Aşka Sığmayanlar
Manolya Ökten
Aşka dokunamazsın,
Ama ben sana sarılınca hissedeceğim.
Aşkı bedene sığdıranlar var ya,
En büyük eksikliği yaşayanlar onlar,
Ve bundan haberleri bile yok.
Yusuf'la aynı anda "Evet," dediğimizde, üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi hafifledim. Ama hemen ardından, nedense içimin derin bir şekilde ezildiğini hissettim. Aşk, böyle hissettirmemeliydi... Küçükken, henüz kimseye aşık olmamışken televizyonda gördüğüm kadarıyla aşkı hep dünyanın en güzel şeylerine benzetirdim. Şimdi anlıyordum; ben aşık olmuştum ve Yusuf, aşkın ta kendisiydi. Yusuf aşka benziyordu; onun gibi, insanı aynı anda hem güldürüp hem ağlatıyordu.
Sanki ondan öncesi yoktu, ondan sonrası ise hiç yazılmamış gibiydi...
Ben kendi içimde Yusuf'a bir kez daha aşık olurken Yusuf'un da bana baktığını hissediyordum ama bakışlarımı ellerime kilitlemiştim. Hem itiraf ettiğim için utanıyor hem de korkuyordum. Ya karşı çıkarlarsa? O zaman ne yapardık?
Sessizlik vardı, herkes şaşkındı. Kafamı kaldırıp tekrar Yusuf'a baktım; bana gülümseyip elini uzattı. Şaşkınlıkla ona baktım.
Ben çok stresliydim; zaten onun yüzünden bu hale düşmüştük. Bir de el ele tutuşarak iyice mi ortamı kızıştırmak istiyordu? Bakışlarımı tekrar elime kilitleyerek onu bir nevi reddetmiştim.
Karşı tarafa bakamıyordum. Niye kimse bir şey demiyordu? O kadar mı kötüydük yan yana durunca? O kadar mı eğreti duruyorduk, anlamıyordum.
Bir anda elimin üstünde Yusuf'un elini hissedince direkt bakışlarım ona döndü. Ellerimizi birleştirip beni yavaşça yanına çekmişti. Aramızda hiçbir mesafe yokken kenetlenmiş ellerimizi dizinin üstüne koydu.
İşte tam o an karşıya baktım. Hiçbiri hiç de mutlu değildi bu görüntüden; ablam, Serce, Rüzgar ve Onur abi hariç. Onlar ifadesiz duruyorken diğerlerinin yüzündeki o memnuniyetsiz ifadeye, sanki ikimizin yan yana olması çok saçmaymış gibi olan bakışlarına bakıyordum.
Yusuf'un elini istemsizce sıktım ama o, sanki benden güç alacakmış gibi sıkı sıkıya tutuyordu.
Anlık bana bakıp bir anda ayağa kalktı. O kalkınca ister istemez ben de ayağa kalktım. Derin bir nefes alıp, "Biz Manolya ile evleneceğiz," deyince yutkunarak onlara baktım. Başımı eğmedim; çünkü sevda utanılacak bir şey değildi.
Annesi aniden ayağa kalkıp parmağını bize doğru kaldırdı. "İstemiyorum bu evliliği, rızam yoktur!" dedi. Yutkundum ve elimin titrediğini hissedip yumruk yaptım.
Yusuf başını dik tutarak, "İzin istemiyoruz, aşkımızı kimsenin eline bırakmayacağız," dedi. Hayranlıkla ona baktım.
Elzem teyze ise şaşkındı. "Öyle mi? Sen annenin sözünü çiğniyorsun, öyle mi?" Beni eliyle işaret ederek, "Bu kız senin dengin mi? Bak, burada bakkal çırağı var," deyip bu sefer Burak ve abilerini gösterdi. Yusuf sinirlenerek, "Anne, saçma sapan konuşma! Herkesin içinde kavga etmeyelim, sana bağırmak istemiyorum," dedi.
Bir anda Burak ve abileri ayağa kalkınca Yusuf'a bir şey yapacaklar diye o kadar çok korktum ki... Onur abi de korkmuş olacak ki bir hışımla ayağa kalkıp Yusuf'un yanına geçti.
Mustafa olan, daha kabadayı olan adam konuştu. "Madem kız başkasını seviyor, biz sevenlerin arasına girmeyiz," deyip Burak'ın ensesine ağır abi edasıyla vurup gittiler.
Onur abi şaşkınlıkla, "Nasıl yani, bunlar Yusuf'a bir tane çakmadan mı gittiler?" deyince Yusuf abisine dönüp, "Abi sen ne olsun istiyorsun, ben anlamadım ki," dedi elini havada sallayarak.
Annem bir anda ayağa kalkıp, "Hadi Manolya, gidiyoruz!" deyip kolumdan tutup çekmek istedi beni ama Yusuf'la ellerimiz engel oldu. Anca bir iki adım uzaklaşabilmiştim ondan.
Babamla Mahir amca da ayağa kalkınca geriye kalan herkes ayaklanmıştı. Mahir amca Yusuf'la aramızdaki iki adımlık boşluğa gelip elini Yusuf'un omzuna koydu. "Oğlum, bırak," deyince Yusuf daha sıkı tuttu; gözlerimiz birbirimizden ayrılmıyordu.
Biliyordum, ben istemesem beni bırakmazdı. Biz istemezsek bizi kimse ayıramazdı ama aileleri birbirine düşürmek istemedim ve Yusuf'a kısık sesle, "Bırak Yusuf," dedim. "Manol-" diyen Yusuf'un sözünü kesip elimi elinden çektim. Bunu beklemiyor olacak ki afalladı. Daha sonra Elzem teyzeye bakarak, "Beni bırakmayacağını biliyorum Yusuf, benim de seni bırakmaya hiç niyetim yok," dedim; sanki ona meydan okuyarak, Bak, sen istemiyorsun ama oğlun seni dinlemeyip benimle olacak, der gibi.
Annem daha fazla dayanamayarak beni kapıya doğru çekiştirdi; belki de daha fazla konuşup onu rezil etmemi istemiyordu. Zaten savunmamıştı beni de. Sadece o değil, babam da dahil... Hani aile, ele güne karşı ne olursa olsun birlik olmaktı? Oysa istemedikleri Yusuf nasıl da beni koruyordu... Hayır, annem beni mahalleye çıkarmış, hâlâ bir kolumdan tutuyorken, ablam ve babam arkadan geliyorken ve hatta Yusuf arkamızdan bakıyorken bir gerçek yüzüme çarptı: Kendi ailem bile beni Yusuf'a layık görmüyordu.
Bizim evin kapısına gelmiştik. Annem sonunda kolumu bırakıp dış kapıyı açtı. Merdivenlerden çıkarken kimse bir şey demiyordu. Annem dairenin kapısını da açınca yine kolumdan tuttu. Artık dayanamayarak, "Anne bırak!" deyip kolumu çekiştirdim.
Kolumu bıraktı ama bakışlarıyla esir aldı sanki beni. "Şimdi beni anladın mı? O mesleği seçme deyince bana kızıp kırılmıştın. Şimdi anneni anladın mı? Ben senin iyiliğini istiyorum," deyince ona hayal kırıklığıyla baktım. "Hatırlıyor musun anne? Bilmem kaç yıl önce bir tane komşumuz sana gelip 'Kızından hiçbir halt olmaz, boşu boşuna okutuyorsunuz,'demişti ve sen de susmak dışında hiçbir şey yapmamıştın," dedim kaşlarımı kaldırarak. Elimi kaldırıp onu işaret ettim. "Ve utanmadan gelip bana bunu anlatmıştın!" deyip elimi geri indirip sıktım; titriyorlardı. "O zaman çok koymamıştı. Aslına bakarsan hiçbir zaman bu kadar çok canımı yakmamıştı," dedim yutkunarak. Gözlerim dolmuştu ama bugün sesimi yükselterek, "Ben orada yetim ve öksüz olsaydım canım daha az acırdı anne!" deyip hızlıca arkamdaki odama girip kapıyı kilitledim
Umrumda değildi kırılan kalpleri... Hayır, umrumdaydı. Ağır konuşmuştum, kalp kırmıştım. Kalbim de kırılmıştı ama kalp kırdığım için ağladım.
Hızlıca yatağıma geçecektim ki cama tıklatıldığını duydum. Yusuf'tu. Hızlıca, gözyaşlarımı silmeden koltuğun üstüne çıkıp perdeyi açtım. Yusuf'u görünce sessizce arkamı kontrol ederek camı açtım. Kapı kilitliydi ama yine de Yusuf'u burada görürler diye korkuyordum.
"Ne istiyorsun?" dedim aceleyle. Onu burada herhangi birisi bile görse bizim için kötü olurdu. Yusuf'un çıktığı merdivene baktım. Sesimi kısarak, "Bununla da gelme ya, düşersen Allah korusun," dedim endişeli çıkan sesimle.
Yusuf, endişelerimi hiç duymamış gibi iki elini yüzüme koyup gözyaşlarımı sildi. Parmaklarının sıcaklığı yüzümdeki o soğuk yaşları eritirken ellerimi tuttu ve doğrudan gözlerimin içine bakarak, "Beni seviyor musun?" dedi.
Ortamın gerginliğine tezat bu soruyla afalladım. "Ciddi misin?" dedim tek kaşımı kaldırarak. Yusuf ise bakışlarını bir an bile çekmeden, "Sen sadece soruma cevap ver," dedi.
İçimdeki tüm çaresizlik bu soruyla silindi, başımı sallayıp, "Seviyorum," deyip yutkundum.
Aramızdaki mesafe tamamen kapandı, birbirimize yaklaştık. Dudaklarımızın arasındaki o bir nefeslik mesafede acıyla karışık bir öpüşü, ruhumuza verilecek bir ceza sanarak gözlerimi kapatmaya hazırlanırken Yusuf durdu. Dudakları dudaklarıma değmedi ama sıcak nefesi tenimi yaktı. Bir anda kulağıma doğru eğildi ve o sarsıcı, geri dönüşü olmayan fısıltıyı bıraktı:
"Kaçırıyorum seni."