BÖLÜM 2 - İHANET VE KAÇIŞ
İZMİR, 26 OCAK 1950
Ormanın sessizliği, bir mezarın derin uykusu gibiydi. İzmir'in Bornova semtinin yukarılarında, zeytinliklerin ve kızılçamların arasında kaybolmuş eski Rum köşkü, gece yarısının karanlığında terk edilmiş bir iskelet gibi duruyordu. Dış cephesini saran sarmaşıklar rüzgârda hafifçe hışırdıyor, paslanmış balkon korkulukları gıcırdıyor, tahtalarla kapatılmış pencerelerin ardında hiçbir ışık yanmıyordu. Köylüler buraya “Eski Nikos-Daniela Köşkü” der, haç işareti yapıp geçerlerdi.
Oysa içeride, kalın duvarların ardında, bir başka dünya nefes alıyordu.
Mirdark, salonun ortasındaki meşe masanın başında oturuyordu. Siyah saçları atkuyruğunda toplanmış, dar üçgen yüzü yarı aydınlıkta bir heykel kadar hareketsizdi. Badem şeklindeki ela gözleri, karşısındaki radyoya odaklanmıştı. İnce dudaklarının arasından tek bir söz çıkmıyordu; sol elinin parmakları, masanın üzerindeki haritanın kenarında usulca geziniyordu.
Radyodan hafif bir cızırtı yükseldi, ardından anonsçu sesi: “Bugün Hindistan resmen cumhuriyet ilan edildi. Jawaharlal Nehru başbakanlık görevine devam ediyor...”.
Mirdark'ın ince kaşları hafifçe çatıldı. Arkasındaki duvarda asılı duran harita, yuvanın yirmi vampirinin av sahalarını, gözetleme noktalarını ve kaçış yollarını gösteriyordu—her biri yüzlerce yıllık tecrübeyle işaretlenmişti.
“İnsanlar...”dedi Mirdark, sesi salonun soğuk havasında kristal bir bıçak gibi keskin. “...Gelişmeye çalışıyorlar.”.
Salonda duran üç vampir başlarını eğdi. Kimse konuşmuyordu. Yuva sessizdi; gece rutini işlemekteydi. Dışarıda, çatıdaki gözetleme kulesinde bir nöbetçi, Bornova vadisini ve aşağıda ışıkları titreşen İzmir'i izliyordu. İçeride ise bir idamın hazırlığı yapılıyordu.
Mirdark ayağa kalktı. Siyah pelerini omuzlarından ağır bir karanlık gibi süzüldü; taş zeminde ayak sesi duyulmadı. “Mahzen kapısını açın.”dedi. Sesinde hiçbir acıma yoktu. “Oğlumla vedalaşma zamanı.”.
Sergen, bileklerinden ve boynundan ağır demir zincirlerle duvara asılıydı. Kaç gündür burada olduğunu bilmiyordu. Ancak son yedi gün, babasının yüzünü görmemişti, kardeşinin sesini duymamıştı. Siyah kısa saçları terden sırılsıklamdı; 178 santimetrelik boyu, zincirlerin altında bükülmüş, kaslı bedeni ihanetin ağırlığıyla yere çökmüştü. Ancak başı dikti.
Mahzen kapısının aralığından sızan ışık, yüzüne vurdu. Sert oval çehresinde, belirgin çenesinde üç günlük sakal kararmıştı. Kalın dudakları kurumuş, siyah derin gözlerinde ise ne korku ne de pişmanlık vardı. Yalnızca yorgun bir kabulleniş ve sönmeyen bir inat vardı.
İnsan kanı içmeyi reddetmişti. On dokuz yıl önce, bu yuvada doğduğunda kendisine öğretilen her şeye rağmen, hayvan kanıyla yetinmeyi seçmişti. Babası Mirdark için bu, soya ihanetti. Yuva kuralları için bu, affedilmez bir suçtu. Birkaç yarım yüzyıllık bir ömre sahip bir vampirin oğlu olarak, iki yüz yetmiş yıl daha yaşayabilecekken, yirmi dokuzuncu yılını idam sehpasında tamamlamaya hazırlanıyordu.
Yukarıdan ayak sesleri duyuldu. Ağır, kararlı, ritmik. Sergen gözlerini kapattı. Babasının yürüyüşüydü bu. Yıllardır aynı tempoda, aynı soğuklukta.
Kapı gıcırdayarak açıldığında, gözlerini açmadı. Işık yüzüne vurdu, göz kapaklarının ardında turuncu bir parlama bıraktı.
“Oğlum.”.
Ses, mahzenin nemli duvarlarında yankılandı. Sergen gözlerini açtı. Babası kapıda duruyordu, elleri arkasında, yüzü ifadesiz. Arkasında iki gardiyan vampir, siyah pelerinleriyle birer heykel gibi duruyordu.
“Baba.”dedi Sergen. Ses kısıktı, üç gündür su verilmemişti.
Mirdark: “Sabah oluyor.”dedi yalnızca. “İnsanların güneşi doğmadan önce, senin güneşin batacak.”.
Sergen hafifçe gülümsedi. Kalın dudaklarının arasında, damağından çıkan gizli dişler henüz uyanmamıştı. Belki de hiç uyanmayacaktı.
“Orlina'yı çağırma.”dedi. “Görmek istemem.”.
Mirdark başını hafifçe eğdi. “Zaten çağırmayacaktım. Seni ibret olsun diye herkesin gözü önünde öldüreceğim. İdam sırasında kızımın, abisinin kanını izlemesi, ona iyi bir ders olur.”.
Sergen'in gözleri kısıldı. Zincirler gerildi, demir halkalar duvarda sarsıldı. “Ona dokunma.”.
Mirdark arkasını döndü. “Sözümden çıkmazsa dokunmayacağım. İdam mangası avluda. Çıkarın onu.”.
Yuva avlusu, meşalelerin turuncu ışığıyla yıkanıyordu; alevlerin çıtırtısı, kuru yaprakların hışırtısıyla karışıyordu. Ortada, yedi vampirden oluşan idam mangası sıraya girmişti; siyah pelerinlerinin altında, gümüş oklu yayları ay ışığında parıldıyordu. Gümüş, vampirler için zayıflatıcıydı, öldürmezdi ancak acı verirdi. İdamlarda kullanılmasının nedeni buydu: ibret.
Avlunun kenarlarında, kalan dokuz vampir toplanmıştı. Fısıltıyla konuşuyorlardı; kimi meraklı, kimi korkulu gözlerle mahzen kapısına bakıyordu. Yirmi kişilik yuvanın içinde, liderin oğluna karşı alınan bu karar, herkesin aklındaki soruyu büyütüyordu: Kurallar aile için de geçerli miydi?
Avlunun yukarısındaki taş balkonda, Mirdark elleri arkada duruyordu. Yüzü ifadesizdi. Başını hafifçe salladı. Mahzen kapısı gıcırdayarak açıldı.
Sergen, iki gardiyan vampirin arasında, zincirleri sürüklenerek avluya çıktı. Üzerinde günlerdir değiştirmediği kanlı gömlek, yüzünde morluklar vardı. Ancak başı dikti. Gözleri, kalabalığın arasında bir an kız kardeşine takıldı.
Orlina, kalabalığın en ön sırasında duruyordu. Koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülmüş, kalp şeklindeki yüzünde yeşil gözleri yaşlarla parlıyordu. Ancak başını eğmedi. Siyah pelerininin altında, beline gizlediği kısa hançeri eliyle yokladı. Yuvanın prensesi olarak her zaman hançerini yanında tutardı. İnce ve düzgün şekilli dudaklarının arasında, belki de hiç kullanmayacağını düşündüğü o gizli dişler, bugün için uyanmaya hazırdı.
Sergen, idam mangasının önüne götürüldü. Diz çöktürüldü. Taş zemin soğuktu, diz kapaklarını kesen küçük taş parçaları vardı.
Orlina'nın gözleri avluyu taradı. En yakın kaçış noktası, sol taraftaki yıkık duvar ve ardındaki sandal ağaçları, fundalar ve yabani keçiboynuzlarının sıklaştığı ormandı. Babasının balkondaki konumunu hesapladı. Anlık bir dikkat dağılması yeterliydi. Sağ eli, hançerin kabzasında bekledi.
İdam mangasının lideri, elini kaldırdı. Yedi yay aynı anda gerildi, oklar Sergen'e çevrildi.
Mirdark, balkondan soğuk bir ifadeyle oğluna baktı. Göz göze geldiler.
Sergen'in dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Çenesindeki morluklar, bu gülümsemeyle daha da belirginleşti.
Mirdark'ın kaşları çatıldı.
Bir... İki... Üç...
Orlina, kendi kalp atışlarını sayıyordu. Bir vampirin kalbi yavaş atardı ancak şimdi göğsünün içinde bir kuş çırpınıyordu. Hissediyordu. Babasının balkondaki konumunu hesaplamıştı—tam sol üst, mermer korkuluğun arkasında, elleri arkada. İdam mangasının lideri, sağ elini havaya kaldırmış, bekliyordu. Yedi yay, abisinin kalbine nişanlıydı. Okların uçları, ay ışığında beyaz birer ışık noktasıydı.
Hançer, yanındaki vampirin boğazına dayandı.
Gümüş değildi, yalnızca sıradan bir çelikti ancak bir vampirin boynunu kesmeye yeterdi. Orlina'nın parmakları kabzada kavisleşti, bileği hafifçe gerildi. Hançeri yıllardır taşıyordu ancak bugüne kadar hiç kullanmamıştı. Eli titremiyordu. Şaşırtıcıydı bu. İçinde her şey titrerken, eli sapasağlamdı.
Orlina, yanındaki vampirin boğazına hançeri bastırdı. Keskin çelik, soluk teni yardı, ilk kan damlası parmağına sıçradı. Ilık, metalik kokulu… Bir çığlık koptu. Keskin, kısa, avludaki herkesin dikkatini anında çeken bir çığlık. Ses, taş duvarlardan sekip avluda üç kez yankılandı.
“Kıpırdamayın!”.
Sesi çıkmıyor sandı. Boğazı kurumuştu, dudakları birbirine yapışmıştı. Ancak gür, keskin, tüm avluda yankılanan bir komut olarak sesi çıktı. Kardeşinin ona öğrettiği nefes tekniği işe yaramıştı. Abisi ona yıllar önce söylemişti: Korktuğunda sesini kalbinden çıkar, boğazından değil. Kalp korkmaz.
Kalabalık dalgalandı. Vampirler ne olduğunu anlamaya çalışırken Orlina'nın gözleri avluyu tarıyordu. Sol taraftaki yıkık duvar, ardındaki orman. Rüzgâr batıdan esiyordu
Yorumlar
- Aytuğ Kuloğlu: olaylar birinci bölümden sonra başa sardı, yenilmez birlikten kastınız o dört suikastçı ise, çok sonra tutuldular 😇
- Metin Mutlu: @yzrgzr Mirdarkın o sert tavrı yenilmez birliği hiç hissettirmiyor bu bölümde
- Aytuğ Kuloğlu: Sergen, genel ırkına göre fazla iyi biri...
- Rıza Kaya: Sergenin kendi kaderine karşı direnişi ve sonrasında
- Aytuğ Kuloğlu: Bu durumun nedenleri arasında; sadece insanlara saygıdan ve sevgiden değil, babasına inat da var 😇 Hissediremediysem üzgünüm.
- Selin POLAT: Sergenin bir mahzende zincire vurulmuşken inatla insan kanı içmeyi reddetmesi çok etkileyici