Keşfet

Kanın Silinmeyen İzi

Beyaz Manolya Kokusu

Manolya Ökten

Kalp hissetmez belki aşkı; çünkü bir gün durur.

Beden hissetmez belki; çünkü bir gün çürür.

Ama ruh ne ölür ne de çürür.

Aşk unutulsa bile, ruh onu yeniden bulur.

"Baba," dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Babam önce bana, sonra Yusuf’a baktı. Gözlerindeki ifade bir anlık sessizliğin ardından yerini büyük bir infiale bıraktı. Hiç düşünmeden yan masadaki vazoyu kaptığı gibi Yusuf’un kafasına fırlattı.

Yusuf darbenin etkisiyle sarsılırken, babam bir yırtıcı gibi atılıp onu yakasından kavradı ve yere serdi. Yumrukları birbiri ardına inmeye başladığında, annemlerin çığlıkları odada yankılanıyordu. Ben ise olan biteni sadece bir kabusmuş gibi izliyor, şokun soğuk etkisiyle olduğum yerde çakılı kalıyordum. Yusuf’un acı içindeki yüzü, babamın gözü dönmüş hali… Etraftakiler onları ayırmak için üzerine çullansa da babamın öfkesi bir duvar gibi aşılmazdı.

Ta ki o ana kadar. Elzem Teyze’nin ciğerleri yakan bir feryatla "Oğlum!" diye bağırması, zamanı bir anlığına durdurdu. O çığlığın ağırlığıyla nihayet babamı Yusuf’un üzerinden çekip aldılar. Kıpırdayamıyordum. Kendi bedenime hapsolmuş, sadece olan biten yıkımın ağırlığını ruhumda hissediyordum.

Yusuf’un yüzünden süzülen kanları, başındaki o derin yarayı gördüğüm an, içimdeki donukluk bir sis gibi dağıldı. Şokun yerini buz gibi bir gerçeklik aldı; parmak uçlarımdan başlayan bir titreme tüm bedenimi ele geçirmişti.

Zaman sanki Yusuf’un başucuna çöktüğüm o saniyede donmuştu. Titreyen ellerimi onun kanlı yüzüne uzattım, dokunmaya korkarak yanına diz çöktüm. Gözleri kapalıydı. Kalbim boğazımda atarken, nefesini kontrol etmek için kulağımı ona yaklaştırdım. Zayıf, düzensiz ama yaşıyordu.

İçimi kemiren o büyük korkunun ağırlığıyla etrafıma bakındım. Serce ve Elzem Teyze’nin hıçkırıkları odayı doldururken, diğerleri hala az önce yaşananların yarattığı yıkımın enkazı altındaydı. Herkes taş kesilmişti; sanki biraz önce olanlar gerçek değil, hepimizin ruhunda açılan birer yaraydı.

"Hastane..." diye mırıldandım. Sesim, odadaki ağır uğultunun içinde kaybolan, cılız bir fısıltıdan ibaretti. "Ambulans..." dedim tekrar, sanki bu kelime büyülü bir anahtarmış gibi. Ama sesim kendi kulaklarıma bile ulaşmıyordu.

hemen yanı başımda birinin telefonuna sarıldığını, hızlı ve telaşlı bir sesle bir şeyler söylediğini duydum. "Adres belli, çabuk olun!" diyen o ses... Onur Abi'nindi.

Gözlerim, Yusuf’un solgun yüzüne ve başındaki o kanlı yaraya kilitlenmişti.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Dakikalar mıydı, saatler miydi, hiçbir fikrim yoktu. Tek hatırladığım, uzaktan yükselen ambulans sirenlerinin sesi oldu.

Başımı kaldırıp Yusuf'a baktım. Bir anda içeri giren iki sağlık görevlisi, büyük bir dikkatle onu sedyeye yerleştirdi. Sanki en küçük sarsıntı bile ona daha fazla acı verecekmiş gibi özenle ambulansa doğru götürdüler.

Herkes peşlerinden koşarken ben olduğum yerde kalakaldım.

İşte o an gördüm.

Halının üzerine yayılmış koyu kırmızı kanı...

Yusuf'un kanını.

Sanki dünya bir anlığına durdu. Nefesim boğazımda düğümlendi, dizlerimden güç çekildi. Gözlerimi o kırmızı lekeden ayıramıyordum.

Yusuf'un kanı... Yerde mi kalmıştı?

Zihnim durmadan bu düşünceyi tekrarlıyordu. Bedenim ise bana ait değilmiş gibi kendiliğinden ayağa kalktı ve hızlı adımlarla mutfağa yöneldi.

Tezgâhın üzerinde duran bezi kaptığım gibi musluğun altında ıslattım. Ardından bulaşık deterjanını üzerine bolca sıktım. O kadar çok sıkmıştım ki köpükler tezgâhtan taşıp yere damlıyordu.

Umursamadım.

O an tek bir şey istiyordum.

Yusuf'un kanını o yerden silmek...

Sanki onu temizlersem yaşananlar hiç olmamış gibi olacaktı.

Hemen koşarak odaya girdim. Dizlerimin üzerine çöktüm, iki elimle bezi var gücümle kavrayıp halıyı silmeye başladım.

Sildim.

Bir daha sildim.

Bir daha...

Ama geçmiyordu.

Geçmediğini fark ettikçe daha da hızlı siliyordum. Ellerim titriyor, nefesim kesiliyor, gözyaşlarım halının üzerine düşüyordu.

"Neden geçmiyor?" diye fısıldadım kendi kendime.

Sonra acı gerçeği anladım.

Geçmezdi.

Çünkü haksız yere akıtılan kanı, hiçbir bez silemezdi.

"Manolya..."

Arkamdan gelen sesi duydum.

Bir anlığına zihnim bana oyun oynadı. O sesi Yusuf'un sesi sandım. İçimde küçücük de olsa bir umut filizlendi.

"Yusuf..." diye fısıldayarak hızla arkama döndüm.

Ama o, Yusuf değildi.

Burak'tı.

Yanında ağabeyleri de vardı. Açık kapının eşiğinde durmuş bana bakıyorlardı.

İçime çöken hayal kırıklığıyla başımı yeniden halıya çevirdim.

Bu kan...

Ne olursa olsun geçmeliydi.

Burak karşıma geçip dizlerinin üzerine çöktü.

"Duydum olanları," dedi yumuşak bir sesle. "Hadi gel... Önce elini yıkayalım, sonra da hastaneye gidelim."

Ne duymuştu?

Yusuf'un haksız yere canının yandığını mı?

Ama dünya zaten hep böyle değil miydi?

Canı en çok masumlar yanardı.

İnsanlar, 'Acılar insanı güçlendirir'. derdi. Sanki kırılmak, güçlenmenin tek yoluymuş gibi...

Peki ya insan, güçlenmek yerine her acıyla biraz daha eksiliyorsa?

Ya her darbe, onu ayağa kaldırmak yerine dizlerinin üzerine çökertiyorsa?

O zaman...

O zaman bunun adı ne olurdu?

Ben hâlâ zihnimin içindeki düşüncelerin esiriyken Burak usulca arkama geçti. Omuzlarımdan tutup beni ayağa kaldırdı. Tek kelime etmeden banyoya götürdü, musluğu açtı ve ellerimi yıkamaya başladı.

Su, parmaklarımın arasından akıp gidiyordu.

Ama ben hâlâ ellerimde kan gördüğüme emindim.

Yusuf'un kanı...

Sanki o kanı ben akıtmışım gibi.

Sen yaptın.

Zihnimin içinden yükselen o sesle irkildim.

"Ben... yapmadım." diye mırıldandım.

Sanki karşımda kanlı canlı biri duruyor, gözlerimin içine bakarak beni suçluyordu.

Burak, şaşkınlıkla yüzüme baktı.

"Efendim? Bir şey mi dedin?" diye sordu, ellerimi havluyla usulca kurularken.

Cevap veremedim.

Avuçlarımın içine baktım.

Gerçekten...

Ben mi yapmıştım?

Bu ilişkinin sonunun böyle olacağını biliyordun.

Yine de vazgeçmedin.

Kendini düşündün.

Sözler zihnimin içinde yankılanmaya devam ediyordu. Her yankıda biraz daha küçülüyor, biraz daha suçlu hissediyordum. Sanki en ağır mahkeme, insanın kendi vicdanının kurduğu mahkemeydi; ve ben, henüz savunmama bile başlayamadan çoktan suçlu ilan edilmiştim.

Burak titrediğimi fark edince üzerindeki ceketi çıkarıp bana vermek istedi.

Elimi kaldırıp onu durdurdum.

"Hayır..." diyebildim sadece.

Kollarımı kendime sardım. Üşümüyordum aslında.

Ama bedenim sanki başka bir şey yaşıyordu.

Yusuf'un akan kanını gördüğüm o andan beri içimdeki bütün sıcaklık çekilmişti. Sanki damarlarımdan akan kan bile durmuş, geriye sadece boşluk kalmıştı.

Üşümek değildi bu.

Korkuydu.

Acıydı.

Ve bir türlü geçmeyen o görüntünün içimde bıraktığı soğukluktu.

Hızlı adımlarla arabaya ilerliyorduk.

Arkaya ben ve Burak, öne ise Mustafa ve Alper binmişti.

Araba hareket eder etmez gözlerimi yoldan ayıramadım. İçimdeki korku büyüdükçe geçen her saniye daha ağır geliyordu.

"Biraz daha hızlı gider misiniz?" dedim.

Sesimdeki endişeyi saklayamamıştım.

Şoför koltuğundaki Alper hiçbir şey söylemeden gaza biraz daha bastı.

Ama bana hâlâ yeterince hızlı gelmiyordu.

Sanki yol uzadıkça uzuyor, hastaneye bir türlü varamıyorduk.

Oysa belki sadece yirmi dakikalık bir yoldu.

Sonunda hastanenin otoparkına geldik ve Alper arabayı park etti.

Hızla kapıyı açtım.

Ama kapatmaya bile fırsat bulamadan hastanenin içine doğru koşmaya başladım.

Arkamdan gelen adım seslerini duyuyordum fakat hiçbirine dönüp bakmadım. O an aklımda sadece tek bir şey vardı.

Yusuf...

Yusuf nasıldı?

Bir an durup gözlerimi hastanenin içinde gezdirdim. Nereye gideceğimi bilemez hâlde sekreteri aradım. Onu bulduğum anda yanına ilerlemek istedim ama Burak kolumdan tuttu.

"Gel, ben biliyorum."

Sesi uzaktan geliyormuş gibiydi.

Ablamla konuşmuş olmalıydı. Belki de ablam olanları ona anlatmıştı.

Asansörün içindeydik.

Ben, Burak, Alper ve Mustafa...

Ama sanki içeride kimse yoktu.

Asansör bomboş gibiydi.

Kendi varlığımdan bile emin değildim. Ellerime, nefesime, bulunduğum yere yabancıydım.

Her şey bir kabusun içindeymişim gibi geliyordu.

Keşke...

Keşke gerçekten s