Keşfet

1.BÖLÜM

ATEŞ VE SU

Yıllardır hazırlandığım sergimin son dakikalarındaydım. Az kalmıştı, bitecekti bu stres. Sergimin en son ve en önemli parçalarından biri olan, "ateş ve su" tablomun üstünde ki örtüyü kaldırmaları için siyah takım elbiseli adamlara ufak bir göz hareketiyle işaret ettim. Parlak bordo, kadife kumaşı olan tabloyu kaldırdıklarında önce büyük bir alkış yükseldi. Kalbim heyecandan yerinden çıkacaktı. İnsanların alkışından ziyade, bu tabloyu bitirebilmiş olmanın hazzını yaşıyordum. Alkışlar azalmaya başlayınca derin bir nefes alarak, tablomun anlamını anlatmaya başladım.

İmkansız olan aşıkların tablosuydu bu... Hiçbir zaman kavuşamayacak iki aşığın tablosuydu.

Ne su, ateşe dokunabilirdi.

Ne ateş suya...

Eğer birbirlerini sevmek istiyorsalar, uzaktan sevmeyi kabullenecektiler.

Eğer birbirlerini gerçekten seviyorsalar, ne su ateşe dokunup onu söndürecekti.

Ne ateş suya dokunup onu buhar edecekti.

Öylece seveceklerdi birbirlerini, uzaktan, hiç dokunmadan, hiç acıtmadan...

Büyük bir alkış daha yükseldi salonda... Gözlerim dolu dolu olmuş bir şekilde, hafifçe başımı öne doğru eğerek teşekkür ettim. Kalabalıktan birkaç kişi yanıma gelip sorular sormaya başladı. Onlarla neşeli bir şekilde sohbet ederken, kalabalığın bir diğer yarısı da dağılmıştı.

Kimi demin anlattığım tablonun önünde birbirlerine yorum yapıyordu. Kimi de diğer tablolarımın önünde durarak, tabloları inceliyordu. Karşımda ki kişiyi dinlerken bir yandan da etrafta gözlerimi gezdirip, herkesin keyfi yerinde mi diye kontrol ediyordum. Bu sırada arkamda duran yani demin anlattığım 'ateş ve su' tablomun tam önünden bir çığlık sesi yükseldi. Aynı anda hepimiz başımızı çevirerek tablonun olduğu yöne baktık. Gördüklerim karşısında gözlerim kocaman açılmış duruyordum.

Tablonun tam önünde, elinde kokteylle duran bir kadına, arkadan hızlıca yürüyerek çarpan bir adamın sayesinde tablomun yarısından itibaren kokteyl suyuna dönmüştü. Birkaç saniye hiç kıpırdamadan durup tablomun geldiği hale baktım. Sinirden elim ayağım titremeye başlamıştı. Gözüm gibi baktığım tablomun, aptal bir herif yüzünden bu hale gelmesini kaldıramıyordum. İnanamıyordum.

Kendimi hızlıca toparlayıp etrafa bakındığımda, demin ki kadına çarpan takım elbiseli adamın hızlı adımlarla salondan çıktığını gördüm. Belli ki bu yanlışlık değildi, bu bana yapılmış bir suikasttı. Tam adamın peşinden gideceğim sırada, tablomu maaf eden kadın kolumdan sıkıca tutup ;

" Özür dilerim çok üzgünüm... Çok üzgünüm... Bu tabloyu alabilirim, ücreti neyse hemen verebilirim." Diye konuşmaya başladı.

" Sizin suçunuz değil." Derken bir yandan da kolumu hafifçe çekip kadından kurtarmaya çalışıyordum. Ben ne kadar direttiysem o da o kadar diretip kolumu daha sıkıca kavradı. Derin bir nefes aldım ve kontrolü kaybetmemek için zihnimi şimdiye odakladım. Çünkü eğer kontrolümü kaybedersem sanatçı kimliğimi çok kolay lekelerdim, bunu çok iyi biliyordum.

Menajerimle göz göze gelip, bakışlarımla kapıyı işaret ettim. O herif her kimse peşinden gitmesini sağladım. O gittikten sonra bende ortamın normalleşmesi için her zaman ki, ' her şey hallolur' maskemi adeta suratıma takıp, gülümsedim.

Otel'e gidene kadar menajerim Ayaz'ın beynini yedim. Öfkeden kime saldıracağımı şaşırmıştım.

" Hani bu sefer herkesi çok kontrollü almıştınız! Hani sorun çıkmayacaktı?"

" Yemin ederim gerçekten her kontrolü sağladık, her tedbiri aldım ama..."

" Bırak Ayaz Allah aşkına her seferinde aynı şey, belki de senden olmuyordur."

" İleri gidiyorsun."

" Dur dur arabayı." Diyerek şoförün camına iki kez tıkladım. Şoför otelin tam önüne geldiği an ani bir fren yaptı. Sinirle çantamı aldığım sırada, Ayaz beyaz bir kart uzattı.

" VIP katında ki 7 nolu oda. Danışmada ismini söylemen yeterli."

Kartı elinden hızlıca çekip aldım. Topuklarım yere vura vura danışmaya girip kimliğimi uzattım.

" Nil Su ... "

" Tamamdır Su Hanım Odanız..."

" Biliyorum, biliyorum. Teşekkür ederim kolay gelsin." Diyerek kadının elinde ki kimliğimi alıp yalancı bir gülümsemeyle odama çıkmak için asansör tuşuna bastım. Asansör gelene kadar cep telefonumdan sergim için yapılan yorumlara göz gezdirmeye başladım. Tam tahmin ettiğim gibi, sergimden ziyade olan rezilliği konuşuyorlardı. Sinirle telefonu kilitleyip çantama koydum ve kapısı açılan asansöre bir adım attım. Attığım adımla tökezlemem bir oldu.

" Ne yapıyorsunuz beyefendi." Diyerek yanımda heybetli duran takım elbiseli adama baktım.

" Asansöre biniyorum hanımefendi." Dediği sırada arkasında iki tane duran izbandut gibi adamlara göz gezdirdim.

" Geldiğiniz yerde size kibarlık öğretmediler herhalde!" diyerek elimin ucuyla adamı iterek asansöre bindim. Karşımda ki adam kaşlarını kaldırmış bir şekilde bana bakıyordu. Bir yandan arkasında ki adamlara da durmaları için işaret etmeyi de ihmal etmedi.

" Binecek misiniz artık? Eğer binmeyecekseniz asansörün kapısından çekilin." Dedim sert bir üslupla. Artık demin ki yaptığı işaretin anlamı her neyse, iki koruması da bir adım geriye çekildiler. Adam da hiç duruşunu bozmadan asansöre bindi ve benim yanımda aynı benim gibi durarak ellerini önden bağladı.

" Kaçıncı kata çıkıyorsun?" diye sorduğu sırada asansörün kapıları kapanmıştı.

" 23. Kat." Dedim sadece. Sakin hareketlerle asansör tuşunun 23 numarasına bastı. Başını bana hiç çevirmeden, " Adın ne senin?" diye sordu. Bende hiç ona dönmeden dudağımın ucuyla güldüm. Kendini bir şey zanneden, herkesle istediği gibi konuşabileceğine emin olan klasik haydut bir tipti.

" Beyefendi, önce benimle sizli bizli konuşmayı öğrenin. İsmimi daha sonra öğrenirsiniz." Dediğim sırada yüzünde derin bir tebessüm belirdi. Kafamı çevirmedim ama bakışlarımı hafif ona doğru çevirdiğimde yüz ifadesini anlayabiliyordum.

" İsminiz nedir Hanımefendi." Dedi çok nazik bir şekilde. Bu sırada asansör 23. Ü kata gelmişti. Kapı açılıyordu.

" Bu sizi hiç alakadar etmez beyefendi." Diyerek asansörden dışarıya bir adım attığım sırada derin ama bir o kadar sessiz kahkahasını duydum. Gariptir ki, asansörün kapısında iki tane takım elbiseli adam yine bizi bekliyordu. Ama bunlar aşağıdakiler değildiler.

Umursamadan onların yanından hızlıca geçip odamın kapısına kartımı okutup içeri girdim. Odaya girip çantamı yatağın üstüne fırlattıktan sonra dolapları açıp kontrol ettim. Ayaz dolabın içine yeni ve benim tarzım olan kıyafetleri yerleştirmişti. Kıyafetlerden bir tanesine yaklaşıp kokladım. Hepsi belli ki kuru temizlemeden yeni gelmişti. Sonunda bir şeyi doğru yapabildi, diye söylenerek pembe saten pijamaları dolaptan çıkartıp yatağın üstüne koydum. Banyoya giderek küvetin suyunu doldurmak için musluğu açtım ve üzerimdekilerden hızlı bir şekilde kurtulup makyajımı sildim. Işıkları kapatıp mumları yaktım, küvetin içindeki suyun köpüğünü de ayarladıktan sonra sakince içine girip gözlerimi kapattım.

Berbat bir gündü. Bugünü böyle hatırlamayı hiç istemezdim, hiç... Ben böyle hayal etmemiştim... Ben bugün burada huzurlu ve tamamlanmış bir şekilde, rahat rahat uyuyacaktım. Gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü. Elim telefona doğru uzandığı sırada vaz geçip geri bıraktım. Şuan yorumlara bakmak beni daha fazla üzecekti. Bu geceyi en kolay nasıl atlatabilirsem benim için o kadar kârdı. Küvetin içinde sıkıldığım için, kalkıp üstüme bir su tutup köpüklerden arınmamı sağladım. Bornozumu giydikten sonra karşımda ki aynaya uzunca baktım. İçimde ki çocuğun bana ne kadar öfkeyle baktığını gördüm. Yine başaramamıştım. Yine bir şeyi tam anlamıyla başaramamıştım.

Düşüncelerim beynimi kemirirken, bir yandan yatağıma geçmiş vücut kremimi bütün bedenime nazik hareketlerle sürüyordum. Krem sürme işlemim bitip, saten pijamalarımı giydiğim sırada, odanın kapısının tıklatılmasıyla kendime gelip düşüncelerim anında dağılmıştı. Kim olabilirdi ki bu saatte? İçim biraz huzursuz olmuştu. Oda kapısının arkasına geçip seslendim.

" Kim o?"

" Oda servisi."

" Ben bir şey sipariş etmedim. Yanlış geldiniz sanırım."

" Otelimizin VIP müşterilerine ikramı Nil Su Hanım." Dediğinde derin bir nefes alıp kapıyı araladım. Tekerlekli arabayı içeri