Keşfet

1.BÖLÜM

ASTRAL

Astral yaparak uyandığım her sabah göğsümde derin bir acıyla uyanıyordum. Bu dünyaya bu kadar ait değilken nasıl oluyor da hala burada yaşayabiliyordum?

Rüyamda gördüğüm kişi kimdi? Benden ne istiyordu? Neden onu bulmam söyleniyordu?

Bu acı gerçekten bu kadar acıtmak zorunda mıydı?

Sorularımı bir kenara koyduğumda kalbimin acısını daha çok duyuyordum sanki… O acıyı duymamak için sürekli sorguladım, aradım durdum…

Ama ne ben ona varabildim, ne o bana varabildi…

Sen o sun, o sensin…

Diye gökyüzünde fısıltıyla gelen bir sesi duyduktan sonra derin bir acıyla açtım gözlerimi.

Ben kimdim? O kimdi?

İki aydır yüzünü bile göremediğim birini rüyalarımda arayıp duruyordum. Sürekli kalabalığın içinde onu bulmaya çalışıyorum, bulduğum an rüyadan uyandırılıyorum…

Madem bulmam istenmiyordu, neden gösteriliyordu?

En son bu soruyu sorduktan sonra uykuya daldığımda, rüyamda bana “ bekle, vakit var.” Dediler…

Neyin vaktiydi bu? Daha ne kadar bekleyecektim?

Ben nasıl bilebilirdim ki, hayatımın depremi için filizler atıldığını…

✨️

Sabah yine derin bir sancıyla uyandığımda annem odama gelmiş, başımı usulca göğsüne yerleştirip beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

“ Yine onu mu gördün?”

“ Evet…” diyerek başımı bu sefer annemin dizlerine koyarak ağlamaya başladım.

“ Lütfen bir şey sorma, sadece saçlarımı sevsen olur mu?”

Annem başıyla onayladıktan sonra sakin sakin saçlarımı sevmeye başladı. O saçlarımı her okşadıkça göğsümde ki acı giderek artıyordu…

Kaç ay olmuştu, kaç aydır sürekli aynı rüyaları görüp acı içinde uyanıyordum. Biri vardı, onu bulmamı isteyen biri ama ne kim olduğunu anlayabiliyordum ne yapacağımı biliyordum… Sadece bilinmezliğin ortasında savrulup duruyordum.

“ Anne ben onu bulacağım.” Diyerek öfkeyle kalktım dizlerinden.

“ Kızım daha ne olduğunu bilmiyoruz neyi kimi bulacaksın?”

“ Bilmiyorum ama dua edeceğim… Allah’ın bulmamı istediğini bana göstermesi için dua edeceğim, artık kaçmayacağım… Sonuçta rüya dimi anne bunlar, Allah bana acı çektirmek istemez ki, bir sebebi olmalı, bana bir şey anlatıyor olmalı… Bana yardım eder dimi anne?” Kafam allak bullaktı, göz yaşları içinde sorular soruyordum anneme sürekli. O kadar bir çare istiyordum ki artık şu göğsümde ki acıdan kurtulmak için, biri tek bir şey dese anında yapacaktım. Tek bir ışık, tek bir çare… Sadece kurtulmak istiyordum ve her şeye hazırdım…

Annem hiçbir şey demeden sadece derin bir nefes verdi. O da ilk defa bu kadar çaresiz hissediyordu kendini.

“ Eder tabi, sen yeter ki Allah’a samimi yaklaş… Kaçma artık, gerçeğin her neyse onunla yüzleş.”

Annem odadan çıktıktan sonra yüzümü yıkamaya lavaboya gittiğimde, göz yaşlarım bir türlü durmuyordu. Haftalardır göğsümde yangını durmayan bir korla geziyordum. Korkuyordum, acı çekiyordum…

Sakin adımlarla odama geri girdiğimde telefonun çaldığı fark ettim, telefonu elime alıp göz yaşlarımı son kez tekrar sildim. Arayan Deniz’di. İsmini gördüğümde içimin acısının artmasıyla açtım telefonu…

“ Efendim?”

“ Sevgilim, günaydın. Nasılsın bu sabah?”

“ Aynı, sen.” Diye yanıtladım, çünkü artık iyi olmadığımı fark etsin istiyordum.

“ İyi bende, öyle uyandın mı diye bir arayım dedim.” Dediğinde istemsizce acı acı gülümsedim. Beni görmesi için daha hangi ses tonumu, hangi kelimeleri kullanmam gerekiyordu bilmiyorum…

“ İyi yaptın bir şey diyor musun ben kapatıyorum.” Dedim sinirli bir ses tonuyla.

“ Yok sevgilim tamam, müsait olduğunda ara beni.” Dediğinde telefonu anında kapattım.

Yıllardır yoğun bir aşk yaşadığımı düşündüğüm sevgilimle geldiğim şu halime bak… Öncesini düşünüyorum, en başa gidiyorum… Hep mi böyleydi? Hep mi bu kadar bencildi? Yoksa ben mi yeni fark ediyordum her şeyi… İnsan sevdiğinin bir sesinden bir bakışından içini okuması gerekmez miydi? Bunu yapamayana gerçekten seviyor denilebilir miydi?

Bugün yine kahvaltı yerine kahve içmeyi tercih etmiştim. Kahve mi içerken kitaplığımdan bir kitap seçtim kendime, okumaya çalıştım ama okuyamadım. Sadece çalıştım… Ara ara göğsümün sancısından elimi kalbime koyup sakinleşmeye çalıştım. Yarım saat sonra evin zili çaldı, umursamadım kitabımı okumaya devam ettim. Birkaç dakika sonra annem, elinde bir papatya buketiyle odama geldi. Bir çiçeğe bir anneme baktım…

“ Size çiçek var hanımefendi buyurun.” Diyerek çiçeği bana uzatıp gitti. Annem çıktıktan sonra papatyalara sarılıp ağlamaya başladım. Artık bu çiçekler bana mutluluktan çok acı vermeye başlamıştı. Telefonumun tekrar çaldığını duyduğumda sesimi biraz öksürerek toparladım ve açtım…

“ Güzelim, çiçekleri beğendin mi?”

“ Evet teşekkür ederim de ne için bunlar?” diye sorduğumda, ‘moralin iyi değildi, biraz yüzün gülsün’ Demesi için dualar ettim. Dualar ettim, çünkü ondan bu kadar koparken, elleriyle beni itmesini değil, beni kendine çekmesini istiyordum.

“ Kaç zamandır benimle çok ilgilendin, teşekkür etmek istedim.” Dediğinde gözlerimden usul usul süzüldü gözyaşlarım…

Son bir senedir yaşadığı panik atak hastalığı için her sürecinde, her hastane anında yanında olmuştum. Ama bu durum git gide şekil değiştirmeye başlayıp, her ne kadar iyi olmaya başlasa da, bana bağımlı bir hale gelmişti. Aslında sorun bu da değildi, bu bağımlılığın üstüne artık ilişkimizin ilgi odağı tamamen o olması gerektiğine emin bir hali vardı. Çıkamıyordu o psikolojiden ve ben git gide görülmemeye başlamıştım.

Hayallerim, hedeflerim, bazı saygınlıklarım vardı ve ben sırf onun iyi olabilmesi için çoğu zaman her şeyi kenara koyarken aslında fedakarlığın dozunu nasılda arttırdığımı fark etmediğim bir hale gelmiştim.

Fakat bu zamana kadar…

Sorsanız bana bu satırları yazarken hala farkında değildim. Bunun fedakarlık olduğunu, kendimi bu kadar hiçe saydığımı fark edemiyordum. Çünkü sevginin fedakarlık olduğuna inanmış bir bilincim vardı. Kimseyi yarı yolda bırakamam, diye tutunduğum bir felsefem vardı. Bu inançlara tutunup, sevgimizin daha yükseleceğini daha çok birbirimize kenetleneceğimize emin bir halim vardı. Ama sürecin sonuna yaklaştıkça düşündüğüm gibi hissedemeyişim artık beni yaralamaya başlamıştı.

Bunun adı fedakarlık mıydı, emek miydi bilmiyorum ama tek bildiğim bir şey vardı o da artık iyi hissetmediğimdi…

Tam da her şey bu hissin peşinden sürüklenmemle başlamıştı…

“ Gerek yoktu, teşekkür ederim.” Diyebildim sadece…

“ Gerek yok olur mu? Sen benim her şeyimsin, güzelim benim… Tamam şimdi kapatmam gerekiyor ararım yine.” Dedi ve telefonu kapattı.

Yataktan kalkıp kendimi toparladım ve camın kenarına geçip bir sigara yaktım. Artık bu böyle gitmemesi gerekiyordu. Yaşadığım yorgunluklar, rüyalar, astral boyutlar, aile sorunlarım bir yandan hedeflerim için çalışmam gereken bir hayat, üstüne birde sevgilimde huzur bulmam gerekirken onun için aldığım bir ton sorumluluklar… Nefes alacak bir gram yerim kalmamış gibi hissediyordum. Sıkışmıştım, herkesin hayatları arasında sıkışıp kalmıştım.

Herkesin sorunlarına koşarken kendimi bir türlü bulamamıştım… Sigaramdan bir yudum daha alıp derin bir nefesle Deniz’i geri aradım.

“ Efendim?”

“ Ben ayrılmak istiyorum.” Dedim sesim sert bir şekilde çıkarken.

“ Ne yapmak istiyorsun ne?” dediğinde gerçekten dediğimi anlayamamıştı çünkü ilk defa ağzımdan böyle bir cümle duyuyordu.

“ Ayrılmak istiyorum.”

“ Güneş, saçmalama istersen ne diyorsun sen? Benim ben Deniz, kaç yıllık sevgilin? Bu da ne demek oluyor şimdi?”

“ Yoruldum artık. Beni görmeyişinden yoruldum. Sana yetmeye çalışmaktan yoruldum. Sana bu kadar yeterken bir gram bana yetmeye çalışmamandan yoruldum. Anlayabiliyor musun yoruldum!”

“ Hayır anlayamıyorum. Böyle bir şey olmayacak, şimdi telefonu kapatacağız sen bir aklını toplayacaksın biz sonra tekrar konuşacağız.” Dedi ve telefonu suratıma kapattı.

Deli gibi ağlamaya başladım. Bunu yapmak, söyleyebilmek benim için o kadar acıydı ki… Kendimle savaşıyordum sanki… Bir yanım onu sevdiğini hissederken, bir yanım kendimi korumam için artık üzülmemem için gitmesi gerektiğini biliyordu.

İnsanın en acı anı bu değil miydi zaten? Kendisiyle verdiği bu derin savaş… Ya kendini seçip gitmeliydi, ya mutluluk sandı