Kırık Bir Anı
Manolya Ökten
3 gün sonra
Uzun zaman oldu...
Kalbimde sana dair
bir mutluluk hissedemeyeli.
Üzüntü mü dersin,
yoksa özlemden dökülen gözyaşları mı?
Hepsi var.
Bir tek mutluluk yok.
Çünkü sen yoksun.
Yatağımda uzanmış, Yusuf’a gitmek için kendimde güç kuvvet arıyordum. Üç gündür onu görmemiştim. Doktorun odasından çıktıktan sonra ablam beni zorla eve götürmüştü; ama zaten benim de direnecek hâlim yoktu.
Yalnızca beni değil, ailemizden tek bir kişiyi bile hatırlamıyordu. Bencillik gibi gelse de bu durum içimi biraz olsun rahatlatıyordu.
Fakat onu görmeme engel oluyorlardı. Elzem Teyze’ye göre oraya gidersem Yusuf’u zorlardım ve bu da onun aklını daha çok karıştırırdı. Haklıydı belki... Elbette zorlayacaktım, hatırlasın diye çabalayacaktım; onun sevgilisiydim ben. Ama bir yanda da gerçek büyüyordu içimde: O istemedikten, gözlerinde kendimi göremedikten sonra ne yapabilirdim ki?
Saniyelik olarak hastanede görmüştüm; beni ona anlatmışlardı, o kadar. Ablamın dediğine göre eve geldikten sonra beni bir daha sormamıştı.
Dün yaprak sarma sarmıştım; artık harekete geçmem gerekiyordu. Ne yani, beni hatırlamıyor diye onu kendi hâline mi bırakacaktım? Çok fazla olmasa da şansımı zorlamam gerekiyordu.
İlk tanışmamız da onun kapısının önünde, benim elimde bir tencere yaprak sarmasıyla olmuştu.
Okula gitmiyordu, izin almıştı; ama gitmek için diretiyormuş. Neymiş, bir şeyi yokmuş; alt tarafı birkaç kişiyi hatırlamıyormuş, o kadarmış. En azından ablamın dedikleri bunlardı. Onlar sıkça Yusuf’u ziyaret ediyordu; ama ben odamda kalmak zorunda kalıyordum.
Babamın siniri geçmiş, üstüne üstlük bir de vicdan azabı çekiyordu. Annem de öyle... Yoksa ne işleri vardı, neredeyse akşama kadar neden Yusuf’un evinde olsunlardı ki? Herkes oradaydı, herkes hayatın bir ucundan ona dokunabiliyordu. Bir tek bana yasaklanmıştı o ev.
Elzem Teyze ise suçu büyük ihtimalle bende buluyordu; gözleri nefretle bakıyordu. Bugün herkes Yusuf’un yanındaydı, bir tek ben hariç.
Bunu fark ettiğim anda artık yataktan kalkmıştım. Üzerimde sıradan bir tişört ve eşofman vardı; ama Yusuf’un yanına böyle gidemezdim. Nedendir bilmem, sanki onunla ilk defa tanışacakmışız gibi içimi bir heyecan kapladı. Gardırobumdan beyaz, uzun ve balon kollu elbisemi çıkarıp giydim. Tenceredeki sarmamı da alarak evden çıktım.
Yusufların kapısının önüne geldiğimde bir türlü zile elim gitmiyordu. Daha çok yeniydi ama yine de beni hatırlamamasından korkuyordum. Sonunda cesaretimi toplayıp zile basacaktım ki "Manolya!" diye bir ses işitince arkamı döndüm. Burak ve abileriydi.
Bunlar hep böyle mehter takımı gibi mi geziyordu?
Kaşlarımı çatıp, "Burada ne işiniz var?" diye sordum.
Burak, yüzüne yayılan rahat bir gülümsemeyle, "Yusuf’u merak ettim," dedi.
Başımı memnuniyetsizce sallayıp arkamı döndüm ve zile bastım. Saniyeler sonra kapı yavaşça açıldı.
Karşımda duran kişi Yusuf’tan başkası değildi.
Ama böyle olmamalıydı. İlk karşılaşmamızda tek başımaydım; daha sonrakinde ise yanımda ablam vardı. Keşke bugün de benimle gelseydi... Zaten evdekiler de benim hâlâ odamda, yatağımda uzandığımı sanıyorlardı.
"Buyrun?" dedi, üzerimizde garip ve yabancı bakışlar gezdirerek.
Kucağımdaki tencereye biraz daha sıkı sarılıp, "Sarma getirdim," dedim kısık bir sesle.
Yusuf yüzüme bakıp gözlerini hafifçe kıstı. Zihninin derinliklerinde bir şeyleri zorlar gibiydi. "Sizi bir yerden tanıyorum ama... tam çıkaramadım," dedi.
O an içimde alev alev yanan o heyecan dalgası ansızın duruldu; tamamen sönmese de yerini keskin bir sızıya bıraktı. Yüzümdeki kırgınlığı gizlemek adına zoraki bir şekilde gülümsemeye çalıştım.
"Manolya ben," dedim sadece.
Senin sevgilinim diyemedim.
"Ha, sen şu meşhur Manolya’sın! Ablan ve Serce sık sık seni anlatıyor," dedi yüzüne yerleşen samimi bir gülümsemeyle.
Boğazıma oturan o yumruyu yutkunmaya çalışarak sadece başımı sallamakla yetindim. Gözleri birden arkamda duran Burak’a takıldı. "Siz?.." dedi sorgulayan bir ifadeyle.
Burak her zamanki sakin sesiyle araya girdi. "Biz sana bakmaya geldik. Dün de gelmiştik, hatırladın mı?"
Yusuf hafızasını zorlar gibi başını onaylar anlamda salladı. "Evet, evet... Hatırladım."
O an, nedense kendisini beni hatırlamak için hiç zorlamadığını fark ettim. Göğsüme oturan o ağır hisle öylece kaldım. Ben olmasaydım bile, insan hayatından silinen parçaları toplamak için biraz olsun çabalamaz mıydı? Bir şeyler yapılmalıydı, en azından hatırlamak için bir adım atılmalıydı; ama o, beni unutmuş olmayı çoktan kabullenmiş gibi duruyordu.
Burak derin bir nefes alıp, "E, ayakta kaldık. Bizi içeri davet etmiyor musun?" dedi.
Yusuf elini geçin der gibi kaldırarak, "Estağfurullah, buyrun," dedi ve kapının önünden çekildi. İçeriye önce Burak, Mustafa ve Alper girdi, daha sonra da ben... Arkamızdan kapıyı kapattı. Evin kapısına geldiğimizde hızlıca ayakkabılarımı çıkarıp içeri adım attım.
Arkamızdan kapıyı kapatır kapatmaz, kucağımda tuttuğum sarma tenceresini uzatıp eline tutuşturdum. Bu aniden gelen hamlemle neye uğradığını şaşırarak, elindeki tencereye ve ardından yüzüme şaşkın bakışlarla bakakaldı.
İlk tanıştığımız zamanda da heyecandan tam olarak böyle yapmıştım. Hatırladı mı acaba diye başımı hafifçe eğip gözlerinin içine baktım; ama bakışlarında sadece katı, tepkisiz bir şaşkınlık vardı. İçimdeki umudun sessizce kırıldığını hissederek derin bir nefes aldım ve odaya geçtim. O ise elindeki tencereyle mutfağa doğru yöneldi.
Odaya girdiğimde bütün aile üyeleri oradaydı; tek misafir ise Burak, Alper ve Mustafa’ydı. Sessizce boş bulduğum tekli bir koltuğa geçtiğimde, salondaki bütün bakışlar anında üzerime kilitlendi. Elzem Teyze’ye bakamıyordum, kendimce onun o keskin bakışlarından kaçmaya çalışıyordum.
Annem söze atılarak, "Kızım, ne işin var burada? Keşke biraz daha evde kalsaydın," dedi sitem dolu bir sesle.
Buraya gelmem hiçbirinin hoşuna gitmemişti. Vaktiyle ilişkimizi destekleyenlerin bile gözleri, şu anki huzursuzluklarını açıkça ele veriyordu. Zorlukla yutkunarak, "Üç gün zar zor sabrettim..." dedim ama bunu söylerken annemin yüzüne bile bakamamıştım.
Tam o an, Elzem Teyze dahil salondaki herkesin derin, sıkıntılı bir nefes verdiğini hissettim.
Yusuf mutfaktan bir anda hızlıca girdi odaya. Yüzünde kocaman bir tebessümle, "Sen bana daha önce yaprak sarma mı yaptın?" dedi mutlulukla.
Heyecanla ayağa kalktım. "Evet! Hatırladın mı?" dedim, içimde aniden parlayan bir umutla.
Salondakilerin hepsi şaşkındı. Yusuf’un yüzünde de aynı çocuksu mutluluk vardı; ama birkaç saniye sonra o tebessüm birden dondu. "Hayır," deyip bir anlık duraksamanın ardından yanımda duran tekli koltuğa oturdu. Neye uğradığımı şaşırmış, öylece kalakalmıştım.
Bana dönüp, "Seni değil, annemle olan bir konuşmayı hatırladım," deyince başımdan aşağı soğuk sular döküldü. Sessizce yerime oturdum.
Gözüm Elzem Teyze’ye kaydığında, az önceki o gergin ifadesinin dağıldığını ve keyfinin yerine geldiğini gördüm.
Birden kapı zili çalınca yerimden keyifsizce kalkıp kapıyı açmaya gittim. Kapı deliğinden kimin geldiğine bakma gereği bile duymadan kulpu çevirip kapıyı açtım.
Karşımda duran kişi Halime Hanım’dı.