustu. "Bana yalan söyleme." Arya cevap vermedi. Ateş arabanın kapısına yaslandı. "Ne oldu?" "Hiçbir şey." "Arya." Bu kez ses tonu daha yumuşaktı. Karşı taraftan derin bir nefes geldi. "Babamı yine bulamadım." Ateş'in gözleri uzaklara kaydı. "Aramaya devam ediyorsun." "Başka ne yapabilirim?" Arya'nın sesi titredi. "Her yerde bir iz arıyorum. Bir isim, bir adres, eski bir fotoğraf... Ne bulursam ona tutunuyorum. Sonra yine hiçbir şey çıkmıyor." Birkaç saniye boyunca sadece sessizlik duyuldu. "Bazen," dedi Arya, "insanın hiç tanımadığı birini özlemesi çok saçma geliyor. Onu hatırlamıyorum bile. Ama yine de içimde bir yerde... sanki yıllardır bekliyormuşum gibi." Ateş gözlerini kapattı. "Belki bulacaksın." "Ya bulamazsam?" Ateş cevap veremedi. "Ya gerçekten hiç istemediyse beni?" Bu cümle Ateş'in göğsünün ortasına ağır bir taş gibi oturdu. Arya devam etti. "Herkesin bir yere ait olduğunu hissediyorum. Ben nereden geldiğimi bile bilmiyorum. Annemden cevap alamıyorum. Kemal'in babam olmadığını öğrendim. Gerçek babamı arıyorum ama yok. Her kapı yüzüme kapanıyor." Sesi iyice küçüldü. "Çok yoruldum, Ateş." Ateş başını eğdi. "Biliyorum." "Hayır, bilmiyorsun." Arya ağlamasını tutmaya çalışırken nefesi kesildi. "Bazen güçlü görünmekten de yoruluyorum." Ateş gözlerini açtı. "Şu an güçlü olmak zorunda değilsin." Karşı tarafta sessizlik oldu. "Telefonu kapatma," dedi Arya. Ateş hiç düşünmeden cevap verdi. "Kapatmayacağım." Ve o cümleyle birlikte yıllardır zihninin en karanlık köşesine gömdüğü başka bir ses, gecenin içinden çıkıp Ateş'in kulağına fısıldadı. Küçük bir çocuğun sesi. Kendi sesi. "Anne, neden beni sevmiyorsun?"

Ateş gözlerini açtığında artık pistte değildi. Yıllar öncesindeydi. Ev küçüktü. Koridorun sarı ışığı duvarlara vuruyor, mutfaktan tabak sesleri geliyordu. Küçük Ateş elindeki oyuncak arabayı göğsüne bastırarak mutfağın kapısında durmuştu. Firuze masanın başındaydı. Önünde çay vardı. Bir şeyler okuyordu. Çocuğun ayak seslerini duyunca başını kaldırdı. Ateş gülümsedi. "Anne." Firuze'nin yüzü değişti. "Ne var?" Ateş birkaç adım attı. Elindeki arabayı ona uzattı. "Bak, bunu ben yaptım. Arabayı boyadım." Firuze arabaya bakmadı bile. "Şimdi git odana." Küçük Ateş'in eli havada kaldı. "Ama anne..." "Duydun beni." Çocuk birkaç saniye olduğu yerde durdu. Sonra arabayı yavaşça indirdi. "Senin yanına oturabilir miyim?" Firuze sandalyesini geri çekti. "Ateş, beni uğraştırma." O cümle çocuğun yüzündeki gülümsemeyi söndürdü. Yine de gitmedi. Masanın kenarındaki sandalyeye sessizce oturdu. Firuze çayından bir yudum aldı. Ateş ayaklarını salladı. Bir süre annesinin yüzüne baktı. Sonra küçük sesiyle, "Bugün okulda resim yaptım," dedi. Cevap yoktu. "Öğretmen güzel olmuş dedi." Yine cevap yoktu. Ateş elindeki resmi çıkardı. Üzerinde üç kişi vardı. Bir ev, güneş ve yan yana duran insanlar... Resimdeki kadın figürünün saçlarını Firuze'ye benzetmişti. "Bu sensin." Firuze sonunda başını kaldırdı. "Benim işlerim var." "Sadece gösterecektim." "Ateş." Firuze'nin sesi sertleşti. Çocuk irkildi. "Beni rahat bırak." Ateş'in parmakları resmin kenarını buruşturdu. "Tamam." O gün odasına giderken ağlamadı. Kapıyı kapattı, yatağının kenarına oturdu ve resmi düzeltmeye çalıştı. Buruşan kâğıdı iki eliyle bastırdı. Olmadı. Birkaç dakika sonra kapının ardından annesinin sesi geldi. "Timur'un oğlu olduğunu unutma." Ateş'in elleri durdu. Firuze devam etti. "Seni onun yüzünden kabul etmek zorunda değilim." Küçük çocuk başını kaldırdı. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Çünkü o yaşta bir çocuk, annesinin neden kendisini sevmediğini anlayamazdı. Sadece daha iyi davranırsa sevileceğini düşünürdü. Ertesi sabah kahvaltıda Ateş erkenden kalktı. Masaya annesinin sevdiği çayı koydu. Bardağın yanına küçük bir çiçek bıraktı. "Anne, bunu sana aldım." Firuze çiçeğe baktı. Sonra alıp masanın kenarına bıraktı. "Bir daha eşyalarımı izinsiz alma." Ateş başını eğdi. "Ben sadece..." "Yeter." O sabah çocuk kahvaltısını bitirmeden odasına gitti. Yatağının altında sakladığı resmini çıkardı. Resimde hâlâ üç kişi vardı. Fakat Ateş, kalemi eline aldı ve annesinin yüzünün üzerine birkaç kez çizgi çekti. Sonra durdu. Kalemi bıraktı. Gözlerinden yaşlar süzülürken resme baktı. "Ben ne yaptım?" diye fısıldadı. "Ben ne yaptım da beni sevmiyorsun?"

Yıllar geçmişti ama bazı cümleler yaşlanmıyordu. Ateş'in zihninde bir başka gece açıldı. Bu kez biraz daha büyüktü. Firuze'nin kapısının önünde durmuştu. İçeride annesi Timur'la konuşuyordu. Ateş kapının aralığından onları duyuyordu. "Ben onun yüzünü her gördüğümde seni hatırlıyorum," demişti Firuze. Timur bir şey söylemiş, Firuze'nin sesi titremişti. "Ben Ateş'i istemiyorum." Ateş'in nefesi kesilmişti. Elini kapının kenarından çekti. İçeri girmedi. O gece odasına geçtiğinde yatağına oturdu. Kapının altından koridora düşen ışığa baktı. Sonra annesinin kendisine aldığı hiçbir şeyi neden saklamadığını düşündü. Doğum gününde aldığı gömleği giymemişti. Okul gösterisine gelmemişti. Hastalandığında başında oturmamıştı. Ateş her defasında başka bir bahane bulmuştu onun için. "Annem yorgun." "Annemin işi vardı." "Annemin canı sıkkındı." Çünkü çocuklar bazen gerçeği kabul etmektense kendilerini suçlamayı seçerlerdi. Bir gece Ateş gerçekten dayanamadı. Firuze'nin karşısına geçti. Gözleri doluydu ama ağlamamaya çalışıyordu. "Anne." Firuz