Karanlıkta Yanan Kalp
Manolya Ökten
Kalbimi sende kaybettim.
Bulup getirirsen ne âlâ.
Gelmezsen de sende kalsın o kalp.
Ne ararım ne de isyan ederim.
Aşkım sende kalsın, ben kalpsiz de yaşarım.
Hayatta hep saçma sapan şeylerden korkardım, hem de çok korkardım. Ölesiye bir titreme sarardı bedenimi. Yılanlar ise en çok korktuğum şeydi. Neredeyse hiçbir hayvandan o kadar çok korkmazdım ama yılanlar bambaşkaydı. O soğuk varlıkları zihnime dahi geldiğinde nefesim kesilir, ne yapacağımı bilemez hâlde kalakalırdım.
Ortaokuldayken Emre isminde bir arkadaşım vardı. Bir gün fen bilimleri dersine girecektik. Ders kitabının sayfalarında kocaman, siyah bir yılan resmi vardı. Sınıftaki herkes yılanlardan ne kadar korktuğumu biliyordu ama bu korkumun boyutuna pek inanmıyorlardı. Bir an ismimi seslendiklerini duydum. Gayriihtiyari arkama dönüp baktığımda, Emre'nin elindeki kitapta duran o simsiyah yılan resmiyle karşılaştım. Resmi tam yüzüme doğru yaklaştırdılar. O an göğsüm sıkıştı, nefesim kesildi ve ne yapacağımı bilemez hâlde kalakaldım.
Anında ellerim titremeye başladı. Onlar kahkahalarla gülüyordu ama benim gözlerim çoktan dolmuştu bile. O resme kilitlenip kaldım, hareket dahi edemedim. Ardından hızla sınıftan çıkıp kızlar tuvaletine koştum. Öğretmen sınıfa gelene kadar tuvalette ağladım; bütün bedenim zapt edemediğim bir titremeyle sarsılıyordu. O gün annem gelip beni okuldan almak zorunda kalmıştı. Ertesi gün ise Emre, öğretmenin zoruyla da olsa benden özür diledi.
O anı zihnime öyle bir kazımış olmalıyım ki, aradan yıllar geçmesine rağmen bazen hâlâ gözümün önüne gelir ve aynı ürpertiyle sarsılırım.
Ben zihnimde geçmişin bu tekinsiz anılarını hatırlarken, bir yandan da Yusuf yardım çağırıyordu. Ama sesini kimse duymuyordu. Etraftaki ışıklar kapalıydı; ortalık henüz zifiri karanlığa gömülmemişti ama yine de içimi kaplayan korku yüzünden Yusuf’a seslendim.
"Telefonunu çıkarıp feneri açar mısın?" dedim.
Yusuf hemen telefonunu çıkarıp bana uzattı. Arayı uzatmadan feneri açtım ve ışığı doğrudan Yusuf’a doğru tuttum.
Yusuf yüzünü buruşturup "Manolya, gözüme soktun ışığı!" deyince, "Pardon," diyerek telefonu hemen başka bir yöne çevirdim. "Ne yapacağız?" diye sordum. İnternet de çekmiyordu.
Yusuf, "Yapacak bir şey yok," diyerek yere oturdu. Ben de yanına yere oturup ona baktım. "Sonsuza kadar burada mı kalacağız?" dedim. Maalesef konu stres ve korku olduğunda beynim küçülüyordu.
Yusuf hafifçe gülüp, "Hayır tabii ki de ama buradan biraz geç çıkabiliriz," dedi.
Gözlerimi iyice açarak, "Ne kadar geç? 48 saat mi, yoksa 72 saat mi?" diye sordum.
Yusuf gözlerimin içine bakıp dalga geçer bir edayla, "Yok, 365 gün!" dedi. Sonra ekledi: "Abartma Manolya, en fazla 24 saat içerisinde çıkmış oluruz buradan."
Derin bir nefes almaya çalışıp başımı onun omzuna yasladım. Telefonunu açıp galeriye girdim. Eski fotoğraflarımızı görünce yüzüme kederli bir gülümseme yerleşti. Ekranı Yusuf’a göstererek, "Bakmak ister misin?" diye sordum. Bir an kararsız görünüyordu ama yine de "Tamam," dedi.
Sırayla fotoğraflara bakmaya başladık. İlk fotoğrafta Yusuf kolunu omzuma atmıştı; ikimiz de kameraya bakıp gülümsüyorduk. İkinci fotoğraf, sınıftaki çocuklarla pikniğe gittiğimiz gün çekilmişti. Ellerimiz havada birbirine kenetlenmişti ve yine ikimizin de yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Üçüncü fotoğrafta ise birlikte bir düğüne gittiğimiz zamandı; pistte yan yana dans ediyorduk.
Yusuf’a baktım, onun zaten çoktan bana bakmakta olduğunu fark ettim.
"Her fotoğrafta gülüyoruz," dedi. Ben tam bir şey söyleyecekken devam etti: "Gözlerimizin içi bile gülüyor Manolya..."
Gözleri dolmuştu. Başımı hafifçe sallayarak, "Yine güleceğiz," dedim.
Ama o başını olumsuz anlamda salladı. "Ya seni hiç hatırlayamazsam? O zaman ne olacak, hiç korkmuyor musun?" diye sordu.
Gözlerim dolmuştu. Sanki sesimi biraz yükseltsem o büyük korkum hemen gerçekleşecekmiş gibi fısıltıyla karışık bir sesle yanıt verdim:
"Korkuyorum..."
Zorlanarak yutkundum. Onunla sanki son kez konuşuyormuşum gibi bir acıyla devam ettim: "Eğer hatırlamazsan ve beni istemezsen görüşmeyiz. Kendini sakın rahatsız veya zorundaymış gibi hissetme."
Sesi buğulu bir hâl almıştı. "Bana kızmaz mısın?" diye sordu.
Sanki konuşacak hiç gücüm kalmamış gibi başımı iki yana salladım. "Aşkını kısa süreli de olsa yaşadığım için çok mutluyum," dedim.
Boğazıma oturan o ağır yumruyu yutmak isteyerek bir kez daha yutkundum ama kendimi daha fazla tutamadım. Yusuf’tan geçemedim ve gözyaşlarım akmaya başladı.
Yusuf iki elini yanaklarıma koyup narinçe gözyaşlarımı sildi. "Ağlama Manolya," dedi. "Seni hatırlayamasam da kalbim senin için ağrıyor."
Ben de ellerimi onun yanaklarına koydum. Gözyaşlarını silerek, "Peki sen niye ağlıyorsun?" diye sordum.
"Sence aşkımız gerçek olsaydı seni hatırlamaz mıydım?" dedi. "Her şeye rağmen kavuşmaz mıydık?"
"Âşıklar da ayrılır," dedim. "Tekrar birleşmek için bazen ayrılmak gerekir."
Bir anda kalbime keskin ağrılar girmeye başladı. Yusuf ile alınlarımız birleşti. Başını hafifçe geri çekip doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Seni öpebilir miy-..."
Cümlesini tamamlamasına fırsat kalmadan dudaklarına yapıştım. Sanki ömrüm boyunca hep bu anı beklemiş gibiydim... Sanki her gün öpüşüyor olsak bile yarın yine öpmek için aynı heyecanla tutuşacakmış gibi...
Ama bana karşılık vermiyordu. Vücudu buz kesmişti. Dudaklarından ayrılıp yüzüne baktım. "Rahatsız mı oldun?" diye sordum.
Yusuf cevap vermek yerine elimi tutup kalbinin tam üzerine bastırdı. "Kalbim yanıyor," dedi. "Mecazen değil Manolya, kalbim senin için alev alev yanıyor..."
Bunu söylerken elimi tişörtünün altından kalbinin üzerine götürdü. Şaşkınlıkla ona bakakaldım. Çünkü tüm vücudu soğukken, sadece o nokta sıcacıktı ve kalbi deli gibi atıyordu. Mecaz yapmıyordu; kalbi gerçekten yanıyordu, çok sıcaktı.
Telaşla, "İyi misin?" diye sordum.
Başını olumsuz anlamda sallayınca korku ile şaşkınlık arasında sıkışıp kaldım. Yusuf ise gözlerimin içine bakarak, "Hiç bu kadar iyi olmamıştım," dedi ve tekrar dudaklarıma yaklaştı.
"Yusuf..." dedim endişeyle. Beni öpmek üzereydi ama ben onun için ciddi şekilde kaygılanmaya başlamıştım. Bu yüzden geriye çekilip ondan hafifçe uzaklaştım.
Yusuf "Manolya," diyerek beni belimden yakaladı ve bir anda kucağına oturttu. Şaşkınlık ve ihtiras aynı anda bütün bedenimi ele geçirmiş gibiydi. Ellerimi kendiliğinden boynuna doladım.
"Benden sakın uzaklaşma," dedi ve alnını saçlarıma yasladı.
"Saçlarını, o içten gülüşünü ne çok severdim..." Başını yavaşça kaldırdı ve gözlerimin içine bakarak, "Hatırlamaya başlıyorum," dedi.
O böyle söyleyince, bu defa sanki benim bedenim alevler içinde kaldı. Başım mı dönüyordu, yoksa bir hayal mi görüyordum, kestiremiyordum.
"Gerçekten mi?" dedim kekeleyerek.
Başını boynuma yasladı. Yutkundum. Öpmüyordu; sanki zihnindeki bütün soruların cevaplarını tam orada, tenimde bulacakmış gibiydi. Solukları düzensizleşmişti.
"Tatlı atışmalarımızı, kavgalarımızı..." deyip boynuma daha da sokuldu. "...herkesi mutsuz eden aşkımızı hatırlıyorum."
Başını kaldırıp doğrudan gözlerime baktı. "Manolyam..." dedi.
Gözlerinde kendimi gördüm, o eski sevgilimi gördüm. Şaşkınlıkla karışık bir sevinçle güldüm. Bakışları dudaklarıma kaydı. Yavaşça yaklaştı ve dudaklarımız yumuşakça buluştu. Artık hiç acelemiz yoktu; birbirimizi tekrar bulmuştuk.