Keşfet

Araf`ın Sessizliği

Beyaz Manolya Kokusu

Manolya Ökten

Sanki dünya üzerinde sıkışıp kaldım;

Ne bir şehre varabildim,

ne bir ülkeye,

ne de başka bir kıtaya.

Her başımı göğe kaldırışımda

güneşin, yıldızların

ve bulutların arasında

kendimi yitiriyorum.

Sanki ne yeryüzü beni kabul ediyor,

ne de gökyüzü.

Ve bir gün göçüp gitsem bile,

ne cennete varırım,

ne cehenneme...

Ben, daima Araf'ın sessizliğinde kalırım.

Hepimiz, karşımızda dikilen Halime Hanım'a boş bakışlarla bakakalmıştık. Sessizliği, aniden ayağa fırlayan Serce bozdu. "Buyurun, oturun şöyle... Size bir kahve yapayım mı?" dediğinde, ona şaşkınlıkla bakmaktan kendimi alamadım. Halime Hanım, ağır bir hareketle başını sallayıp Yusuf'un yanındaki koltuğa yerleştiğinde, ikisi arasındaki o tuhaf bakışma dikkatimden kaçmadı.

Ablam ve Serce mutfağa doğru yönelince, Yusuf ve Halime Hanım'ı içeride baş başa bırakmak istemesem de, mecburen onların arkasından mutfağa geçtim.

Kahveyi ocağa koymakla meşgul olan Serce'yi umursamadan, hızla yanına gidip kolundan tuttum. "Onu sen mi çağırdın?" diye sordum; sesim mutfakta yankılanmıştı. Sesimin yükselmesinden dolayı çevremdekilerin rahatsız olabileceğini bir an bile düşünmedim. Ablam, "Manolya sessiz ol!" diye uyardığında ise sadece omuz silkip umursamaz bir tavır takındım. Serce, sanki hiçbir şey olmamış gibi sakinlikle başını sallayınca, öfkeyle kolunu sertçe bıraktım. Hızla mutfak tezgahına dönüp arkamı yasladım ve kollarımı göğsümde birleştirerek, sert bakışlarımı üzerine diktim.

Serce, bir eliyle cezvenin sapını kavramış, diğer eliyle de boşta kalan omuzunu hafifçe kaldırarak bana bakıyordu. Ablam ise yanımda yerini almıştı. "O değil de neredeyse sabah oldu, benim uykum var," dedi esneyerek. Yusuf'la uğraştığımız o koca gecenin ardından hepimiz kelimenin tam anlamıyla bitkindik. Ablamın yorgunluğunu görmezden gelerek bakışlarımı Serce'nin üzerinden çekmedim.

Serce, üzerindeki baskıya daha fazla katlanamamış olacak ki sonunda söze girdi: "Ya Manolya Abla, bakma bana öyle! Ne yapsaydım? Okula gidemeyecekti, ben de haber vermek durumunda kaldım."

Duyduklarımın ağırlığıyla, göğsümde sıkışan o tanıdık nefesi dışarı bıraktım.

Serce çoktan kahveyi fincana doldurmuş, tepsiye yerleştiriyordu. Bir hamleyle kolundan tutup onu tepsiden uzaklaştırdım. Serce, "Manolya Abla, ne yapıyorsun?" demeye kalmadan, hızla baharatlığa uzanıp pul biber kavanozunu kaptım. "Abla, saçmalama!" diye fısıldadı korkuyla. Ona buz gibi, sert bir bakış atıp fincana iki kaşık dolusu pul biberi boşalttım. Kahveyi sakince karıştırdım ve Serce'ye başımla tepsiyi işaret ettim. "Al şimdi," dedim sesimi olabildiğince soğuk tutarak. "Buna tükürmediğime dua etsin o."

Daha fazla hiçbir şey söylemeden, arkamdaki şaşkın sessizliği ve Serce'nin tedirgin bakışlarını ardımda bırakarak mutfaktan çıktım.

Odaya girdiğimde Serce ve ablam hemen arkamdaydı. Halime ile Yusuf'un koyu bir sohbete dalıp gülüştüklerini gördüğüm o an, içimdeki öfke yeniden alevlendi. Hızla Yusuf'un diğer yanına geçip oturdum; aralarındaki o samimi havayı dağıtmak istercesine yerleştim. Zihnimin içinde ise tek bir düşünce yankılanıyordu: Keşke o kahveye sadece pul biber koymakla kalmayıp, tükürseydim.

Yusuf'un koluna girip meydan okurcasına Halime Hanım'a baktım. Kadın, önce kahvenin kokusunu içine çekti, ardından temkinli bir yudum aldı. Tadını tam olarak çözememiş olacak ki, ikinci yudumu alır almaz şiddetli bir öksürük krizine tutuldu. Gözlerimdeki o zafer parıltısını gizlemeden arkama yaslandım. Yusuf, sanki aramızdaki gerilimi hiç fark etmemiş gibi, elini Halime'nin koluna koyup, "İyi misiniz?" diye sordu endişeyle.

Yusuf'un bu hareketi bardağı taşıran son damla oldu; kolunu sertçe çekiştirdim. Bana Ne yapıyorsun dercesine anlamaz ve sorgulayan bakışlar fırlattı. Halime Hanım, zorlukla "İyiyim," diyebilip hızla lavaboya yönelince, fırsatı kaçırmadan konuyu değiştirdim. Yusuf'un gözlerinin içine bakarak, "Onu boş ver de," dedim soğuk bir sesle, "Artık şu hastaneye gidelim."

Bu sefer herkes benimle hemfikir olup Yusuf'u hastaneye gitmeye zorlayınca, Yusuf aniden benden uzaklaşıp koltuğun en ucuna sindi. "Size güvenmiyorum," diye çıkıştı, gözlerinde korku dolu bir şüpheyle. "Ya organ mafyasıysanız? Ya beni kandırıyorsanız?"

Mahir Amca tam ciddiyetle söze girecekken, Onur Abi çevik bir hareketle Mahir Amca'nın çenesini tutup sıktı. Kahkahalarla, "Ya şu ton ton amcaya baksana, bu nasıl mafya babası olabilir?" dedi. "Olsa olsa Noel Baba olur bundan!"

Mahir Amca, Onur'un bu küstahlığına karşılık yüksek sesle "Onur!" diye gürleyince, Onur Abi anında elini geri çekti ve "Pardon babacım," diyerek mahcup bir tavra büründü. Babam ise Onur'a o kadar memnuniyetsiz bir bakış attı ki, kimin duyup duymadığını umursamadan, "Salak," diye mırıldandı.

Tam o anda Halime içeri girdi. Gözleri, Yusuf ile benim aramdaki boşluğa takıldı; orada tam bir kişilik yer daha vardı. Ben hemen hamlemi yapıp o boşluğu kapatacak şekilde Yusuf'a daha da yanaştım. "O kadar yer yeter," diye mırıldandım sert bir sesle. Halime, Yusuf'un yanına oturma şansını kaybettiğini anlayınca, mecbur kalarak hemen benim yanıma, boş bulduğu tek yere yerleşti. İkimiz arasındaki o gergin mesafe, odaya yayılan sessizliği daha da boğucu kılıyordu.

Yusuf'un elini tuttuğum gibi, "Biz odada biraz konuşalım," dedim, sesimde en ufak bir tereddüde yer bırakmayarak. Yusuf, sanki tanımadığı birine dokunuyormuş gibi elini hızla geri çekip, "Ne münasebet hanımefendi?" diye çıkıştı. O an Halime, sanki en doğal hakkıymış gibi araya girip, "Ne kaçırdım?" diye sordu, meraklı bakışlarını üzerimizde gezdirerek.

Annem, aramızdaki gerginliği sezmiş olacak ki sert bakışlarını üzerimize dikip, "Ne konuşacaksanız burada konuşun," diye emretti. Artık burada olan, hiç kimseye, hiçbir şeye tahammül edecek gücüm kalmamıştı.

Aniden ayağa fırlayıp, "Yusuf, kalk!" dedim, sesimdeki öfke duvarları yıkarak. Yusuf neye uğradığını şaşırmış, boş gözlerle bana bakarken, Elzem Teyze hemen araya girdi. "Aa, üstüme iyilik sağlık! Zorla oğluma istediğini yaptırıyor," dedi bana dönüp, damarıma basarcasına ekledi: "Seni artık tanımıyor ve istemiyor, uzak dur şu çocuktan!"

Halime, yine fırsatı kaçırmayarak hemen lafa atladı: "Bence Elzem Teyze haklı."

Hızla bedenimi ona döndürüp ellerimi belime koydum; ağzımdan çıkacak zehirli sözleri hazırlamıştım ki, bu karmaşanın ağırlığı altında ezilen Yusuf yavaşça ayağa kalktı. Gözlerindeki kafa karışıklığı, odadaki tüm gerilimi daha da körüklüyordu.

Yusuf yorgun bir nefes verip, "Tamam, nereye istiyorsan gidelim. Bıktım bu kavganızdan!" diye patladı. Onu kolundan tutup odanın içine doğru itekledim. Tek kelime etmeden, yüzüme bile bakmadan içeri girdi ama kapıyı kapatmak yerine aralık bıraktı. Şaşkınlıkla duraksayıp, "Ne yapıyorsun?" diye sordum. Bana dönüp omuz silkti, "Ya bana zarar verirsen? Sana güvenmiyorum," dediğinde dünyam başıma yıkıldı. Gözlerimden ateş çıkarken, "Kapat şu kapıyı!" diye bağırdım.

Yusuf daha fazla direnmeyerek kapıyı kapattı. Sesimi yükseltmeye devam edersem tüm evin içeri üşüşeceğini biliyordum; bu yüzden derin bir nefes alıp zihnimi sakinleştirmeye çalıştım. Aramızdaki o mesafeyi eritmek istercesine ellerimi Yusuf'un kollarına yerleştirdim. Yavaşça kollarından aşağıya, ellerine doğru inip parmaklarını sıkıca kavradım.

Gözlerinin içine baktım; yaşadığımız onca karmaşanın ağırlığıyla gözlerimin dolmasına engel olamadım. "Biliyorum, bize güvenmiyorsun... Seni anlıyorum Yusuf," dedim, sesimi olabildiğince ılımlı tutmaya çalışarak. "Ama artık hastaneye gitmeliyiz. Söz veriyorum, oradan döndükten sonra ne istersen onu yapacağız."

Yusuf yüzünde buruk, hafif bir gülümsemeyle bana baktı. "Hastaneye gitmeye gerek yok sevgilim," dedi kısık bir sesle. "Çünkü her şeyi hatırlıyorum."

O an dünyam durdu. Yusuf'un cümlesinin şoku zihnime henüz yerleşmemişti ki, oda kapısı şiddetle gürültüyle açıldı. Kapının ardında toplanan kalabalık, sanki bir tiyatro sahnesinin perdesi inmiş gibi karşımızda belirdi; kimi şaşkınlıkla, kimi öfkeyle, kimi de merakla bize bakıyordu. Biz ise donup kalmıştık; gözl