Kusursuz Sabotaj
Manolya Ökten
İnatçı değildim. Hiçbir zaman dünyayla, kaderle ya da beni incitenlerle savaşacak o gücü kendimde bulamamıştım. Benim doğamda savaşmak yoktu; hatta bazen, sadece nefes alıp vermek için bile çabalamadığım, kendimi hayatın akışına bıraktığım upuzun anlar olmuştu. Çabuk pes ederdim ama bu bir yenilgi değil, ruhumun sessizce geri çekilmesiydi. Yine de bilmedikleri bir şey vardı: Teslim oluyordum ama unutmuyordum. Eğer kalbim bir kere kırılırsa, üzerinden bin yıl da geçse, o ilk kırılmanın sesi içimde ilk günkü gibi yankılanmaya devam ederdi. Tıpkı odadaki o ağır, her şeye rağmen silinmeyen beyaz manolya kokusu gibi...
Yusuf dünden beri beni defalarca aramıştı. Telefonun ekranı her yanıp söndüğünde, onun o ısrarlı çabasını sadece izlemekle yetindim. En sonunda aramalarına cevap alamayınca bir buket beyaz manolya çiçeği göndermişti. Aslında o çiçeği eve de odama da kabul etmek istemiyordum ama ablam duruma el koymuş, beni hiç dinlemeyerek o buketi zorla getirip odamın ortasına koydurmuştu. Şimdi odanın içi, sitem eder gibi keskin ve kaçılması imkansız bir beyaz manolya kokusuyla doluydu.
Aynada kendime son kez bakıyordum. Üzerimde kısa, siyah, kalın askılı ve mini bir elbise vardı. İsteme merasimi için seçilebilecek en son elbiseydi belki de ama zaten amacım da uslu bir kız gibi görünmek değildi. Bakkalcının oğlu mu, çırağı mı neyse neydi işte; beni istemeye geliyordu. Defalarca 'hayır' dememe, avazım çıktığı kadar karşı koymama rağmen annem yine beni dinlememiş, üzerime gelmişti. En acısı da babamın da bu olaya sıcak bakması, sessiz onayıyla annemin arkasında durmasıydı. Aynadaki aksime bakarken, içimdeki o kırgınlığın ve öfkenin elbisemin siyahlığından daha koyu olduğunu hissedebiliyordum.
Daha önce hiç beni istemeye gelmemişlerdi. Normalde bir genç kızın içini kıpır kıpır etmesi gereken bu ilk deneyim, bende koskoca bir boşluktan başka bir şey yaratmıyordu. Heyecanlı değildim. Çünkü kapıdaki, gelmesini beklediğim ya da hayalini kurduğum kişi değildi; Yusuf değildi. Gerçi, Yusuf'la da bu saatten sonra bir şeyleri devam ettirebileceğimi, o kırıklıkları onarabileceğimizi hiç sanmıyordum
Çünkü unutmazdım. Ve zamanı geldiğinde, ona da unutturmazdım. Bir süre sonra benden sıkılacaktı, bunu çok iyi biliyordum.
Kapı zili çaldı. Göğsümden sıkıntılı bir nefes koyuverip odamın kapısını açtım. Karşımda ablam duruyordu; göz göze geldik. Baştan aşağı siyahlara bürünmüştü; uzun bir badi ve siyah bir pantolon... Bakışlarındaki o acıyan, bana içten içe üzülen ifadeyi hemen tanıdım. Biz sessizce birbirimizi süzerken, yan odadan annemle babam çıktı.
Annemin heyecan dolu, "Geldiler!" sesiyle birlikte kendimi kapının önünde buldum; beni açmam için öne doğru itmişti. O an sanki bedenimden ruhum çekilmişti de bomboş bir kabuk gibi ellerinde sürükleniyordum. Öyle kırılgandım ki... Üzüldüğümde, içimdeki her şeyi, akan zamanı bile durdururdum. Her acı, göğsüme sanki ilk defa saplanıyormuş gibi taze ve ağır olurdu. Ben her şeyi hep uçlarda yaşardım ve bu uçurumlar beni artık çok yoruyordu.
Güçlükle yutkundum ve kapının kulpunu indirdim. Kapı açıldı. Karşımda yan yana duran iki figüre; Yusuf'a ve Onur abiye donakalmış bir hâlde bakakaldım.
"Sizin ne işiniz var burada?"
Yusuf'la göz göze geldiğimiz o an, sadece saniyelik bir dilimdi belki de... Ama benim için sanki zaman tamamen durmuştu. Bakışlarımı zorlukla ondan çekip Onur abide sabit tuttum. Yine de hissediyordum; Yusuf'un gözleri hâlâ benim üzerimdeydi.
Annem kapıyı ardına kadar açtı ve yüzündeki o sıcak gülümsemeyle, "Hoş geldiniz, geçsenize içeri," dedi. Ancak ortamdaki o ağır sessizliği annemin neşeli sesi bile dağıtamadı; hiçbirimizden tek bir çıt çıkmadı. Karşımdakiler de eşikten içeri adım atmaya yeltenmedi. Zaman, o kapı eşiğinde öylece donup kalmıştı. Ben ısrarla bakışlarımı Onur abide sabit tutmaya çalışıyordum ama Yusuf'un inatçı gözlerinin üzerimde olduğunu, bakışlarını bir an bile benden çekmediğini çok iyi biliyordum.
Yusuf, inatla ona dönmeyeceğimi nihayet anlamış olacak ki derin bir nefes alıp yutkundu ve bakışlarını anneme çevirdi.
"Aslında babamlar gelecekti ama..." dedi, sesindeki o durgun tonla. "Annem biraz rahatsızlanmış. O yüzden temsili olarak biz geldik."
Annemin yüzündeki gülümseme yerini anında bir endişeye bıraktı. Telaşla, "Önemli bir şey yok inşallah?" diye atıldı.
Bu sefer araya giren Onur abi oldu. Rahat bir tavırla omuzlarını silkip, "Yok ya, çok önemli bir şey değil," dedi, ortamdaki o gergin havayı dağıtmak ister gibi.
Babamın, "E hadi geçin çocuklar," demesiyle kapıdaki o tutukluk dağıldı ve içeri adımladılar. Salondaki koltuklar neredeyse tam bir yuvarlak oluşturuyordu ve bu düzen, kaçmak istediğim tüm bakışları tam merkezine alıyordu.
Ablamla ben kapının hemen yanındaki koltuğa yerleştik. Bizim sol çaprazımızdaki koltuğa Yusuf ve Onur abi oturdu. Kafamı her kaldırdığımda Yusuf'un radarına girmek kaçınılmazdı artık. Tam karşımızda annemle babam yan yana otururken, sol çaprazımızda kalan boş koltuğa ise bakkalcının çırağı Burak ve abileri yerleşecekti. Ortam her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
Bu gergin odada en büyük şansım ablamın yanımda olmasıydı. En azından olanı biteni, içimde kopan fırtınaları bildiği için kendimi biraz daha güvende ve rahat hissediyordum.
Sessizliği dağıtmak adına Onur abiye döndüm. "Serce ve Rüzgâr da gelseydi keşke," dedim, gözlerimi Yusuf'un olduğu tarafa değdirmemeye çalışarak.
Onur abi umursamaz bir tavırla, "Onlar ikisi dışarı çıktı," diye yanıtladı.
İçimden derin bir şaşkınlık geçti. Hayret doğrusu... Serçe gibi biri, evdeki bu cümbüşü, bu curcunayı hayatta kaçırmaz gibi geliyordu bana.
Tam o sırada kapının zili salonun sessizliğini böldü. İşte o an, istemsizce yine Yusuf'la göz göze geldik. Bakışlarındaki o çözemediğim ifadeyi üzerimde taşırken, herkesle birlikte ben de ayaklandım. Ona inat, dik bir duruşla kapıyı açmaya yöneldim.
Kapıyı açtığımda karşılaştığım manzara hafifçe yutkunmama sebep oldu. İçeriye, kalıplarından dolayı giydikleri takım elbiseler üstlerinde patlayacakmış gibi duran iki iri yarı adam girdi. Tam arkalarından ise onlara göre oldukça cılız kalan Burak belirdi. Yüzündeki o çekingen gülümsemeyle elindeki çiçeği ve çikolatayı bana doğru uzattı. "Hoş geldiniz," diyerek elindekileri aldım ve hızla mutfağa bıraktım.
Salona geri döndüğümde, yeni gelenler çoktan evdekilerle selamlaşmış ve kendilerine ayrılan o üçlü koltuğa yerleşmişlerdi. Çember tamamlanmıştı ve Yusuf'un gözleri hâlâ bendeydi.
Tekrar yerime geçip karşımdaki üçlüye alıcı gözüyle baktım. Burak'ın yanındaki abilerinden biri resmen kalıptan ibaretti, diğeri ise daha göbekli, heybetli bir adamdı. Burak onların arasında iyice kaybolmuş gibiydi.
Babam boğazını temizleyip ciddi bir ses tonuyla, "Evladım, aile büyükleri yok mu? Onlar niye gelmedi?" diye sorunca salonda buz gibi bir hava esti. Burak o anki panikle, sanki askerdeymiş gibi ani bir refleksle ayağa fırladı, sonra ne yaptığını fark edip hızla geri oturdu.
"Efendim..." dedi, sesi tir tir titrerken gözlerini babamdan kaçırmaya çalışarak. "Annem vefat etti. Babam da çok yaşlı, evden çıkacak durumu yok. O yüzden ben de arkamda dağ gibi duran abilerimle geldim."
Babam duyduğu ölüm haberiyle hüzünlenerek başını salladı. "Başınız sağ olsun evladım," dedi babacan bir sesle. Üç kardeş aynı anda başlarını sallayarak bu taziye dileğini kabul ettiler.
Tam ortam biraz yumuşadı derken, Burak beklenmedik bir cesaretle doğrudan bana döndü ve "Maşallah, kızınız da çok güzelmiş," deyiverdi.
O lafı duyduğum an, damarlarımdaki kanın kaynadığını, kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Büyük bir panikle bakışlarımı hemen önüme, yere indirdim. Değil konuşmak, Yusuf'un olduğu tarafa kafamı çevirmeye bile cesaretim yoktu. Fakat odadaki hava bir anda o kadar ağırlaşmıştı ki, bakmasam bile Onur abinin hemen yanındaki Yusuf'u tutmaya, onu dizginlemeye çalıştığını görebiliyordum. Yusuf her an patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi.
Annem, ortamdaki o tehlikeli elektriği nedense hissetmiş gibi kon