Keşfet

Eşik

Beyaz Manolya Kokusu

Manolya Ökten

Bembeyaz bir boşluğun tam ortasındaydım; etrafta ne bir nesne ne de bir yön duygusu vardı. Tek istisna, tam karşımda duran simsiyah bir kapıydı. Vakit kaybetmeden, hızlı adımlarla oraya doğru yürüdüm. Kapının arkasına doğru uzanıp bakmaya çalıştım ama görünürde kimse yoktu. Elim gayriihtiyari kapının kulpuna gitti. Aşağıya doğru bastırdım, ancak kapı milim kıpırdamadı. Bu sefer kulpu iyice kendime doğru çekip çevirmeyi denedim, yine başaramadım. Ahşap kapı da, üzerindeki kulp da kapkaraydı.

Elimi kulptan çektiğimde dehşetle irkildim; avuç içim kapkara bir boyayla kaplanmıştı. Panikle diğer elimi destek almak için doğrudan kapının gövdesine yasladım fakat orada herhangi bir boya izi kalmadı. Şaşkınlıkla tekrar kapı koluna dokundum; bu kez diğer elim de anında siyaha boyandı. Artık iki elimin içi de boydan boya simsiyah kesilmişti.

Tam o sırada kulaklarıma bir ses çalındı: Boğuk ama net bir gülüşme sesi.

Korkuyla hızlıca etrafımda döndüm. Bağırmak istiyordum, tüm gücümle "Kimse var mı?" diye haykırdım. Ancak sesim sonsuz bir boşlukta yitip gitti; sanki benden başka hiçbir canlı yoktu orada. Yine de emindim, o sesi duymuştum. Gülüşmeler tekrar yükseldiğinde, sesin bu kez kapının hemen arkasından geldiğini fark ettim. Bakışlarımı yeniden o yöne çevirdim ama yine kimseyi göremedim.

Bu sefer korkumu öfkeye dönüştürüp iki elimle birden kapının koluna yapıştım. Tüm gücümle kendime doğru abandım. Bir anda kapı hafifçe aralandı. Kalbim göğüs kafesimi patlatırcasına çarpıyordu. Kapının aralanmasıyla içerideki gülüşme sesleri bıçak gibi kesildi. Ötesi zifiri karanlıktı.

Her şeye rağmen o karanlığa adım atmak üzereydim ki kapı büyük bir hızla yüzüme kapandı. Başımı yukarıya kaldırıp çaresizce bağırdım: "Hey! Beni de alın!"

Kimse cevap vermedi. Vazgeçmedim, kapıyı tekrar açmayı denedim. Bu kez hiç zorlanmadan, zahmetsizce açıldı ama sonuna kadar değil. Sadece bir parmak boyu aralanmıştı; oradan geçmem, sığmam imkansızdı. Kapıyı daha fazla esnetmeye, hareket ettirmeye çalışsam da yerinden bile kıpırdatamadım. Şansımı son kez denemek adına elimi o daracık kapı aralığına uzatmak istedim. Fakat tam o saniyede kapı, büyük bir gürültüyle elimin üzerine kapandı.

Aynı anda acı içinde bir çığlık attım.

Gözlerimi açtığımda yatağımda, sırtüstü uzanmış hâlde hâlâ bağırıyordum. Elimi havaya kaldırmış, sıkı bir yumruk yapmıştım ve kalbimin ritmi rüyamdaki kadar hızlıydı.

Birden ablam odama girince irkildim; korkuyla havada duran elimi hızla indirip yatağımda doğruldum ve oturur pozisyona geçtim.

Ablam endişeli gözlerle bana bakarak, "Manolya, bağırıyordun," dedi. "Ne oldu, kötü bir rüya mı gördün?"

Hâlâ gördüğüm o karanlık kabusun etkisindeydim. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti, konuşamadım; sadece onaylar anlamda başımı sallamakla yetindim. Ablam konuşamayacak durumda olduğumu anlayınca, "Bekle, sana su getireyim," diyerek hızla yanımdan ayrıldı.

Evde büyük ihtimalle kimse yoktu, neredelerdi hiçbir fikrim yoktu. Üzerimde tavşanlı bir gecelik takımı vardı. Dün gece o kadar korkunç geçmişti ki... Çok korkmuştum ama korktuğum gibi olmamıştı; yani en azından kimse bağırıp çağırmamıştı. Babam, "Bu konuyu yarın sabah konuşacağız," deyince herkes evine dağılmıştı.

Ablam elinde iki buçuk litrelik kocaman bir su şişesiyle içeri girince şaşırarak ona baktım. Şişeyi direkt kucağıma bıraktı.

Elimle şişeyi işaret ederek, "Bu ne abla?" dedim şaşkınlıkla.

Ablam ellerini göğsünde birleştirip yatağımın ucuna oturdu. "Valla dünden sonra soğuk bir su iyi gider diye düşündüm," dedi. Sonra eliyle kucağımdaki devasa şişeyi göstererek ekledi: "Bir bardak seni kesmez diye direkt bunu getirdim."

"İyi yapmışsın da... Sen niye bu kadar süslü püslüsün bugün?" dedim.

Kabusun etkisini hâlâ üzerimden atlatamamıştım ve ablama alık alık bakıyordum. Üzerinde, aşağıya kadar siyah düğmelerle inen beyaz, uzun bir elbise vardı; saçlarını ise kendi haline, açık bırakmıştı.

"E, babam Yarın konuşacağız, dedi ya?"

Ablam umursamaz bir tavırla, "Sabahın köründe Onur'un evine gidip kahvaltı yaptık bile," dedi. "Babam, Manolya biraz daha uyusun, dinlensin, deyince seni çağırmadık. Şimdi herkes aşağıda seni bekliyor, bakkalcılar bile var!"

Kaşlarımı çatarak, "Onların ne işi var ya?" dedim. Sesim hem sinirli hem de beklediğimden çok daha yüksek çıkmıştı.

Ablam omuz silkerek, "Babam, Hepimiz bir arada konuşup bu sorunu çözeceğiz, dedi," diye yanıtladı.

"Hey Allah'ım!" diye mırıldanıp hızlıca şişenin kapağını açtım ve suyu kafama diktim.

Ben kana kana suyu içerken ablam yataktan kalkmış, dolabımı açmış kurcalıyordu. İçinden uzun kollu, yünlü, beyaz bir crop kazak çıkardı; altına da uzun bir etek seçti. Elindekileri bana doğru uzatıp, "Bunları giy," deyince hiç itiraz etmeden başımı onaylar anlamda salladım. Şu hâldeyken kesinlikle kombin yapacak durumda değildim.

........

Yusufların kapısının önündeydik ama bir türlü içeri girmeye cesaret edemiyordum.

Ablam derin bir nefes alıp, "Ay hadi Manolya, valla yeter! Girelim artık," diyerek sabırsızlandığında, endişeli bir yüz ifadesiyle ona döndüm.

"Demesi kolay tabii," dedim huzursuzca.

Ablam başını hafifçe yana doğru atarak, "E, sen de kapı baca açık, baş başa kavga etmeseydin sevgilinle," dedi.

Haklıydı. Onu o kadar çok uyarmıştım ki...

Gözlerimi kapattım. Ellerimi havaya kaldırıp kendimi sakinleştirmeye çalışarak sesli bir şekilde saymaya başladım:

"Annemin sert yüzü... Elzem ablanın kötü bakışları... Ve Serce'nin her an yapabileceği herhangi bir patavatsızlık... Tamam, hepsine hazırım."

Ben kendimi bu şekilde telkin ederken, ablam sinsice araya girdi: "Yalnız, bakkalcılar da vardı içeride, unutma."

Söylediğiyle hızla gözlerimi açıp ona öldürücü bakışlar fırlattım. Bütün motivasyonumu darmadağın etmişti. Son bir kez daha derin nefes alıp parmağımı uzattım ve zili çaldım.

Kapıyı Serce açmıştı. Beni görür görmez yüzüne yaramaz bir gülümseme yerleşti.

"Oo, kimler gelmiş kimler..." diye şakıdı alayla. "Prenses hazretleri uyanabilmiş sonunda!"

Ona hiç laf yetiştirmedim; hızla ve sertçe gözlerimi devirip yanından sıyrılarak içeri girdim.

Herkes koltuklara dizilmiş, adeta bir mahkeme heyeti gibi beni bekliyordu. Ablam içeri girer girmez hiç vakit kaybetmeden hemen Onur abinin yanındaki yerini aldı. Salondaki tek boş yer Yusuf'un yanı kalmıştı. Mecburen, adımlarımı isteksizce uzatıp onun yanına oturdum.

Tam karşımızda ise ailem ve Elzem teyzeler oturuyordu. Burak'ın gözleri doğrudan benim üzerimdeydi; abileri ise sert bakışlarla Yusuf'u süzüyordu. Tabii ki Rüzgar da eksik kalmamış, o da gelmişti. Herkes kelimenin tam anlamıyla bize karşı cephe almış gibi duruyordu. Bilerek mi bizi böyle bir suçlu sandalyesine oturtmuşlardı, yoksa her şey talihsiz bir tesadüften mi ibaretti, bir türlü anlayamadım.

Mahir amca hiç lafı uzatmadan, doğrudan konuya girdi. "Kızım, biz aileler olarak kendi aramızda oturup konuştuk ve bir karara vardık," dediği an, bakışlarım gayriihtiyari Elzem teyzeye kaydı. Suratında tek bir mimik bile oynamıyordu; bu ilişkiyi hâlâ kesinlikle desteklemediği her halinden belliydi.

Hemen ardından anneme baktım, onun yüzündeki ifade de farksızdı. Odadaki herkesi tek tek gözlerimle taradım. Ablam, Serce ve Rüzgar da dahil olmak üzere, her zaman neşeli görmeye alışkın olduğum yüzlerin hepsi bu kez inanılmaz derecede ciddiydi. En sonunda bakışlarımı Yusuf'a çevirdim; o ise zaten başından beri gözlerini benden ayırmamış, doğrudan bana bakıyordu.

Ve gülüyordu... Ne olursa olsun, ne kadar büyük bir çıkmazda olursak olalım o bana hep gülümsüyordu. Onun her gülüşünde kalbimin ritmi altüst oluyordu. Bırakın bu sıcak gülüşünü, adını herhangi bir yabancıdan duysam dahi kalbim anında Yusuf'u tanıyor, onun için çarpmaya başlıyordu.

Göğsümü kabartan derin bir nefes aldım. O bana böyle güvenle güldüğü sürece, sanki tüm dünya karşımızda dursa bile bize hiçbir şey olmazmış gibi geliyordu.

Mahir amca gözlerini ikimizin üzerinde gezdirip en sonunda tam gözlerimin içine baktı ve o ağır soruyu sordu:

"Şimdi siz bana dosdoğru söyleyin.