Keşfet

1

Bana Sevmeyi Anlat

Cihangir'in ağzından

Kampüsün kalabalığı benim için her zaman arka plandaki bir gürültüden ibaretti. Ama Eflin o koridora adım attığı an, dünya rasyonel çizgisinden sapıyor, yerini kontrol edemediğim sert bir gerilime bırakıyordu.

Onu ilk kez görmüyordum. Aylardır aynı fakülte binasının etrafında, aynı koridorlarda birbirimizin alanını ihlal edip duruyorduk. Ama her karşılaşma, ilk günkü o kanlı hesabın ağırlığıyla geliyordu. Babamın yokluğu, her sabah uyandığımda omuzlarıma binen o devasa yük ve ağabeyinin kaçıp gitmiş olması... Eflin, tüm bu tablonun tam ortasında duran canlı bir hatırlatıcıydı.

Aralarındaki o kan davasının ortasında, İktisat Fakültesi'nin merdivenlerinde yine karşı karşıyaydık.

Adımlarımı doğrudan ona doğru attım. Kaçmıyordu, hiçbir zaman kaçmamıştı. Zaten beni çileden çıkaran şey de buydu: O ailenin soyadını taşımasına rağmen karşımda dururken takındığı o dik duruş.

Tam önünde durduğumda aramızdaki mesafe kısaldı.

"Yine mi sen?" dedim. Sestimdeki soğukluk, amfideki klimadan bile daha kaskatıydı. "Gözümün önünde dolaşmaktan bıkmadın mı?"

Eflin'in ağzından

Cihangir üzerime doğru adımlarken çenemi dikleştirdim.

Aylardır bu okulda, bu adamın gölgesi altında yürümek zorundaydım. Ağabeyimin işlediği o bağışlanamaz günahın bedeli, her gün Cihangir'in bakışlarında bir kılıç gibi üzerime sallanıyordu. Aramızda biriken nefret öyle bir raddeye gelmişti ki, aynı havanın içinde solumak bile boğucuydu.

Bölümüm gereği insan davranışlarını, mimiklerini okumayı iyi bilirdim ama Cihangir karşıma geçtiğinde bütün teorilerim çöküyordu. Gözlerinde sadece saf bir öfke, ailesinin yıkımından doğan kaskatı bir karanlık vardı.

Geri adım atmadım. Bir adım gerilersem, beni tamamen ezip geçeceğini biliyordum.

"Sana alan açmak gibi bir zorunluluğum yok, Cihangir," dedim, sesimi olabildiğince sert tutarak. "Ben dersime gidiyorum. Seninle uğraşacak vaktim yok."

Cihangir hafifçe öne eğildi. Boyu benden uzundu, gölgesi üzerimi tamamen kapladı.

"Uğraşacak vaktin yok mu?" dedi, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüştü. Çenesi kaskatı kesilmişti. "Ağabeyin saklanacak bir delik buldu diye kendini güvende mi sanıyorsun? O borç kapanmadı Eflin. Ailenin ödeyeceği hesap duruyor."

Gözlerimin içine kadar giren o yıkıcı ifadeye baktım. Ağabeyimin nerede olduğunu bilmemenin çaresizliği ve Cihangir'in durmaksızın üzerime gelen baskısı içimdeki öfkeyi daha da bileyliyordu.

"Beni tehdit etmekten vazgeç," dedim elimdeki Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık kitaplarını göğsüme daha sıkı bastırarak. "Ağabeyimin nerede olduğunu bilmediğimi bin kere söyledim. Bilsem de sana adım atacak değilim."

Cihangir'in yumrukları iki yanında sıkıldı, eklem yerleri beyazladı.

"Bu okuldan mezun olmadan önce o adamı bulacağım," dedi, kelimeleri birer bıçak gibi üzerime savurarak. "Ve o zamana kadar... karşıma çıkmamayı öğrensen iyi edersin."

"Hiçbir yere gitmiyorum Cihangir," dedim, bir adım öne çıkıp aramızdaki mesafeyi kapatırken. "O yüzden alışsan iyi edersin."

İkimiz de geri adım atmadan, aramızda günden güne büyüyen o ağır düşmanlığın ortasında öylece birbirimize bakmaya devam ettik.

Yazarın anlatımıyla

Günün ilk ışıkları, Eflin'in odasına mahallenin o tanıdık, mütevazı gürültüsüyle süzüldü. Ne koca bir malikanenin sessizliği vardı bu evde ne de özel şoförlerin korna sesleri... Eflin için sabah, eski çalar saatin cılız biplemesiyle ve sokağın başındaki fırından yükselen taze ekmek kokusuyla başlıyordu.

Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtiğinde, göz altlarındaki hafif morluklara baktı. PDR derslerinin ağır okumaları bir yana, zihnini hiç terk etmeyen o vicdan azabı ve geçmişin gölgesi, uykularını bölmeye yetiyordu.

Rutindi işte... Üzerine sade, mütevazı kıyafetlerini geçirdi. Aynada saçlarını hızlıca düzeltirken derin bir nefes aldı. Cihangir gibi altındaki son model arabayla, ailesinin servetiyle korunan bir dünyada yaşamıyordu Eflin. O, hayatla tek başına savaşmak zorundaydı.

Evden çıkıp durağa yürüdü. Sabahsız, kalabalık bir otobüs bekleyişi... Otobüs geldiğinde içeri adขั้นตอน adımladı; akbilini basıp yolcuların arasında zar zor tutunacak bir yer buldu. Otobüsün sarsıntısında, bir eliyle demiri tutarken diğer eliyle çantasındaki ders notlarını kavradı. Otobüsün camına yansıyan yüzüne baktığında kendi kendine fısıldadı: "Bugün de güçlü duracaksın Eflin. Başka çaren yok."

Kampüsün nizamiyesinde otobüsten indiğinde, havadaki o tanıdık ama gergin atmosfer onu karşıladı. Adımlarını fakülteye doğru atarken, bahçenin ilerisindeki özel otoparkta bir hareketlilik fark etti.

Siyah, lüks bir araba yavaşça durdu. Sürücü kapısı açıldığında, etraftaki bakışların o yöne kayması bir oldu.

Genç adam arabadan indi.

Cihangir... Üzerindeki koyu renk kabanı, keskin hatları ve etrafına saçtığı o soğuk aurayla doğrudan bir güç gösterisi gibiydi. Aralarındaki en büyük uçurum belki de buydu: Cihangir dünyayı satın alabilecek bir gücün ve intikam hırsının sahibi olan genç adamdı; Eflin ise her gün o otobüse binip kendi ayakta kalma mücadelesini veren, abisinin günahlarının yükünü omuzlarında taşıyan genç bir kadın...

Genç adamın bakışları, kalabalığın arasından sıyrılıp Eflin'in tam gözlerinin içine kilitlendi. Genç adamın o soğuk, mesafeli ama bir o kadar da yakıcı gözlerinde, yaklaşan fırtınanın ilk işaretleri vardı.

Etrafındaki kızların fısıltılarını, ona hayranlıkla bakan gözleri ya da yanındaki arkadaşlarının söylediklerini duymuyor gibiydi. Çünku hep böyle yapardı. Lise son sınıftan beri tek odağı bendim; hep benimle uğraşır, o yakıcı nefretini üzerimden bir an olsun eksik etmezdi.

Adımlarını bana doğru yönelttiğinde, küçümseyici bir tavırla dudaklarını kıvırdı. O ezici, üstenci bakışlarını gözlerime çivileyerek bana doğru yürüdü ve tam yanımdan geçerken, sertçe koluma çarpıp hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.

O temasın yarattığı sarsıntı sadece bedenimi değil, ruhumu da salladı. Genç adam arkasında soğuk bir rüzgar ve zihnime kazınan o alaycı gülüşünü bırakarak ilerlerken, ben omzumu tutup arkasından bakakaldım. Nefreti bir zırh gibi kuşanmıştı ama o sert çarpışmanın hemen ardında, ikimizin de adını koyamadığı o tehlikeli kıvılcım yine havadaydı.

Genç adam, yanında onu adım adım takip eden, her cümlesine kıkırdayarak katılan kız arkadaşıyla birlikte koridorun ortasında durdu. Kızın üzerindeki marka kıyafetler ve yüzündeki o üstenci ifade, en az Cihangir'in soğukluğu kadar irite ediciydi.

Eflin tam yanlarından geçip gitmeyi planlarken, genç adamın yanındaki kız sesini herkesin duyabileceği bir tonda yükseltti.

"Aaa, Cihangir... Bak kimler buradaymış," dedi kız, süzücü ve dalga geçen bakışlarla Eflin'i baştan aşağı tararken. "Otobüsten yeni inmiş galiba, üzerindeki o ucuz kasvet buraya kadar kokuyor. Gerçekten bu tiple aynı havayı solumak zorunda mıyız?"

Genç adamın dudakları hafifçe kıvrıldı. Kızın bu ezici, küçük düşürücü laflarına engel olmak bir yana, o tanıdık küçümseyici tavrıyla izlemeyi tercih etti. Eflin'i köşeye sıkışmış görmek, onun nefretini besleyen tek şeydi. Kız, Cihangir'in bu sessiz onayından güç alarak kahkahasını büyüttü: "Cihangir söylesene, babanın burs fonuyla mı okuyor bunlar? Yoksa acıdığınız için mi kampüse adım atabiliyorlar?"

Kafedeki ve koridordaki birkaç kişi bakışlarını onlara çevirmişti. Genç adam, Eflin'in ezilip başını öne eğmesini, her zamanki gibi susmasını bekliyordu.

Ama Eflin bu kez susmadı.

Adımlarını durdurdu, yavaşça arkasını döndü. Önce genç adama, o soğuk ve ezici gözlerin sahibine baktı. Ardından bakışlarını, onun koluna girmeye çalışan kıza çevirdi. Eflin'in duruşundaki o ani değişim, havadaki dalga geçen havayı bir anda bıçak gibi kesti.

Eflin, kıza doğru bir adım yaklaştı. Ne sesinde bir titreme vardı ne de gözlerinde bir korku.

"Sen..." dedi Eflin, sesi alçak ama koridorda yankılanacak kadar netti. "Adını bile bilmediğim, Cihangir'in arkasına saklanıp gürültü yapmaktan başka hiçbir vasfı olmayan sen... Sırf onun gözüne girmek için benimle dalga geçebileceğini mi sanıyorsun?"

Kızın yüzündeki o yapmacık gülümseme bir anda dondu. "Ne diy