Keşfet

Ya Dibe Ya Yüzeye

Beyaz Manolya Kokusu

Manolya Ökten

İtiraf etmeliyim ki kararsızlık benim en büyük gölgemdi. Fakat hayat da bana hiçbir zaman net bir yön göstermedi. Ne zaman bir şeyleri düzeltmek için ayağa kalksam, görünmez bir el ilmek ilmek ördüğüm ne varsa tek bir hamlede söküp atıyordu. Kaderin bu acımasız oyununa karşı direnmek, akıntıya karşı kürek çekmek gibiydi. Her şeye rağmen, insan ruhu sarsıldıkça daha güçlü bir aidiyet arıyor; düşerken tutunacak bir el, bir dal fısıldıyordu zihnimde. Ben o dalı hiç tutamadım. Hep bir adım gerisinde kaldım mucizelerin.

Yusuf’a aşıktım. Onun da bana aşık olduğundan adım gibi emindim, bunu gözlerinde görüyordum. Ama bazen aşk yetmiyordu işte. Sadece kavuşmak, yan yana durmak yetmiyordu. Eğer kader sizin için başka bir senaryo yazdıysa, elleriniz kenetlense bile o mutluluğu yakalayamıyordunuz.

Sevmeyi bir kurtuluş, tüm dertlerin bittiği bir son durak sananlar, aslında daha büyük bir fırtınanın tam ortasına yakalanacaklarından habersizdiler. Ne aşk bir kurtuluştu ne de sığındığımız o insanlar... Sahi, insanoğlu kendi kendini bile göz göre göre felakete sürükleyebilirken, bir başkasına duyulan bu amansız muhtaçlık nedendi?

Aşk, durulmak bilmeyen dalgalı bir denizde nefes almaya çalışmaktı benim için. Ne kadar iyi yüzersen yüz, o dalgalar seni elbet bir gün yoruyor, dibe çekiyordu. Sonu olmayan bir labirentte, her dönüşte aynı çıkmaz sokağa çıkacağını bile bile kaybolmaktı; ya da her adımı can yakan, hep engebeli, hep yokuş yukarı o yolu yürümek... Sonu uçurum bile olsa, insan o yoldan geri dönemiyordu.

Derin, ciğerlerimi yakan bir nefes alıp Yusuf’a baktım. "Neden bunu yapıyorsun?" diye sordum, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Neden ayrılığımızı kabullenmiyorsun Yusuf?" Ben kafamdaki düşüncelerden, geleceğin ve hayatın üzerime yıktığı o ağır stresten bir saniye bile durup oturmayı düşünemezken; o, yine o her zamanki sinir bozucu rahatlığıyla karşımda oturmuş, sessizce beni izliyordu. Onun bu dünyadan kopuk dinginliği, benim içimdeki fırtınayı daha da hırçınlaştırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Karşımdaki rahat tavrını hiç bozmadan doğruldu. Gözlerinin içindeki o inatçı parıltıyı gördüm. "Çünkü biz ayrılmadık Manolya," dedi, kelimelerin üzerine basa basa. Ardından parmağını bana doğru kaldırıp, sanki kaderimizi yeniden çiziyormuş gibi havada indirip kaldırdı. "Ve gördüğün gibi; ne ben gidiyorum ne de sen evleniyorsun."

Olduğum yere çivilenmiştim. Ben kendi içimde ayrılığın, geleceğin ve sınavların stresiyle kavrulurken, onun bu her şeyi tek kalemde silip atan meydan okuması karşısında ne diyeceğimi bilemedim.

Boğazımdaki düğümü çözmek ister gibi yutkundum. "Öyle mi?" diye sordum.

Yusuf, bakışlarını bir milim bile kaydırmadan, "Öyle," diye onayladı beni.

"Ne olsun istiyorsun Yusuf?" dedim, öfkeden hızla sallanan başımla birlikte. "Amacın ne senin?"

O her zamanki sinir bozucu sükunetiyle yerinden kalktı ve tam karşımda, nefesini hissedeceğim kadar yakınımdaki yerini aldı. "Seni istiyorum," dedi, tüm duvarlarını yıkarak. "Senin de beni istediğini çok iyi biliyorum. O gece kurduğum o saçma sapan cümlelerin hiçbir doğruluğu yoktu, hepsi yalandı."

Dudaklarımdan hırçın, sinirli bir gülüş döküldü. Kollarımı göğsümde kenetleyip bir kalkan gibi araya koydum. "Senin 'saçma sapan' deyip geçtiğin o cümleler yüzünden ben saatlerce ağladım. Ve sen, kapıma bıraktığın sıradan bir paket çiçekle her şeyin silineceğini, seni hemen affedeceğimi sandın."

Bu sözlerim onun da sabrını taşıran son damla oldu. O sakin adam gitti, yerine canı yanan biri geldi. Sesindeki o sarsıcı hayal kırıklığıyla, "Defalarca aradım seni!" dedi. "Kapına kadar geldim, af diledim, yalvardım... Ama sen dönüp yüzüme bile bakmadın."

Burada durup boş boş konuşmanın zamanı değil!" dedim, kaşlarımı öfkeyle çatıp ardından yukarı kaldırarak dışarıyı işaret ettim. "Dışarı çık ve o kalabalığı nasıl dağıttıysan öyle topla!"

"Aşkımız hiçbir zaman boş olmadı," dedi Yusuf, sesini daha da sabitleyerek. "Hep özeldi ve öyle de kalacak." Eliyle dışarıdaki gürültüyü gösterdi. "Bu yaptığımdan da pişman değilim. Senin için..." Durdu, boğazındaki düğümü eritmek ister gibi yutkundu. "...bizim için yaptığım hiçbir şeyden de pişmanlık duymam. Şimdi ya benimle birlikte gelirsin ve ailelere her şeyi anlatırız ya da ben tek başıma gider, gereken neyse onu yaparım."

"Yine aynı şeyi yapıyorsun, yine b—"

Sözümü tamamlamama izin vermedi. Dışarıdaki kimsenin duymasını umursamadan, odanın duvarlarını titreten bir sesle bağırdı: "Bana cevap ver! Bugün neredeyse seni isteyeceklerdi Manolya! Tek bir cevap istiyorum senden, tek bir cevap!"

Bana bu şekilde bağırması, kapının ardındaki o kalabalığı zerre kadar umursamaması iyice sinirlerimi bozmuştu. Kontrolümü kaybetmemek için dişlerimi sıktım. "Bana bağırma!" dedim, sesimi olabildiğince sert ve keskin bir tonda tutmaya çalışarak. "Gelmiyorum. Git ne yapacaksan yap! Kime neyi anlatacaksan da anlat!"

Blöf yapıyordu, biliyordum. Elbette ki gidip her şeyi anlatamazdı; bunu yapmak bizi tamamen çıkılmaz, dönüşü olmayan bir yola sokardı çünkü. Buna cesaret edemezdi.

Öfkeden göğsü hızla inip kalkıyordu. Bir an duraksadı, yutkundu ve saniyeler içinde beni bacaklarımdan yakalayıp omzuna aldı. Ani bir çığlık koptu dudaklarımdan. "Ne yapıyorsun sen? Çabuk indir beni aşağıya!" diye bağırdım, baş aşağı durmanın getirdiği o karmaşayla gözlerimi sımsıkı yumarak.

"Son bir şans veriyorum sana," diye gürledi Yusuf, sarsılmaz bir kararlılıkla. "Benimle geliyor musun, gelmiyor musun?"

"Gelmiyorum lan!" dedim. Bir elimi öfkeyle sallayarak her bir kelimenin üzerine bastım: "Gel-mi-yo-rum! İnat değil mi, gelmiyorum!"

"İnadım inat, gö—" diye başlayacaktı ki, o cümlenin sonunu getirmesine izin vermeden elimi hızla dudaklarına bastırdım.

"Terbiyesizleşme! İndir diyorum sana, indir hemen!" Ayaklarımı sertçe karnına vuruyor, beni aşağı bırakması için can havliyle çabalıyordum.

Elimin altında boğuk sesler çıkararak bir şeyler mırıldanmaya çalıştı. Konuşamayacağını anlayınca elimi hızla dudaklarından çektim ve bu kez yakasına yapıştım. Dünya tersine dönmüştü ve ben her an kusabilirdim.

"Bak şimdi," dedi Yusuf, meydan okuyan bir sesle. "Omzumda sen varken yürürüm ailelerin karşısına. Biz birbirimize aşığız der, ortalığı yıkarım."

"Asıl sen bana bak!" diye haykırdım, can havliyle. "Biraz daha böyle durursam doğrudan üstüne kusacağım, duydun mu beni?" Sözümü bitirir bitirmez karnına bir tekme daha savurdum. Fakat Yusuf sanki taştan yapılmıştı; ne darbelerim ne de tehditlerim umrundaydı.

"İyi, sen bilirsin," deyip kapıya doğru yürümeye başlayınca ciddi olduğunu anladım. İçimi büyük bir panik dalgası kaplarken, "Tamam dur, Allah'ın cezası dur!" dedim sertçe.

Tam kapıdan çıkmadan hemen önce durdu ama beni omzundan indirmeye hiç niyeti yoktu. Sesine yerleşen o belirgin alayla, "Bana birtanem dersen seni indiririm," dedi.

"Birtanem!" dedim, sesimden akan imayı gizleme gereği duymadan. Sözümün hemen ardından karnına sert bir tekme indirdim ama pozisyonunu hiç bozmadı.

"Şimdi de canımın içi der misin?" dedi, sesindeki o sinir bozucu neşeyle.

Baş aşağı durmaktan dünyam dönüyordu. Ellerimi havaya doğru açıp, "Allah'ım sen bana sabır ver!" diye isyan ettim. Göz kapaklarımı sımsıkı birbirine bastırmıştım; açtığım an her şeyin berbat olacağını, kusacağımı biliyordum.

"Amin, amin... Cümlemize," diye mırıldandı Yusuf, sanki çok hayırlı bir iş yapıyormuş gibi.

Daha fazla dayanamayacağımı anlayarak ciğerlerime derin bir nefes çektim. "Canımın içi," dedim aceleyle. Sözüm biter bitmez dünyam yeniden düzene girdi; Yusuf beni saniyeler içinde yere, ayaklarımın üzerine bırakmıştı.

Gözlerimi yavaşça açtım ama dünya hâlâ fırıl fırıl dönüyordu. Üstelik o mide bulantısı geçmemişti; her an kusmam an meselesiydi. Ayakta duracak dermanı kendimde bulamayınca, çaresizce yavaşça alnımı Yusuf’un göğsüne yasladım. Ellerimi, sanki düşmekten korkuyormuş gibi kollarındaki o sağlam kumaşa bıraktım. Benim bu ani teslimiyetimle Yusuf’un duraksadığını hissettim. Ardından, sanki bu anı yıllardır bekliy