BÖLÜM 4 - BEKLENMEDİK KURTARICI
İZMİR, ŞUBAT, 1950
Ormanın derinliklerinde gece, nefesini tutmuş bekliyordu.
Kızılçamların gövdelerinde dans eden meşale ışıkları Bornova Ormanları’nı aydınlatıyordu. Her ağaç arkasında pusuya yatmış bir düşman varmış izlenimi veren bu oyunda, Mirdark avcıydı. Elindeki kanlı gömlek parçasını havaya kaldırdı, rüzgârın yönünü ölçtü. Oğlunun kokusu hâlâ tazeydi.
Yedi vampir, ellerindeki meşalelerle onu takip ediyordu. İdam mangası yıllardır yuvanın korkulan infazcılarıydı ancak bu gece yüzlerinde tedirginlik vardı. Mirdark'ın öfkesi, bastırılmış bir fırtına gibi üzerlerinde geziniyordu. Liderlerinin evlatlarını öldürmeye kararlı olduğunu biliyorlardı.
Mirdark durdu. Meşaleyi yere dikti, parmaklarını toprağa bastırdı. Soğuk, nemli toprakta bir çukur vardı—ayağın izi. Yakın zamanda atılmıştı.
“Yaklaşıyoruz.”. Sesi, tıpkı yuva avlusundaki kadar soğuktu. “Oğlum, saklanmayı hiç beceremedi.”.
Arkasındaki yedi vampir meşalelerini yükseltti, ışık kayalıklara vurdu. Önlerinde, çam ağaçlarının seyreldiği bir bölge uzanıyordu. Sergen, yakınlardaydı.
***
Sergen; bir kaya oyuğunun en karanlık köşesine sığınmış, nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Üzerindeki gömlek kan ve terle yapışmıştı. Bir vampirin iyileşme gücü vardı elbette ancak bu gücün işlemesi için zamana ve sessizliğe ihtiyacı vardı. Oysa şimdi ikisi de yoktu.
Bileklerindeki zincir izleri hâlâ tazeydi. Mahzende geçen günlerin yorgunluğu kemiklerine işlemişti. Ancak Orlina'nın kokusu hâlâ üzerindeydi. Hafif çiçeksi, ince bir parfüm; sarıldıkları sırada üstüne sinmişti. Kız kardeşi onu kurtarmak için her şeyi riske atmıştı.
Uzaktan meşale ışıkları belirdi. Sergen'in gözbebekleri hızla büyüdü, vampir gece görüşüyle aydınlanmayan karanlığı taradı. Sekiz ışık demeti, düzenli bir hat halinde ilerliyordu. Babası ve idam mangasıydı.
Hızla ayağa kalktı, kayalığın diğer tarafına yöneldi. Ancak bacakları mahzende geçen günlerin ağırlığını taşıyamıyordu, her adımda sendeleyip duruyordu. Yine de durmadı. Düşmemeliydi. Düşerse, Orlina'nın verdiği şansı heba ederdi.
Kayalıklardan aşağıya indi, çam iğneleriyle kaplı toprak ayak seslerini boğuyordu. Bir süre sonra ağaçların arasında açıklığa çıktı. Kaçış yolu olmayan bir tuzağın tam ortasındaydı. Arkasından bir dal koptu.
Sergen döndü. Babası, ağaçların gölgesinden çıkıyordu. Mirdark'ın yüzünde ne öfke vardı ne de acıma. Yalnızca soğuk, hesapçı bir ifade. Arkasında, yedi vampir çemberi daraltmış, her kaçış yolunu kapatmıştı.
“Kaçış yok, oğlum.”.
Mirdark'ın sesi gece havasında kristal gibi berraktı. “İlk idam edilecek sensin. Sıra daha sonra diğer haine—kızım, senin kardeşin Orlina'ya—gelecek.”dedi.
Sergen'in elleri yumruk oldu. “Orlina'nın suçu ne? Senin adaletin masumları da mı vuracak?”.
Mirdark'ın dudaklarında soğuk bir gülümseme belirdi. “Masum mu? Senin kaçtığın gün o da yuvadan gizemli bir şekilde ayrıldı. Kaçması, yuvamızdan bir vampirin boğazına bıçak dayayıp senin kaçman için fırsat yarattıktan hemen sonra oldu. Bilmiyorum mu sandınız evlatlarım?”.
Sergen'in içine bir şey oturdu. Orlina her şeyi planlamıştı. Zincirleri gevşetmiş, kargaşa yaratmış, kendini de tehlikeye atmıştı. “Deli kız…”diye geçirdi içinden ve yüzünde istemsiz, acı bir gülümseme belirdi.
“Gülümsüyorsun.”. Mirdark'ın sesindeki soğukluk iyice keskinleşti. “İdam anında gülümseyen bir oğlum var. Ne kadar... İlginç…”.
Sergen, babasının gözlerine baktı. “Seni hayal kırıklığına uğrattığımı biliyorum. Ancak insan kanı içmeyi reddetmek... Bu bir ihanet değil, seçimdir.”.
“Seçim?”. Mirdark bir adım attı. “Sen bir vampirsin. Kan, bizim varlık sebebimizdir. Hayvan kanıyla yaşamak... Soyuna ihanettir bu.”.
“Peki ya insanlar?”. Sergen'in sesi titremiyordu. “Onlar da yaşamayı hak etmiyor mu?”.
Mirdark'ın cevabı yumruk oldu. Sergen'in yüzüne indirdiği darbe onu yere çaldı. Ardından diğer vampirler üşüştü ve Sergen’i kollarından, bacaklarından tutup yere sabitlediler. Sergen'in bedeni çam iğnelerine gömüldü, ay ışığı gözlerini kamaştırıyordu.
Mirdark, elindeki gümüş hançeri çıkardı. Bıçağın üzerindeki rünler ay ışığında parıldıyordu. Yuvanın en kutsal silahıydı bu; yalnızca en ağır suçluların infazında kullanılırdı.
Mirdark'ın sesi, oğlunun kulağına bir lanet fısıldar gibi eğildi: “Orlina'yı bulduğumda, onu senin gözlerinin önünde öldüreceğim. Önce kollarını keseceğim, sonra bacaklarını. En sonunda başını. Ve sen, onun kanını içmeye zorlanacaksın. İnsan kanı içmeyen oğlum, sonunda kardeşinin kanını içecek.”.
Sergen'in gözleri büyüdü. Daha önce hiç duymadığı bir sesle fısıldadı: “Yapma. Ona dokunma. Ne istersen yaparım.”.
Mirdark güldü. “Artık çok geç. Senin seçme hakkın yok. İkiniz de ibret olacaksınız.”dedi.
“Orlina’nın kafasını kesip konağımızın girişinde ibret olsun diye mızrakta sergileyeceğim.”. Mirdark hançeri oğlunun boğazına dayadı. “Ve hemen ardından kardeşinin kanını içirdiğim senin başın da Orlina'nın başının yanına gelecek.”.
Sergen'in gözleri doldu. Ölümden korkmuyordu ancak kardeşinin de onunla aynı kaderi paylaşacağını bilmek... Bu, dayanabileceğinden ağırdı.
“Affet beni, Orlina.”diye fısıldadı. Gitmek kolay olmalıydı, kalmak bu kadar zorken.
Mirdark'ın eli yükseldi.
***
Aysu, ormanda birkaç gündür dolaşıyordu.
Sürgün edileli birkaç gün olmuştu. Bohçasındaki erzak bitmek üzereydi ancak açlık değildi onu rahatsız eden. Onu asıl rahatsız eden; yuvasız kalmanın, aidiyetsizliğin getirdiği derin sessizlikti. Babasının gözleri ve sözleri hâlâ aklındaydı.
Hammas'ın sırıtışı, kalabalığın gülüşü, babasının “Liderlik babadan oğula geçer” sözü... Bunları düşündükçe elleri pençeleşiyor, tırnakları uzuyordu. Bastırmak zorunda kalıyordu kendini.
Yürüdü Aysu. Sürgün edildiğinden beri aynı soru beyninin içinde dönüp duruyordu: “Bir baba, kızını nasıl kovar?”. Babası o adımı atmıştı ancak durmuş olması neyi değiştirmişti ki? Yine de göndermişti kızını. Yine de Hammas'ın yanında durmuştu. “Ancak”lar bir şey ifade etmiyordu çünkü “ancak” kendisinden önce gelen her yargının, her düşüncenin, her duygunun katiliydi.
Aysu şimdi ormanda yapayalnızdı. Babasının söylemediği o sözlerin ağırlığı sırtındaki bohçadan daha ağırdı. “Gurur duyuyorum.”demişti ya... Alçak sesle, kimsenin duymayacağı kadar alçak. O söz, bir teselli miydi, yoksa bir veda mı? Aysu anlayamadı. Ancak bildiği bir şey vardı; babalar, sözleriyle değil, duruşlarıyla belli ederdi sevgilerini ve Yoru, kızının yanında durmamıştı. Aysu da Yoru da biliyorlardı ki; pişmanlık, geç kalmış bir bilgeliğin feryadıydı.
O gece, ormanın derinliklerinde bir açıklığa gelen Aysu, bu düşüncelerle ilerlerken bir anda durdu. Ay ışığının vurduğu bu alan, kaçışı olmayan bir arena gibiydi. Ancak içgüdüleri onu durdurdu. Bir şey vardı burada. Koku...
Kan… Ter… Korku… Ve...
Vampir mi?
Birden fazla vampir. Dokuz, belki on. Açıklığın ortasında bir vampir yerdeydi, diğerleri onu sabitlemişti. Bir başkası, elindeki rünlü gümüş bıçağı yerdekinin boğazına dayamıştı. Konuşmaları dinledi, başka bir baba vardı ve elinde hançeri oğlunun boğazına dayamıştı.
Aysu'nun içgüdüleri alev aldı. Günlerdir sürgünde bastırdığı öfke, adaletsizlik, çaresizlik... Hepsi bir anda patlamaya hazırdı. Kendi sürüsünde söz hakkı verilmemişti, kendi babası onu kovmuştu, kendi abisi onu aşağılamıştı. Ancak burada, bu gece, kimse ona ne yapacağını söyleyemezdi.
***
Vahşi bir çığlık koptu gecede.
Aysu vampirlerin üstüne atılırken içinden tek bir cümle geçirdi: “Bacaklarım titriyor ancak durmayacağım.”.
Sesi ormanın sessizliğini paramparça etti. Açıklığa fırladığında, kurt kadının tüm gücüyle saldırıyordu. Pençeleri havada ıslık çaldı, en yakındaki iki vampirin göğsünü yardı. Onlar yere yığılırken Aysu döndü, diğerine hamle yaptı.
Kaos.
Yerdeki vampir, bir hamlede kurtuldu, ayağa fırladı. Aysu'nun yanında savaşmaya başladı. Birlikte, bir vampiri daha devirdiler.
Vampir idam mangasının lideri ve en iyi iz sürücü vampir
Yorumlar
- Aytuğ Kuloğlu: Liderliği babalığından önde tuttu hep.
- Filiz Çetin: Baba olmanın ne demek olduğunu öğrenememiş Mirdark keşke bunu görebilseydi
- Aytuğ Kuloğlu: asıl hedef sergen olduğu için; sergen, orlina ile durmak istemedi. abi yüreği işte 😇
- Nazlı Kara: Sergen senin yerinde olsam sabredip vazgeçmezdim Orlinanın suçu ne?