Eve Dönüş
Leyla kasabaya giren otobüsün camından dışarı baktığında ilk fark ettiği şey sessizlik oldu.
Yollar değişmişti. Evler değişmişti. Meydanın ortasındaki eski çeşmenin çevresine yeni taşlar döşenmiş, çocukken annesiyle ekmek aldığı fırının yerine parlak tabelalı bir market açılmıştı. Ama sessizlik aynıydı.
O sessizlik, yıllar önce buradan ayrılırken de peşinden gelmişti.
Otobüs virajı dönüp kasabanın merkezine yaklaştığında Leyla alnını cama yasladı. Yağmur, camın üzerinde ince çizgiler bırakıyordu. Her damla aşağı doğru süzülürken dışarıdaki görüntüleri bozuyor, evlerin şekillerini birbirine karıştırıyordu.
Bazen insanın hafızası da böyleydi.
Gerçeğin üstünden yıllar geçince neyin gerçekten yaşandığını, neyin sonradan zihninde şekillendiğini ayırt etmek zorlaşıyordu.
Leyla on yedi yıldır buraya gelmemişti.
Bir daha da gelmeyeceğine inanmıştı.
Ta ki üç gün önce telefon çalana kadar.
Arayan, annesinin komşusu Nermin Hanım’dı.
Kadının sesi telefonda titriyordu.
“Leyla…”
Bir süre devamını getirememişti.
Leyla ne söyleyeceğini anlamıştı aslında.
İnsan bazı haberleri duymadan önce hissediyordu.
“Anneni kaybettik kızım.”
O cümleden sonra dünya birkaç saniyeliğine durmuştu.
Leyla ağlamamıştı.
Telefon elinde, mutfağın ortasında öylece beklemişti.
Masada yarım kalmış kahvesi vardı. Bilgisayarın ekranında cevaplaması gereken mailler açıktı. Sokaktan bir arabanın korna sesi gelmişti.
Hayat devam etmişti.
Annesi ölmesine rağmen dünya durmamıştı.
Leyla bunun haksızlık olduğunu düşünmüştü.
Sonra daha korkunç bir şey fark etmişti.
Annesinin öldüğünü duyduğunda hissettiği ilk şey acı değil, suçluluk olmuştu.
Çünkü son konuşmaları kavga ile bitmişti.
“Bir gün geri dönmek zorunda kalacaksın,” demişti annesi.
Leyla ise sesini yükseltmişti.
“Hayır anne. Oraya dönmeyeceğim.”
“İnsan geçmişinden kaçamaz.”
“Ben kaçmıyorum. Sadece sizin gibi geçmişin içinde yaşamıyorum.”
Telefonu kapatmadan önce annesinin son söylediği cümle hâlâ kulağındaydı.
“Bazı şeyleri bilseydin böyle konuşmazdın.”
Leyla o gün bu sözün üzerinde durmamıştı.
Şimdi ise otobüs kasabanın terminaline girerken başka hiçbir şeyi düşünemiyordu.
Bazı şeyler…
Hangi şeyler?
Otobüs durdu.
Şoför kapıyı açarken içeridekiler ağır ağır ayağa kalktı. Leyla birkaç saniye yerinden kıpırdamadı.
Sanki otobüsten inmezse geçmiş de onu bulamayacaktı.
Sonra çantasını aldı.
Merdivenlerden aşağı indiğinde yüzüne soğuk bir rüzgâr çarptı.
Kasabanın kokusunu hemen tanıdı.
Islak toprak.
Odun dumanı.
Yağmur.
Ve uzaklardan gelen ekmek kokusu.
Çocukluğu.
İnsan bazı yerleri unutamıyordu.
Unuttuğunu sanıyordu sadece.
Terminalin önünde onu bekleyen kimse yoktu.
Buna şaşırmadı.
Zaten bekleyen biri olmasını istemiyordu.
Taksiye bindiğinde şoför aynadan ona baktı.
“Nereye?”
Leyla birkaç saniye sustu.
Adresini söylemek bile tuhaf geldi.
“Çınarlı Sokak. Eski taş ev.”
Şoför bir an dönüp baktı.
“Rahime Hanım’ın evi mi?”
Leyla’nın boğazı düğümlendi.
“Evet.”
Adam başını salladı.
“Allah rahmet eylesin.”
Leyla cevap vermedi.
Araba hareket etti.
Kasaba küçüktü.
Bir insanın hayatının büyük kısmını sığdırabileceği kadar küçük.
Kaçıp kurtulmak isteyeceği kadar da büyük.
Taksi meydandan geçti.
Leyla çocukken annesinin elini tutarak yürüdüğü kaldırımı gördü.
Bir köşede eskiden oyuncakçı olan dükkân kapalıydı.
Karşı taraftaki kahvehane hâlâ yerindeydi.
Kapının önünde oturan birkaç yaşlı adam taksinin içindeki Leyla’ya baktı.
Biri onu tanımış gibi başını çevirdi.
Leyla hemen gözlerini kaçırdı.
“Uzun zamandır gelmiyordunuz galiba,” dedi şoför.
“Evet.”
“Rahime Hanım hep burada kaldı.”
Leyla camdan dışarı bakmaya devam etti.
“Biliyorum.”
“İyi kadındı.”
Bu kez Leyla cevap vermedi.
İyi bir kadın.
Evet.
Annesi iyi bir kadındı.
Ama iyi insanlar da çocuklarının kalbinde yara bırakabiliyordu.
Araba kasabanın dışına doğru ilerledikçe evler seyrekleşti.
Çınarlı Sokak tabelası göründü.
Leyla’nın kalbi hızlandı.
Çocukken bu yoldan okula giderdi.
Sokağın sonunda büyük bir çınar ağacı vardı.
Hâlâ oradaydı.
Dalları çıplaktı.
Ama gövdesi yıllara meydan okur gibi dimdik duruyordu.
Ve ağacın arkasında ev görünüyordu.
Leyla nefesini tuttu.
Taş duvarlı, iki katlı eski ev.
Çocukluğunun bütün korkularını, bütün kahkahalarını ve bütün suskunluklarını içinde saklayan ev.
Pencerelerin ahşap kepenkleri kapalıydı.
Bahçe kapısının üzerindeki boya dökülmüş, sarmaşıklar demir parmaklıklara dolanmıştı.
Leyla çocukken bu evi çok büyük sanırdı.
Şimdi daha küçük görünüyordu.
Belki de büyüyen kendisiydi.
Taksi durdu.
Şoför valizi bagajdan çıkardı.
“Bir şeye ihtiyacınız olursa meydandaki duraktan çağırırsınız.”
“Teşekkür ederim.”
Adam arabaya bindi.
Leyla kapının önünde tek başına kaldı.
Yağmur yeniden başlamıştı.
Çantasından anahtarı çıkardı.
Anahtar ona Nermin Hanım tarafından gönderilmişti.
Demir kapıyı açarken çıkan gıcırtı Leyla’nın çocukluğundan kalma bir ses gibiydi.
Bahçeye girdi.
Ayağının altında ıslak yapraklar ezildi.
Annesinin güllerinin olduğu bölüm bomboştu.
Sadece kurumuş birkaç dal kalmıştı.
Leyla bir an annesini gördüğünü sandı.
Bahçede eğilmiş, elleri toprağın içinde.
Başında açık renk bir yazma.
“Çiçeğe kızılmaz Leyla,” derdi.
“Kurusa bile kızılmaz. Su verirsin. Beklersin.”
Leyla gözlerini kapadı.
Görüntü kayboldu.
Evin kapısına yürüdü.
Anahtarı kilide soktu.
Kapı ilk denemede açılmadı.
Biraz zorladı.
Sonra eski kilit ağır bir sesle döndü.
Leyla kapıyı itti.
İçeriden soğuk bir hava yüzüne vurdu.
Ev karanlıktı.
İlk adımını attığında tahta döşeme gıcırdadı.
Hiçbir şey değişmemiş gibiydi.
Antredeki ayna.
Annesinin duvara astığı işlemeli örtü.
Köşedeki küçük ayakkabılık.
Hatta vestiyerin üzerinde annesinin gri hırkası duruyordu.
Leyla elini hırkanın koluna sürdü.
Bir an annesinin kokusunu alacağını düşündü.
Alamadı.
Sadece naftalin ve eski ev kokusu vardı.
Bu, ölümün en acı tarafıydı belki.
Bir insan gidiyor ama eşyaları onun yerine beklemeye devam ediyordu.
Leyla valizini bıraktı.
Salona geçti.
Masanın üzerinde yarım bırakılmış bir örgü vardı.
Yanında gözlük.
Bir bardak.
İçinde kurumuş çay lekesi.
Leyla sandalyeyi çekip oturdu.
Bir süre hiçbir şey yapmadı.
Sonra ellerini yüzüne kapattı.
İşte o an ağladı.
Sessizce.
Çocukken ağladığında annesi duymasın diye yorganın altında nasıl ağlıyorsa öyle.
Gözyaşları parmaklarının arasından süzüldü.
“Niye bekledin anne?”
Sesi boş odada yankılandı.
“Niye beni bekledin?”
Elbette cevap gelmedi.
Leyla başını kaldırdı.
Duvarın üzerindeki aile fotoğrafı hâlâ oradaydı.
Fotoğrafta Leyla dokuz yaşındaydı.
Annesinin yanında duruyordu.
Babası arkalarında.
Üçü de kameraya bakıyordu.
Ama Leyla fotoğrafı her gördüğünde başka bir şey fark ederdi.
Kimse gerçekten mutlu görünmüyordu.
Babası Leyla on yaşındayken ölmüştü.
En azından ona söylenen buydu.
Bir trafik kazası.
Gece.
Yağmur.
Hastane.
Cenaze.
Leyla’nın hatırladığı görüntüler parçalıydı.
Annesinin siyah başörtüsü.
Evin önündeki kalabalık.
Bir kadının çığlığı.
Ve kapının önünde duran çamurlu ayakkabılar.
Babası öldükten sonra annesi değişmişti.
Daha sessiz.
Daha sert.
Daha korkak.
Özellikle geceleri kapıları birkaç kez kontrol ederdi.
Pencerelerin perdelerini sıkıca kapatırdı.
Leyla büyüdükçe bunu yasla açıklamıştı.
Şimdi düşündüğünde emin değildi.
Masadaki fotoğrafı eline aldı.
Babasının yüzüne baktı.
“Sen gerçekten nasıl öldün?”
Bu soru ağzından istemsizce çıkmıştı.
Leyla hemen fotoğrafı yerine koydu.
“Kendine gel.”
Ayağa kalktı.
Eve yalnızca birkaç günlüğüne gelmişti.
Cenaze işlemleri tamamlanmıştı.
Annesi önceki gün defnedilmişti.
Leyla yetişememişti.
Aslında yetişebilirdi.
Ama bilet bulamadığını söylemişti herkese.
Gerçek biraz daha karmaşıktı.
Gelmekten korkmuştu.
Annesinin mezarını görmekten.
Bu eve dönmekten.
Belki de kendisinden.
Mutfakta suyu açtı.
Borular birkaç saniye homurdandıktan sonra su akmaya başladı.
Dolapları açtı.
Annesi sanki birazdan kapıdan girecekmiş gibi her şey yerli yerindeydi
Yorumlar
- Ercan Acar: 👏👏