Keşfet

2.BÖLÜM : 743 NUMARA

BENİM KÜÇÜK DOLANDIRCI`M

(ANKARA)

“Ceylin!”

Melis’in kapının önünden gelen sesiyle irkildim. Aynadaki yansımamdan bakışlarımı ayırmadan, “Geliyorum!” diye bağırdım. Sesim tuvaletin duvarları arasında yankılandı. Acele etmeden, dudaklarımdaki rujun üzerinden son bir kez geçtim. Baş parmağımın ucuyla dudak kenarıma taşan fazlalığı titizlikle temizledim, ardından ruju çıt sesiyle kapatıp çantama attım. Aynada kendime baktım; elimle saçlarımı şöyle bir geriye doğru düzelttim, çenemi yukarı kaldırıp başımı diktim. Kendi kendime gülümsedim.

“Ceylo, hadi ama ya! Ağaç olduk burada!”

Melis’in sabırsız çığlığı bu kez kulağımı tırmalamıştı. “Geldim, patlamayın be!” diye homurdandım. Çantamı omzuma takıp, valizimi alıp evden çıktım. Apartmanın girişine adım atar atmaz, Kartal abi hızlı adımlarla bana doğru yaklaştı. Elimdeki valizi tek hamlede kavrayıp aldı. Dışarı çıktığımızda Melis ellerini beline koymuş, sabırsız ayak vuruşlarıyla beni bekliyordu. Eylül ise çoktan arabanın arka koltuğuna yerleşmiş, dünyadan kopmuş gibi duruyordu. Uçakla gidecektik. Bu düşüncenin heyecanıyla arka koltuğa, Eylül’ün yanına yerleştim. Eylül başını bana çevirdi, “Nihayet” der gibi derin bir nefes alıp gözlerini devirdi. Melis ise neşeyle ön koltuktaki yerini aldı.

Hepimiz Kartal abinin binmesini bekliyorduk. Bagaj kapağını büyük bir gürültüyle sertçe kapattı, ellerini birbirine vurarak tozunu çırptı ve sürücü koltuğuna yerleşti. Dikiz aynasından bize bakarken yüzüne sinsi, neşeli bir gülümseme yerleşti.

“Hanımlar, hazır mısınız?” diye sordu, sesi beklenti doluydu.

“Hem de nasıl!” diye haykırdı Melis.

Onun bu aşırı coşkusuna dayanamayıp koltuğumdan öne doğru uzandım. Elimi ön koltukların arasındaki boşluktan uzatarak Melis’in omzuna attım. “Hayırdır? Bizden daha meraklı çıktın sen?” diyerek bir kahkaha patlattım.

Melis aniden afalladı, yüzü kızarır gibi oldu. “Yok, meraklılıktan değil de...” diye kelimeleri ağzında gevelemeye başladı.

“Hıhı, aynen aynen. Biz de yedik!” dedim, alaycı gözlerimi Kartal abiye çevirirken. “Para tatlı geldi demiyor da... Bakışlara bak!”

Aslında ne ben ne de Kartal abi onun bu bahanelerini yemiştik. İkimiz de durumun farkındaydık ama sadece yemiş gibi yapıyorduk. Koltuğuma geri çekilip arkama yaslandım, kollarımı göğsümde sıkıca birleştirdim. Eylül’e yandan gizli bir bakış fırlattım. Kulaklıklarını kulağına sonuna kadar bastırmış, donuk gözlerle camdan dışarıyı, hızla akan Ankara sokaklarını izliyordu.

Onun bu bezgin haline inat, benim içim içime sığmıyordu. Zengin olma hayalleri kurmaya başladım. Şimdilik sadece zihnimde dönüp duran bir senaryoydu belki ama bunun çok yakında gerçeğe dönüşeceğini çok iyi biliyordum. Göğsüm gururla kabardı. Boşuna bana “Joker Ceylin” demiyorlardı bu hayatta. Vardı bir bildikleri. Kendi kendime konuşup böbürlenirken yüzümdeki tebessüme engel olamadım. Yol boyunca, Eylül hariç hepimizin ağzı kulaklarındaydı. Göz ucuyla tekrar Eylül’e baktım. Ne halt yemişti de böyle karalar bağlıyordu acaba? Neyin tasasıydı bu?

Ankara Esenboğa Havalimanı’nın kapısından içeri girdiğimizde, etrafı saran o yoğun yakıt kokusu ve uçak motorlarının uzaktan gelen bas sesli uğultusu yüzüme çarptı. Terminal binasının önünde araba durur durmaz kendimi dışarı attım. Keskin asfalt kokusunu içime çekerek ellerimi belime koydum ve yol yorgunluğunu atmak için derin bir nefes alıp esnedim. Hava serindi ama terminalin önünü aydınlatan güçlü lambaların beyaz ışığı altında her şey fazlasıyla canlı görünüyordu.

Melis ve Kartal abi bagajı açmış, valizleri indirmekle uğraşırken ben yine Eylül’ü süzüyordum. Arabadan ağır adımlarla indi. Sanki canı çekilmiş gibiydi; bitki gibi, dalından kopmuş kurumaya yüz tutmuş bir yaprak gibi rüzgarda sallanıyordu. Yanına yaklaştım, kolundan tutup hafifçe sarstım. Gözlerimi anlamlıca kırparak, “Ne var, neyin var senin?” der gibi baktım yüzüne.

Bıkkınlıkla kafasını sağa sola salladı, bir şey olmadığını ima etmeye çalışarak gözlerini kaçırdı. “Peki,” dedim sesimi uzatarak. Kendi etrafımda neşeyle bir tur döndüm, Melis’in bagajdan çıkardığı valizimi sapından yakalayıp elinden aldım.

Kartal abi ani bir hareketle hepimizi işaret etti. “Toplanın,” dedi, sesi ciddileşmişti. Terminalin kalabalık girişinde, yürüyen merdivenlerin hemen yanında küçük bir çember oluşturduk.

“Şimdi planı anlatıyorum, beni dikkatlice dinleyin,” diye başladı, gözlerini üçümüzün üzerinde gezdirdi. “Önce buradan uçağa biniyoruz, İstanbul’a iniyoruz. Keskin bir kural: Kesinlikle hiçbiriniz yanımdan ayrılmıyorsunuz, ortadan kaybolmuyorsunuz. Kalmamız için bir otel ayarladım, bu gece orada kalacağız. Daha sonrasında benim orada eski bir arkadaşım var, onun yanına geçeceğiz hepimiz. Sonrası için de... Kirli çıkı bir şeyler ayarlayacağım. Aklımda büyük bir plan var.”

Konuşurken sağ eliyle çenesindeki kirli sakallarını kendinden emin bir şekilde sıvazladı. Gözlerindeki o hırsı görebiliyordum. Bu gizemli hava beni sabırsızlandırmıştı. “Eee, hadi gidelim o zaman! Uçağı da kaçırmayalım,” diyerek valizimin sapına asıldım.

Uçağın içerisi dar ve basıktı. Yolcu sesleri ve havalandırmanın çıkardığı o ses arasında yerlerimizi bulduk. Eylül’le Kartal abi yan yana oturmuştu; ben de Melis’le yan yana düşmüştüm. Uçuş boyunca zaman geçmek bilmedi. Gökyüzünün karanlığında, fısıltılar eşliğinde sıkıla sıkıla, adeta dakikaları sayarak gitmiştim.

(İSTANBUL)

Nihayet uçaktan inmiş, İstanbul’un karmaşık havalimanına ayak basmıştık. Valiz bantlarından eşyalarımızı alıp dış hatlar çıkışına, açık havaya doğru yürüdüğümüzde göğsüm heyecanla sıkıştı. Terminal kapısından dışarı adım atar atmaz İstanbul’un o nemli, deniz kokusuyla karışık havası yüzüme çarptı. Etraf ana baba günüydü; sarı taksilerin korna sesleri, bağrışmalar, dünyanın dört bir yanından gelmiş insanların yabancı uğultuları havada uçuşuyordu.

Valizimi bir anlığına yanıma bırakıp hayranlıkla etrafıma bakınmaya başladım. Yüreğim hızla çarpıyordu. İstanbul’a hayatımda ilk defa geliyordum. Kafamı kaldırıp ışıl ışıl parlayan gökyüzüne, etrafımı incelemeye başladım. “Vay be... Böyle bir şehir miymiş burası?” diye iç geçirdim, büyülenmiştim.

Kartal abi hemen bir taksi çevirdi. Valizleri bagaja alelacele tepip arabaya bindik ve şehrin kalbine doğru yol aldık. Taksi, gecenin karanlığında ışıl ışıl parlayan caddelerden geçip sonunda bizi kalacağımız otelin önüne getirdiğinde gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Arabadan iner inmez binanın heybeti karşısında büyülenmiştim. Cam kaplı gökdelenin tepesindeki logolar neon ışıklarla parlıyordu. Lüks araba kapılarını açan şık giyimli valeler etrafta dolanıyordu.

“Ohaa!” diye bir tepki verdim çığlık atar gibi. Şaşkınlığımı gizleyememiştim. Otelin o görkemli girişine bakıp Kartal abiye döndüm. “Ooo Kartal abi! Bu oteli nasıl tuttun sen?”

Kartal abi yüzünde o bilmiş, gizemli gülümsemesiyle bana baktı. “Üzümünü ye, bağını sorma Jokercik,” dedi, sesindeki özgüven tonu tavan yapmıştı. Melis ve Eylül’ü de peşine takarak döner kapıya doğru ilerlemeye başladı. Ben de valizimin sapını sıkıca kavrayıp, gözlerimi o lüks lobiden alamayarak peşlerinden gittim. İçerisi pahalı parfümler ve temizlik malzemeleri kokuyordu. Yerdeki kalın halılar ayak seslerimizi tamamen yutuyordu.

Resepsiyonun parıl parıl parlayan mermer bankosuna yaklaştığımızda, Kartal abi işlemlerimizi çoktan halletmişti. Görevli, parlak plastik oda kartlarını masanın üzerine bıraktı. Eylül ve Melis’in aynı odada kalacağını, benim ise şansıma tek başıma ayrı bir odada kalacağımı öğrendim. Kartal abi de başka bir katta kalacaktı.

Kartal abi daha kartları bize dağıtmaya fırsat bulamadan, elimi hızla uzattım. Benim odama ait olan kartı onun parmaklarının arasından tek bir hamlede, kaparak çektim aldım. “Eee, hadi bana müsaade! Çok yoruldum, gidip dinleneyim biraz,” dedim. Yorgunluktan ziyade, bir an önce bu lüks odanın tadını tek başıma çıkarmak istiyordum.

Kartın üzerindeki numaraya baktım: 742.

Asansöre doğru yürürken kartı elimde sürekli çevirip duruyordum. Heyecandan tırnağımın ucunu kartın sert plastik kenarına vurup tık tık diye