Bir Kahveye Sığan Kaos
Elera Ökten
Aceleye gelen her kararın içinde bir pişmanlık saklıdır derlerdi; ben de buna inanırdım. Doktorluğu bıraktığım gün, herkes aynı cümleyle üzerime geldi:
"İyi düşün... Sonra pişman olursun. Geri dönmek zor olur."
Sanki bilmiyormuşum gibi.
Oysa kimse şunu sormadı:
Ben o yola gerçekten isteyerek mi girmiştim?
Hayır.
Bu benim hayalim değildi.
Annemin ve babamın ısrarıydı.
Benim ise hiçbir şeye karşı belirgin bir isteğim yoktu.
Boşlukta kalmamak için, yönsüzlüğümü saklamak için "tamam" demiştim sadece.
Bazen insan bir mesleği bırakmaz.
Hiç ait olmadığı bir hayatı sessizce geri verir.
O dönemler... hayatımın en karanlık, en ağır zamanlarıydı.
Evimizin içinde bile kendime ait bir yer bulamıyordum.
Ailem, Manolya'nın hayatına da karışıyordu elbette.
Ama onun en azından tutunabildiği bir hayali vardı.
İstediği mesleği yapıyordu... ya da en azından ona doğru yürüyordu.
Benimse... hiçbir şeyim yoktu.
Ne bir hayal,
ne içimi kıpırdatan bir istek,
ne de "işte bu benim" diyebileceğim bir yol...
Sanki bu hayata öylesine bırakılmış gibiydim.
Yönsüz, amaçsız, bomboş.
Kendimi bulmaya çalışıyordum.
Sürekli bir arayışın içindeydim.
Ama ne zaman bir şeye uzansam, elimden kayıp gidiyordu.
Sonra fark ettim...
İnsan bazı şeyleri ne kadar çok kovalarsa, onlar o kadar uzaklaşır.
Belki de her şeyi zorlamamak gerekiyordu.
Belki de bazı cevaplar, peşinden koşunca değil... durunca geliyordu.
Akışa bırakmayı o zaman öğrendim.
Çünkü bu dünya... sandığımız kadar kalıcı değildi.
Ve biz...
Sadece bir nefeslik misafirdik burada.
Eskiden bomboş konuşmayı ne çok severdim...
Ama şimdi, heyecandan neredeyse altıma kaçıracak gibiydim.
Onurlar beni istemeye gelmişti.
Ben, Manolya ve Serce mutfakta kahve hazırlıyorduk. Ellerim titriyordu; fincanları tutarken bile dikkat kesilmem gerekiyordu.
Kalbim sanki göğsümden çıkıp herkesin ortasına düşecek gibiydi.
Tabii ki Rüzgâr ve ailesi de gelmişti.
Bence serce ile fazlasıyla yılışık bir çifte dönüşmüşlerdi.
Etrafımda dönüyor, bir an bile yerimde duramıyordum. Sanki içimdeki huzursuzluk bedenime sığmıyor, beni mutfağın içinde sağa sola sürüklüyordu.
Manolya kısık bir sesle, "Ay abla dur... başımı döndürdün," dedi.
Ama onu duymamış gibi yaptım.
Adımlarım mutfağın içinde dolaşmaya devam etti, zihnimdeki karmaşa bedenime taşmıştı.
Tam o sırada Serce gözüme çarptı. Gözlerini kısmış, beni süzüyordu.
"Niye bakıyorsun?" dedim, sesim stresle titreyerek.
Serce gözlerini devirdi, umursamaz bir ifadeyle, "Elbisen hiç güzel değil,"dedi.
Bir anlığına sustum. Ne diyeceğimi bilemeden kaldım. İçimdeki panik daha da büyüdü..
Siyah, kısa bir elbise giymiştim; omuzlarım açıktı, kolları ise ince tüllerle süslenmişti.
Manolya ile Serce'ye bakarak, "Değiştireyim mi hemen?"diye sordu.
Manolya derin bir nefes aldı, sanki tüm o telaşı içine çekip sakinleşmeye çalışıyordu. Ardından hafif bir gülümsemeyle,
"Yok abla, geçti artık. Gelinliğini biz seçeceğiz, orası belli oldu," dedi.
Sesindeki kesinlik bile odanın havasını değiştirmişti. Konuşmasını bitirir bitirmez kahveleri teker teker tepsiye koydu.
Hızlıca onların ne giydiğine göz attım. Manolya, sade ama dikkat çekici kırmızı bir elbise giymişti; dizlerinin biraz üstünde bitiyordu. Serce ise onun aynı modelinin mor rengini tercih etmişti.
"Bir dakika,"dedim, kahveleri almadan önce.
Serce'ye döndüm, gözlerimi ondan ayırmadan.
"O üstündeki... benim elbisem değil mi?"
Serçe bir an yutkundu. Bakışlarını kaçırıp omuz silkti.
"Ne yapayım?"dedi. "Rüzgâr'la buluşup direkt buraya geldik. Benim de öyle süslü püslü elbiselerim yok."
"Bunu sonra konuşacağız," dedim, sesimi zor zapt ederek.
Ellerim titrerken tepsiyi aldım.
Daha bir iki adım atmıştım ki fincanlardan biri sarsıldı, kahve taşarak tabağa döküldü. Kalbim bir anda hızlandı.
Hemen Manolya ve Serçe'ye baktım.
"Döküldü..." diyebildim sadece.
Gözlerim anında doldu; kirpiklerimin ucunda bekleyen yaşlar düşmemek için direniyordu.
Biraz daha sürse ağlayacaktım.
Her ne kadar Elzem Teyze beni sevse de... bu işte şansa yer yoktu.
İşi sağlama almak gerekiyordu.
Manolya omzumdan hafifçe itti.
Dengeyi zor toparlayarak yavaş adımlarla odaya girdim.
Bir an herkesin bakışları üzerime çevrildi.
Kalbim hızla çarparken başımı kaldırdım ve doğrudan Onur'la göz göze geldim.
O an zaman sanki bir saniyeliğine durdu.
Hemen bakışlarımı kaçırıp hızlı adımlarla yanına ilerledim.
Titreyen ellerimle kahveyi uzattım.
Onur ise hiçbir şey garip değilmiş gibi, gayet doğal bir şekilde fincanı alıverdi.
Tam o anda annemin sesi yükseldi:
"Kızım, ne yapıyorsun? Önce bize verecektin kahveyi."
Sözleriyle birlikte yaptığım hatanın ağırlığı bir anda üzerime çöktü.
Ne kadar aptalca davrandığımı o an fark ettim.
Anneme döndüm, dudaklarımı büzerek mahcup bir ifadeyle,
"Özür dilerim anneciğim... heyecandan karıştırdım,"dedim.
Sonrasında aceleyle toparlandım. Kahveleri tek tek dağıtıp herkese uzattım.
Ellerim hâlâ hafif titriyordu.
İşim bitince hızla yerime geçip oturdum. Bir yanımda Manolya, onun yanında ise Serce vardı.
Sanki ikisi de her an bir şey söyleyecekmiş gibi sessizce beni izliyordu.
Elzem Teyze hafifçe gülerek, "Olur böyle şeyler,"dedi.
Ben de zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdim.
Dudaklarım yukarı kıvrılsa da içimdeki telaş hâlâ dinmemişti.
Başımı yavaşça Manolya ve Serce'ye çevirdim.
Bakışlarımda hem bir şey arayan hem de yakalanmaktan korkan bir hâl vardı.
"Kahveye tuz atmayı unuttum..."diye fısıldadım.
Manolya bunu duyar duymaz elini yüzüne götürdü, sabır çeker gibi derin bir nefes aldı. O hâlini görünce içimdeki panik iyice büyüdü.
Dudaklarımı dişlemek zorunda kaldım; hem kendime kızıyor hem de olan biteni geri sarabilmeyi diliyordum.
Serce "Merak etmeyin kızlar, ben o işi hallettim," dedi.
Manolya'yla aynı anda kafamızı ona çevirdik. Kaşlarımı çatıp gözlerimi kıstım.
"Fare zehri falan atmadın inşallah?" dedim dişlerimi sıkarak.
"Yok canım," dedi muzip bir sesle.
Parmak uçlarını birbirine yaklaştırıp,
"Azıcık sirke..."dedi ardından bir çırpıda devam etti.
"Limon ve pul biber."
Tam ağzımı açıp bir şey söyleyecektim ki müstakbel kayınbabam söze girdi.
"E gençler birbirlerini görmüş, beğenmiş biz-"
Tam o sırada Onur'un telefonu yüksek sesle çalmaya başladı. Hepimizin bakışları bir anda ona döndü.
Onlar arkadan havlarlar
Roar-roar-roar-roar-roar-roar-roar
Dedim ki, "Her şey bende var"
Var, var, var, var, var, var, var (heh)
Herkes şaşkınca Onur'a bakıyordu. Ben çoktan tırnaklarımı yemeye başlamıştım, sinirden midir heyecandan mı belli değildi.
Manolya eliyle yüzünü kapatmış, sanki bu anın içine gömülmek istiyordu. Serce ise belli belirsiz bir şekilde dudaklarını ısırıyor, güler gibi olup bir türlü gülemiyordu.
Onur ise sakince telefonunu alıp ekrana bir bakış attı, ardından hiçbir şey olmamış gibi kapattı.
Tam o anda annesi söze girdi, yüzünde hafif bir gülümsemeyle.
"Gençler işte... müzik zevkleri farklı," dedi gülerek.
Ama babam ciddiyetini bozmadan kaşlarını çattı.
"Telefon zil sesi köpek havlamasıydı, Elzem Hanım," dedi net bir tonla.
Annem hemen araya girip elini savurdu.
"Amaan Kazım, biz de gençken metal dinliyorduk,"dedi hafif gülerek.
Babam bu sefer direkt anneme döndü, bakışıyla ortamı susturdu.
"Aynı şey mi Elzem'im?"dedi sakin ama iğneleyici bir sesle.
Haklıydı... ortam bir anda daha da garipleşmişti.
Onur babama dönüp, hâlâ rahatlığını bozmayarak,
"Efendim köpek havlaması değildi, adam ağzıyla yapıyor," dedi gülerek.
Ama kimse gülmedi.
O an o cümle havada asılı kaldı sanki.
Babam bir an durdu, sonra ellerini havaya kaldırdı.
"O daha kötü," dedi, başını sallayarak.
Herkesin bakışı tekrar babama dönerken bu sefer doğrudan bana baktı. Ciddiyeti geri gelmişti.
"Kızım... emin misin sen bu çocuk mu olsun?"dedi net bir sesle.
Erkan bu kez dayanamayıp araya girdi.
Aman Erkal... bu sefer konuştu,
Ne değişik isimdi bu ya.
"Efendim kusura bakmayın, abim diye söylemiyorum ama kendisinin tek zararlı alışkanlığı budur,"dedi.
Babam bu sözlere ters bir bakış attı, ardından derin bir nefes verdi