Hedefteki Top
Manolya Ökten
Ben, ablam, Serce, Yusuf, Rüzgar ve Onur abi pikniğe gidiyorduk. Ama bu, öyle sıradan bir piknik değildi. Yusuf, kendi dersinden sınıftaki herkes yüz alırsa onları pikniğe götüreceğine söz vermişti.
Kimsenin pek ihtimal vermediği şey olmuş, herkes gerçekten yüz almıştı.
Ve tabii ki Yusuf'u böyle bir günde yalnız bırakacak değildik. Hepimiz bir şekilde kendimizi o planın içinde bulmuştuk.
"Manolya, her şey tamam mı?"diye seslenen ablama dönüp hafifçe bağırdım.
"Tamam! Siz arabaya binin, ben çantamı alıp geliyorum!"
Odama geçip çantamı aldım. Hafif kırmızı ruju sürerken aynada kendime baktım. Beyaz, çok da kalın olmayan bir kazak giymiştim; altına da krem tonlarında bir etek... Basit ama içime sinen bir görüntüydü.
Son bir kez derin nefes alıp çantamı kaptım, tam kapıdan çıkacaktım ki...
Kapının koluna yaslanmış Yusuf'u gördüm.
Onu orada görmeyi hiç beklemiyordum.
Bir an donup kaldım. Zaman sanki bir saniyeliğine bile olsa yavaşlamıştı. Gözlerim istemsizce onun üzerinde kaldı; o ise sanki beni bekliyormuş gibi sakince duruyordu.
Gülümseyip yanına adımladım. Topuklu ayakkabım olmadığı için yanında biraz daha kısa kalmıştım.
Yusuf ellerini belime koyup hafifçe eğildi.
"Çok güzel olmuşsun," dedi.
Tam dudaklarıma yaklaşırken onu geri ittim.
"Rujumu bozma,"dedim ve evin kapısını açtım.
Hızlıca spor ayakkabılarımı giydim. Yusuf burnundan hafif bir kahkaha attı.
"Vay... şimdi böyle oldu demek,"dedi.
Kapıyı kapatıp merdivenlerden inerken koluna girdim. Dış kapıyı açıp arabaya doğru yürüdük.
Arabaya binince Yusuf öne geçti, Onur abinin yanına oturdu. Ben de arkaya, diğerlerinin yanına geçtim.
Tam o sırada fark ettim ki annemler de bizim gitmemizi fırsat bilmişti. Rüzgar'ın ailesiyle birlikte Elzem teyzelerin evine kahvaltıya gitmişlerdi.
Rüzgar bana gülümseyip, "Naber yenge?" dedi.
Ben de ona gülümseyerek, "İyi, sen?" dedim.
Tam o anda Onur abi arabayı çalıştırdı ve aynı anda Rüzgar'ın konuşmasına fırsat bırakmadan,
"İyi tabii... her yere bizimle geliyor, kıl kuyruk,"dedi.
Rüzgar yutkundu.
"Abi ayıp oluyor, ben artık ailedenim," deyince bu kez Yusuf devreye girdi.
"Yo, ne alakası var? Alt tarafı sevgilisiniz. Her an kardeşim senden ayrılabilir, hazırlıklı ol,"dedi sakin bir sesle.
Bunun üzerine Rüzgar direkt Serce'ye döndü, gülümseyerek,
"Gülüm... benden ayrılmazsın dimi?" dedi.
Ben onların bu haline gülerken ablam yüzünü buruşturdu.
"Gülüm mü?" dedi, sanki kusacakmış gibi yaptı.
Serce ise parmağını kaldırıp ciddi bir sesle,
"Bir daha 'kıroca' gülüm dersen ayrılırım," dedi.
Rüzgar hemen ağzına hayali bir fermuar çekip sustu.
Araba durunca gözümüz istemsizce karşıdan gelen otobüse kaydı. Camların ardından öğrenciler görünüyordu; gülüşmeler, birbirine laf atan çocuklar, o tanıdık okul telaşı...
Yusuf'la Onur abi aynı anda arkaya döndü. Yusuf'un yüzündeki gerginlik anında dikkatimi çekmişti. Boğazını temizleyip yutkundu.
"Benim sana bir şey söylemem lazım..." dedi tereddütle.
Kaşlarımı hafifçe kaldırıp tek tek yüzlerine baktım.
"Söyle o zaman,"dedim sakin bir sesle.
Yusuf bakışlarını kaçırdı.
"Müdüre hanım da geldi..." deyince bir an ne demek istediğini anlayamadım.
Dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştu.
"Gelsin tabii,"dedim omuz silkerek. "Çocukların başında duracak sonuçta."
Yusuf'un yüzündeki ifade daha da gerilince bu sefer Onur abi dayanamadı. Başını iki yana sallayıp hafifçe iç çekti.
"Ya hani okulun müdürü Halime Hanım vardı ya..." dedi bana bakarak. "Yusuf'a aşıktı."
Bir anda beynimde taşlar yerine oturdu.
O an gerçekten dank etmişti.
Bir anda içim tuhaf bir şekilde sıkıştı. Sanki biri göğsümün tam ortasına görünmez bir ağırlık bırakmıştı. Ama belli etmemeliydim. Sakin kalmalıydım.
Sonuçta Yusuf yakışıklı bir adamdı.
Birinin ondan hoşlanması şaşırılacak bir şey değildi. Buna saygı duymalıydım. Hem... aynı şey benim için de geçerliydi. İnsanların hislerine karışamazdık.
Bunu kendime tekrar tekrar söylememe rağmen içimde oluşan o huzursuzluk bir türlü dinmiyordu.
Derin bir nefes alıp başımı ablamla Serce'ye çevirdim.
Serce, kırmızı uzun elbisesinin içinde her zamanki gibi dikkat çekiyordu. Ablam ise kahverengi, kısa kollu ama yere kadar uzanan sade bir elbise giymişti. İkisi de bana bakıyordu; hatta sadece onlar değil, arabadaki herkes susmuştu.
Bakışların üzerimde toplandığını hissederken gözüm tekrar otobüse kaydı. Kadın araçtan inmiş, öğrencileri tek tek indirmeye çalışıyordu. Üzerindeki ciddiyet daha uzaktan bile hissediliyordu.
Çenemi hafifçe sıkıp gözlerimi kısmadan ona baktım.
"Bu kadın mı?"dedim dişlerimin arasından.
Bu sefer herkesin bakışları aynı anda kadına çevrildi. Arabanın içindeki kısa sessizlik bile gerilimi arttırıyordu.
Yusuf yavaşça,
"Evet... o," dedi.
Bunun üzerine kadını daha dikkatli süzdüm. Üzerinde siyah ve kırmızının sert uyumunu taşıyan bir takım vardı; üstü siyah, eteği koyu kırmızıydı. Sanki özellikle dikkat çekmek istemeden dikkat çekiyordu. Gözlerinde büyük bir güneş gözlüğü vardı, bu yüzden bakışlarını seçemiyordum. Saçlarıysa tek bir tel bile dağılmayacak kadar sıkı bir topuz yapılmıştı.
Kadının duruşunda insanı rahatsız eden bir özgüven vardı. Sanki bulunduğu yere ait olduğunu herkese hissettirmeye çalışıyordu.
Ablam gözlerini kadından ayırmadan,
"Güzel kadınmış valla,"dediği an bakışlarım direkt ona döndü.
Serçe ise gözlerini hafifçe büyütmüş, kadını baştan aşağı inceliyordu. Birkaç saniye sonra başını bana çevirip omuz silkti.
"Güzel kadın da... tarzı kötü," dedi.
Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım.
Şu an içimde büyüyen siniri, o anlamsız kıskançlığı kimse tahmin edemezdi. Dışarıdan sakin görünüyordum belki ama içimde resmen fırtına kopuyordu. Kadına tekrar bakmamak için kendimi zor tutuyordum. Çünkü her baktığımda, Yusuf'un adının onunla aynı cümlede geçmesi bile canımı sıkıyordu.
Yusuf bir anda telaşla bana döndü.
"Aşkım, ben onun tarzını hiç güzel bulmuyorum," dedi hızlıca.
Kapalı olan gözlerimi anında açıp ona çevirdim.
"Bir de güzel bulsaydın," dedim sesimi istemsizce yükselterek.
Arabanın içi bir anda sessizliğe gömüldü.
Yusuf yutkunup bakışlarını kaçırdı, sonra usulca önüne döndü. Sanki ne söylerse söylesin durumu daha kötü yapacağını anlamış gibiydi.
Ben ise camdan dışarı bakmaya çalışıyordum ama içimdeki kıskançlık hâlâ dinmemişti. Özellikle onun panikle kendini açıklamaya çalışması, nedense içimdeki huzursuzluğu daha da arttırmıştı.
Onur abi ellerini direksiyonda ritim tutar gibi gezdirip ortamın gerilimini dağıtmaya çalıştı.
"Eee... ne yapıyoruz şimdi? Geri mi gidiyoruz?" dedi hafif alaycı bir sesle.
Bir anda herkesin bakışları bana döndü.
"Olur mu öyle şey?"dedim hemen. Ama sesimdeki sinir hâlâ hissediliyordu.
Kendimi toparlamak için derin bir nefes alıp kapıyı açtım.
"İnelim."
Ben bunu der demez herkes aynı anda arabadan indi. Piknik alanı çocuk sesleriyle doluydu. Karşıdaki otobüsten öğrenciler neşeyle inerken bazıları koşuşturuyor, bazıları ellerindeki topları ve çantaları taşıyordu. Hafif rüzgâr ağaçların yapraklarını savururken ortam dışarıdan bakınca huzurlu görünüyordu.
Ama benim içimde kopan fırtınanın o huzurla hiçbir ilgisi yoktu.
Ayaklarım toprağa değer değmez gözlerim istemsizce yine onu aradı.
Yusuf, Rüzgar ve Onur abi bagajdaki eşyaları almışlardı. Bütün öğrenciler de inmiş, tek sıra halinde bekliyorlardı. On beş öğrenci vardı. Yusuf eşyaları bırakmadan öğrencilere seslendi:
"Nasılsınız çocuklar?" diyip gülümsedi.
Çocuklar hep beraber, "İyiyiz hocam!" dedi.
Tam o sırada Halime denen kadın, "Yusuf hocam, bugün yine çok yakışıklısınız," diyip güneş gözlüğünün üstünü hafif indirerek onu süzdü. Yusuf dudak kenarıyla gülümseyip gözlerini bana dikti.
"Çocuklar, bu güzel kadın Manolya benim sevgilim. Yakında da müstakbel karım olacak inşallah," dedi. Ben şok içinde ona bakıyordum, çocuklar yine hep bir ağızdan, "Oo!" diyordu.
Hemen Halime'ye bakıp samimiyetten uzak, buz gibi bir gülümsemeyle merhaba dedim. Fakat o, sergilediğim nezaketin zerresini bile göstermeden, hızlıca bir merhaba fırlatıp bakışlarını doğrudan çocuklara çevirdi. "Hadi çocukl