Keşfet

BÖLÜM 3 - SÜRGÜN

Başlangıç Yazıtları 1 -Alpkan

İZMİR, ŞUBAT, 1950

 

Sabahın ilk ışıkları, Bornova ormanlarının üzerinde yükselen duman tabakasını altın sarısına boyuyordu. O ışık, sık çam ağaçlarının arasından süzülüp geldiğinde, ormanın kendine özgü kokusu da uyanıyordu. Terk edilmiş Rum köyünün taş duvarları, bu ışıkla birlikte kendi gölgelerinden sıyrılıp ortaya çıkıyor; sarmaşıkların sardığı çökmüş çatılar, yosun tutmuş çeşmeler, devrilmiş kapılar. Yıllardır kimsenin uğramadığı bu harabeler, şafakla birlikte uyanıyordu.

 

Ocak ateşlerinin külü tütüyor, taş evlerin içinden ağır adımların sesi geliyordu. Bir kapı gıcırdadı, ardından diğeri… Yedi taş evin her birinden, uyku mahmurluğuyla dışarı süzülen iri cüsseli gölgeler belirdi. Kurt adamlar…

 

Köyün ortasındaki meydanda, kurumuş çeşmenin yerine yapılmış büyük taş ocağın ateşi hâlâ sönmemişti. Taş ocağın etrafındaki taş banklarda oturan kurt adamlardan bazıları ellerindeki çiğ et parçalarını ateşe tutuyor, bazıları ise doğrudan dişliyordu. Deriyle birlikte, kanla birlikte. Çiğnenen etin sesi, dişlerin kemiğe vuruşu, dudakların şapırdatışı… İnsan kulağı için ürkütücü, onlar için sıradan bir sabah ritüeliydi bu.

 

Aysu, evinin önünde tek başına oturuyordu. Dizlerinde yassı bir taş vardı, elindeki sivri çakılla taşın yüzeyine bir şeyler kazıyordu. Koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülmüş, sabahın serinliğinde ensesini ürperten rüzgârla dalgalanıyordu. Geniş, gülümseyen yüzü şimdi ciddiydi; büyük kahverengi gözleri, elindeki işe odaklanmıştı. Dolgun dudakları hafifçe aralanmış, nefesi taşın yüzeyinde buğu yapıyordu. Kaşları çatılmıştı. Kalın, kavisli kaşlarının altındaki gözler, yalnızca taşı değil, aynı zamanda içindeki bir şeyi de işliyor gibiydi.

 

Çak. Çak. Çak.

 

Çakıl taşı, koyu renkli yassı taşın üzerinde ince çizgiler bırakıyordu. Aysu'nun parmakları, insan elinden beklenmeyecek bir kesinlikle hareket ediyordu. Tırnakları normaldi henüz, yalnızca biraz uzun, biraz kalındı. Pençeye dönüşmemişlerdi. Savaş zamanı değildi. Ancak içindeki huzursuzluk, pençelerini çıkarmasını gerektirecek kadar derindi.

 

Uzakta, bir evin önünde yükselen kahkaha, Aysu'nun elini durdurdu. Hammas'ın kahkahasıydı bu. Güçlü, gür, meydan okuyan… Aysu'nun çenesindeki kaslar gerildi, kalın kaşları iyice çatıldı. Eli havada kaldı bir an, sonra taşı yere bıraktı.

 

Ağır ağır doğruldu Aysu. 172 santimetrelik boyu, kurt adamlar arasında kısa sayılmazdı ancak erkeklerin yanında yine de küçük kalırdı. Ancak onu küçük gösteren boyu değildi. Dolgun, kum saati vücudu, geniş kalçaları, iri göğüsleri… Hepsi ona “dişi” olduğunu hatırlatan şeylerdi. Sürüde dişi olmak, zaten ikinci sınıf olmaktı. Bir de liderin kızı olmak…

 

Eteğindeki tozları silkelerken, sol kolundaki yara izi gün ışığında parladı. Geçen ayki avda bir geyiğin boynuzundan kalmıştı. Hızla iyileşmişti ancak iz kalmıştı. Kurt adamların yenilenme gücü, her yarayı iz bırakmadan kapatamıyordu. Bu iz, Aysu'nun kolunda gururla taşıdığı bir madalya gibiydi.

 

Oysa abisinin vücudunda hiç iz yoktu. Çünkü Hammas, savaşması gereken avları değil, kaçanları vuruyordu. Sırtından, uzaktan, korkup kaçarken.

 

Kahkaha tekrar yükseldi.

 

Aysu, evinin önünden meydana doğru yürüdü. Ayakları taşların üzerinde sessizce ilerliyordu; kurt adamların doğasında olan bir sessizlikti bu. İnsanların ayırt edemeyeceği incelikte bir fark; adımın toprağa düşüşündeki hafiflik, nefes alıştaki ritim, vücudun ağırlığını aktarıştaki kurda özgü yumuşaklık.

 

Kurt adamlar ve kurt kadınlar meydanda toplanmışlardı.

 

Sürünün üyelerinden yirmiye yakını, taş ocağının etrafındaki banklara oturmuş, ayakta dikilenleri dinliyordu. Taş basamaklarda, en yüksek yerde, sürü lideri Yoru oturuyordu. 180 santimetrelik boyu otururken bile heybetliydi; omuzlarına dökülen koyu kahverengi dalgalı saçları, geniş alnının iki yanından ayrılıyordu. Kalp şeklindeki dolgun yüzünde, büyük yeşil gözleri sabah ışığında birer zümrüt gibi parlıyordu. Ancak o gözlerin altında, yılların getirdiği ağırlık vardı. Bir asrı aşkın, neredeyse iki yüzyıla yaklaşan bir ömrün yorgunluğuydu bu.

 

Hammas, meydanın ortasında dimdik duruyor, kollarını iki yana açmış, gür sesiyle konuşuyordu.

 

“…ve artık eski düzen değişecek! Babamın bize öğrettiği gibi; diğer insansılardan saklanmak, gizlenmek, korkmak… Bunlar geride kalacak!”.

 

Aysu, kalabalığın arasına karıştı. Kimse onun geldiğini fark etmedi. Gözleri abisindeydi. Açık kahverengi asker kesimi saçları, köşeli yüzünü iyice vurguluyordu. Küçük mavi gözleri, konuşurken etrafı süpürüyor, dinleyenlerin tepkilerini ölçüyordu. Geniş, kemikli burnu, ince dudaklarının üzerinde bir kaya gibi duruyordu. 184 santimetrelik boyu, kaslı vücudu, güçlü çenesi… Fizik olarak Hammas, kurt adam idealinin resmiydi. Ancak ruh olarak eksikti.

 

“Bornova’daki diğer insansılar bizi görünce kaçıyor.”diye devam etti Hammas, sesi meydanda yankılanırken bir eliyle havayı yumrukluyordu. “Çünkü biliyorlar! Seziyorlar! Ancak biz neden saklanıyoruz? Neden onlardan korkuyoruz? En güçlü biziz!”.

 

“En güçlü sen misin?”diye fısıldadı Aysu kendi kendine, o kadar alçak sesle ki yanındaki bile duymadı. Hammas duydu ve bilendi.

 

Kurt adamların işitme duyusu, bir insanın hayal edemeyeceği kadar keskindi. Otuz metre ötedeki bir fısıltıyı, rüzgârın yönüne göre net bir konuşma gibi ayırt edebilirlerdi. Hammas’ın başı, anında Aysu’ya döndü. Küçük mavi gözleri, kalabalığın arasında kardeşini buldu.

 

Aysu, gözlerini kaçırmadı.

 

Kalabalık da fark etti artık. Sessizlik yayıldı. Taş ocağının ateşi çıtırdadı, külleri savruldu. Yoru, basamaklarda hafifçe doğruldu ancak müdahale etmedi. Yeşil gözleri, iki çocuğu arasında gidip geliyordu.

 

Hammas, ağır adımlarla Aysu’ya doğru yürüdü. Her adımda kasları geriliyor, omuzları daha da genişliyordu. Savaş anında kurt adamların vücutlarında olan o ufak değişim başlıyordu: kas kütlesi birkaç milimetre artıyor, ellerdeki pençeler parmakların içinden dışarı çıkmaya hazırlanıyor, damakta gizli dişler uyanıyordu.

 

Aysu, olduğu yerde kaldı. Ancak Aysu’nun vücudu da aynı değişimi geçiriyordu. Elleri yumruk oldu, tırnakların altındaki pençeler gerilmeye başladı.

 

“Kardeşim de orada durmuş.”dedi Hammas, sesi alaycı bir tınıyla doldu, “Bana lider olmayı öğretecekmiş gibi bakıyor.”.

 

Aysu’nun yüzü gerildi. Geniş, gülümseyen çehresi şimdi taş kesmişti. Dolgun dudakları ince bir çizgi haline geldi. Gözlerindeki misafirperver ışıltı sönmüş, yerini soğuk bir kararlılığa bırakmıştı.

 

Hammas durdu. Kardeşine bir adım daha yaklaştı. Şimdi aralarında iki metre vardı. Aysu başını kaldırmak zorunda kalıyordu; abisi ondan neredeyse bir baş uzundu.

 

“Ne oldu?”dedi Hammas, başını eğip Aysu’nun gözlerinin içine bakarak. Alaycılık yerini keskin bir sorgulamaya bırakmıştı. “Yoksa gerçekten lider olmak mı istiyorsun? Senin gibi bir dişi kurt mu?”.

 

Son kelimeleri tükürür gibi söyledi. Dişi kurt… Sürüde en ağır hakaretlerden biriydi bu. Cinsiyeti, bir kusur olarak sunmak…

 

Aysu’nun içinde bir şey koptu. Yıllardır yuttuğu her şey, her aşağılanma, her “dişi olduğun için” sözü, her avda arkada bırakılışı, her toplantıda söz hakkı verilmeyişi… Hepsi aynı anda boğazına yığıldı. Yutamayacağını fark etti.

 

“Senin gibi acımasız, onursuz birinin lider olmasındansa…”dedi, sesi titremiyordu, “Bir kurt kadının lider olması iyidir!”.

 

Sessizlik… Taş ocağının ateşi bile sustu sanki. Rüzgâr durdu. Ağaçlar nefesini tuttu. Uzakta bir pınarın şırıltısı bile ormanın derinliklerine çekilmiş gibiydi.

 

Yoru, basamaklarda ayağa kalktı. Yüzünde bir ifade yoktu ancak elleri, taşın soğuk yüzeyini kavramıştı.

 

Kalabalık şaşkındı. Kimse Aysu’nun bu kadar ileri gideceğini tahmin etmemişti. Sürüdeki kadınlar, başları öne eğik, sessizce geriye çekildiler. Erkekler ise ne yapacaklarını bilemeden oldukları yerde kalakaldılar.

 

Hammas’ın yüzü öfkeyle kıpkırmızı kesildi. Han duruşu tekniklerini sonuna kadar kullanacaktı.

 

Tüm doğaüstü insansılar; tarihin karanlık bir döneminde, kendilerini sistemli bir şekilde avlayan” Sötet