Keşfet

Kırılan Hafıza

Beyaz Manolya Kokusu

Manolya Ökten

Her yazılan silinmez; her silinen yeniden yazılmaz.

Tam iki saattir Yusuf'un uyanmasını bekliyordum. Onu misafir odasına taşımış, koltuğun üzerine bırakmıştık; sanki o uyanınca her şey normale dönecekmiş gibi sessizce başında nöbet tutuyordum. Kalbimdeki endişe bir düğüm gibi boğazıma oturmuştu. Her fırsatta Onu hemen hastaneye götürmeliyiz, diye diretsem de, evdeki kimseden bir karşılık alamıyordum. Sanki Yusuf'un bu derin uykusu, onların dünyasında sadece geçici bir yorgunluktan ibaretti. Oysa o, sanki başka bir yere, bizim ulaşamadığımız karanlık bir yere sürüklenmişti.

Herkesin nerede olduğu umurumda bile değildi. Yusuf'un yanı başındaydım; dikkatim tamamen ona odaklanmıştı. Tam iki saat boyunca, tek bir kez bile kıpırdamadan, yüzüstü yatışını öylece seyrettim.

Yerde, halının üzerinde diz çökmüş, arada bir Yusuf'un saçlarını okşuyordum. Başında oluşan o şişliğe buz koymuştum ama hâlâ tam olarak inmemişti. Onun bu derin sessizliği içimi ürpertiyor, uyandığında hissedeceği o şiddetli ağrıyı düşünmek bile beni korkutuyordu.

Başını sadece halıya değil, doğrudan zemine, sert yere çarpmıştı; işte bu yüzden o bölgenin neden bu denli şiştiğini daha iyi anlıyordum.

Başının arka tarafı şişmişti; elimi her o noktaya götürüp şişliği parmak uçlarımda hissettiğimde, içimde acıma ve suçluluk duygusu birbirine karışıyordu.

Ağlamaktan gözlerim kızarmıştı; ama Yusuf uyanıp daha fazla acı çekmesin diye kendimi susturmaya, hıçkırıklarımı içime bastırmaya çalışıyordum. Bu çaba sanki bir panik atağı tetikleyecekmiş gibi göğsümün daraldığını hissediyordum.

Arada bir nefesini kontrol ediyordum. Ben hariç kimse onunla ilgilenmiyor, durumunu ciddiye almıyordu. "Alt tarafı başını çarptı, uyanır; abartmaya gerek yok," diyorlardı ama bu kadar uzun süre uyanamaması normal miydi, bilmiyordum.

Ayak seslerini duyduğum an başımı hızla kaldırdım; gelmişlerdi. Babam, "Daha uyanmadı mı?" diye sordu; sesi öylesine katıydı ki, bırakın merhameti, içinde zerrece vicdan azabı bile barındırmadığından emindim. Annemin ise Yusuf'un bu halde acı çekmesi sanki gizli bir haz veriyor gibiydi.

Bunu onlara kaç defa anlatmaya çalıştım? Beni kaçırmadığını, sadece konuşmak için geldiğini dilimde tüy bitene kadar söyledim ama kimseye dinletemedim. Boş ve anlamsız bakışlarla, hem bana hem de Yusuf'a sanki bir yabancıya bakar gibi bakıyorlardı.

Bir anda, dudaklarından dökülen o cılız inleme sesiyle başımı hızla Yusuf'a çevirdim. Gözleri hâlâ kapalıydı ama elini istemsizce başına götürmüş, acı içinde kıvranıyordu. Yavaş yavaş gözlerini araladığı an, odadaki herkes sanki bir mucizeyi bekliyormuş gibi anında etrafına toplandı.

Bir süre tavana baktıktan sonra bakışlarını yavaşça bizlerin üzerinde gezdirmeye başladı. Elzem teyze endişeyle, "Oğlum, iyi misin?" diye sorduğunda Yusuf kaşlarını çattı. Ayağa kalkmaya yeltendiği an hızlıca koluna girip onu doğrulttum. Kolunu elimden çekerek elini tekrar başına götürdü ve sessiz, acı dolu bir "ah" çekti. Doğrudan gözlerimin içine bakıp, "Siz kimsiniz ve kafam neden bu kadar acıyor?" dediğinde şaşkınlıktan donup kaldım. Odanın geri kalanının da en az benim kadar şaşkın olduğunu tahmin edebiliyordum; ama Yusuf, tüm ciddiyetiyle bize bakıyor ve sorusuna verilecek bir cevap bekliyordu.

"Anlamadım," diyebildim sadece, şaşkınlıkla Yusuf'a bakarken. Sonra belki de sadece bir yanılsama olduğunu umarak, belli belirsiz bir tebessümle, "Yusuf, şaka mı yapıyorsun?" diye sordum kısık bir sesle. Gözlerini bir an bile benden ayırmadı. Elini ağır ağır başından çekti, ifadesi ciddiyetini korurken, "Asıl siz benimle dalga mı geçiyorsunuz hanımefendi?" diye karşılık verdi.

Onur abi öne doğru çıkıp elini iki parmağıyla Yusuf'a doğru uzattı. "Bu kaç?" diye sordu. Yusuf kısa bir an bakıp omuz silkerek "İki," dedi. Onur abi bize dönüp dudak büzerek "Kafa yerinde, sadece dalga geçiyor," dediğinde, ben de dahil olmak üzere herkes aynı anda göz devirdi.

"Artık ciddi olur musunuz?" dedim, sakin ama sesimin altındaki o zehirli tehdidi saklamaya bile tenezzül etmeden. Onur abi, "Tamam," diyerek başını salladı. Ancak bir anda elini kaldırdığı gibi Yusuf'un yüzüne sert bir tokat indirdi. Şaşkınlıktan nefesim kesildi, "Ne yapıyorsun sen!" diye bağırdım. Yusuf ise elini yanağına götürmüş, yaşananların şokuyla hepimize bakıyordu; bakışlarında hem bir yabancılaşma hem de büyük bir boşluk vardı.

Mahir amca bir anda ellerini havaya kaldırarak, "Herkes sakin olabilir mi? Önce bir sakin olun bakalım," dedi. "Oturup konuşalım bir," diye ekleyince, odadaki herkes yavaşça yerleşti. Ben ise Yusuf'a bakmaya devam ederek ayakta dikiliyordum; Yusuf ise hâlâ elini yanağından çekmemiş, sessizce öylece duruyordu.

Mahir amca, "Manolya, otur," dedi. Sözünü ikiletmeyip Yusuf'un yanındaki boşluğa çöktüm. Yusuf elini ağır ağır yanağından çekti, önce bana baktı, ardından odadakileri tek tek süzdü. Bir anda hızla ayağa kalktığında, onun bu ani hareketiyle biz de eş zamanlı olarak yerimizden fırladık.

Elzem teyze, "Ne oldu oğlum?" diye sorduğunda Yusuf sertçe, "Birincisi, bana oğlum deyip durmayın! İkincisi, ben gidiyorum," diyerek kestirip attı. Hepimiz aynı anda, "Nereye?" diye lafa atıldık. Yusuf arkasını dönüp kapıya doğru bir iki adım attı, ardından aniden bize dönerek, "Size ne?" dedi soğuk bir ses tonuyla. "Hiçbirinizi tanımıyorum ve burada kalmak istemiyorum."

Babam, Yusuf'un omzuna elini koyup, "Biz senin aileniz," dedi kararlı bir sesle. "Ben Kazım, bu eşim Suzan," diyerek devam etti ve sırayla odadakileri tanıtmaya başladı. Sıra bana geldiğinde babamın ne diyeceğini, bu karmaşanın içinde beni nasıl tanımlayacağını kestiremiyordum; içimdeki dürtüye engel olamayarak sözünü kestim ve "Sevdiğin kadın," dedim. Babamın eli, Yusuf'un omzunda öylece havada asılı kaldı; birkaç saniyelik o ağır sessizliğin ardından elini hızla indirdi. Yusuf ise kaşlarını şaşkınlıkla havaya kaldırmış, sanki hiç duymaması gereken bir sırrı duymuş gibi bana bakıyordu.

Derin bir nefes alıp, "Bakın, ben hiçbirinizi tanımıyorum, anladınız mı?" dedi; sesi titriyordu ama oldukça kararlıydı. "Kendimi bile tanımıyorum. Tek bildiğim ismim; o bile, o bile bana o kadar yabancı ki..." dediği an Rüzgar araya girdi ve soğukkanlılıkla, "Sen bir edebiyat öğretmenisin," dedi. Yusuf ona doğru dönüp, dudaklarında alaylı bir ifadeyle, "Çok teşekkürler, çok yardımcı oldun," diye karşılık verdi.

Serce araya girip Yusuf'un koluna yapıştı; Yusuf anında kolunu geri çekti. Serçe tekrar hamle yaptı, Yusuf tekrar çekti. Serçe bu sefer kolunu sıkıca kavrayıp, "Abi bir dur ya!" diye sitem etti. Yusuf, büyük bir çabayla kolunu tekrar kurtarıp göğsünde birleştirdi. Serçe göz devirerek, "Burası bizim evimiz değil," dedi ve eliyle beni işaret ederek, "Manolya'nın evi burası. Bizim evimiz hemen karşıda, gel oraya gidelim, düzgünce konuşalım. Hem olmadı bir doktora gideriz," diye ekledi.

Sinirden gülümseyerek onlara baktım. "Ya adam hatırlamıyorum diyor, ne eve gitmesi? Direkt hastaneye gidelim!" diye çıkıştım. Yusuf, göğsünde bağlı olan kollarını çözüp, "Eve gidelim o zaman," dediğinde şaşkınlıkla ona bakakaldım. Herkes sanki en mantıklı çözüm buymuş gibi onaylayıp yavaş yavaş dışarı çıkmaya başlayınca, ellerimi saçlarıma daldırıp çekiştirdim. "Hepsi manyak bunların," diye mırıldandım kendi kendime.

.........

Neredeyse bir saattir Yusuf'a her şeyi hatırlatmaya çalışıyorduk ama nafileydi; Yusuf'un zihni kilitli bir kapı gibi kapalıydı. Saat ilerlemiş, herkesin sabrı tükenip ayaklanmaya hazırlandığı o gergin anda kapı çaldı. İçeri Halime Hanım girdi. Onu gördüğüm an şok içinde olduğum yere çakıldım; üzerinde, kat kat kırmızı mini etekleriyle adeta bir balo kostümünü andıran abartılı bir elbise vardı. Bu kasvetli, ağır atmosferin ortasında bu denli alakasız ve gösterişli bir kıyafetle içeri girmesi, Yusuf'un hafıza kaybı kadar gerçek dışı duruyordu.