Keşfet

Yandan Yiyen Blöfler

Beyaz Manolya Kokusu

Manolya Ökten

Annemin sözleri bütün odada bir sessizlik yaratmıştı, kimse bir şey söylemiyordu. Ben ise ne düşüneceğimi bilmiyordum. Yusuf bir anda yerinde duramıyormuş gibi ayağa kalktı. Babam, karşı odadaki tekli koltukta oturmuş bize bakıyordu.

Yusuf derin bir nefes aldı. Sakin bir ses tonuyla, "Hangi bakkalcının oğlu Suzan teyze? Adı ne bu yav-" dedi ama cümlesini tamamlayamadı. Boğazını temizleyip toparlanmaya çalışarak, "Yani, kardeşimizin... Benim konuşmamı ister misiniz onunla? Gidip asıl niyetini öğreneyim," dedi yutkunarak.

Annem içtenlikle gülümseyerek elini Yusuf'un omzuna koydu. "Olur oğlum, hemen karşı kaldırımdaki bakkalcının oğlu. Manolya'ya bu kadar sahip çıkman beni çok mutlu etti, kardeşin gibi gördüğünü biliyorum. Hem zaten biz aile olduk artık, git sor soruştur bakalım," deyince Yusuf'un 'kardeşim' kelimesini duyar duymaz bedeni kasılmaya başladı.

Onur abi ablama, ablam bana, ben de Yusuf'a çaresizce bakıyordum.

Yusuf başını onaylar gibi sallamakla yetinince, boğazımdaki düğümü yutkunarak çözüp ayağa kalktım. "Anne, ben evlenmek istemiyorum," sözleri döküldü dudaklarımdan. Annemin bakışları Yusuf'tan sıyrılıp bana çevrildi. "Kızım, gelsinler bir tanışalım. Belki aranızda bir elektrik, bir kimya oluşur," demesiyle Yusuf daha fazla dayanamadı. Onur abiye dönüp, "Hadi abi, gidelim bakalım şu lavuğa," dediğinde içimi amansız bir korku kapladı.

Ne yapacağımı bilemeyerek, "Ben de geleyim," dedim aniden. Odada ölümcül bir sessizlik oldu, tüm gözler bendeydi. Yusuf'un gözlerindeki öfke katlanmıştı. Başını hızla sallayıp alaycı ve kızgın bir sesle, "Gel gel, istersen orada hemen istesinler, verelim seni," diye gürledi. Herkese son bir bakış fırlatıp evden çıkıp gitti.

Erkal Yusuf Akkan

Adımlarım hızla bakkala doğru gidiyordu, abim de aynı hızla beni takip ediyordu. "Oğlum dur, gece gece adamlar kapatacak dükkanı, kavga çıkarma!" dese de abimi duymuyor gibiydim. Tek isteğim o adamı bulup evire çevire dövmekti. Tam bakkalın kapısından içeri giriyorduk ki aniden durdum. Abime dönüp sinirli bir sesle, "Adamın adını sormayı unuttuk!" dedim. Sonra onun tek bir kelime bile etmesine izin vermeden bakkala daldım.

"Selamun aleyküm. Yarın akşam bakkal çırağı denilen lavuk Manolya'yı isteyecekmiş, hanginiz?" dedim hızla.

Karşımda daha önce hiç dikkat etmediğim, iki tane iri yarı, kaslı adam duruyordu. Abim hemen koluma asılıp kulağıma fısıldadı: "Oğlum, bunlar bizi havada karada yerler. Eğer iş kavgaya dönerse ben seni burada bırakır kaçarım, haberin olsun."

Abime dönüp bakmadım bile. Gözlerimi dikmiştim; karşımızdaki o iki devasa adam da öylece bize bakıyordu.

Aslında ilk bakışta göründükleri kadar da kaslı değillerdi. Bir tanesinin göbeği epey fazlaydı hatta, ondan çok bir zarar gelmezdi. Ama diğeri... Diğeri harbi kaslıydı it.

Bir anda onların arasından çelimsiz, Manolya'yla yaşıt bir adam çıktı. "Buyrun benim, o aradığınız kişi," deyince abim derin bir nefes aldı. Ben de bir yandan adamı süzüyordum; asıl ben bunu havada karada yerdim.

Abim araya girip, "Çok özür dileyerek soruyorum, sen asıl damatsan bunlar kim?" diyerek yanındaki iki adamı gösterdi eliyle. Ama benim takıldığım nokta başkaydı; damat ne demekti? Hızla abime döndüm. "Ne damadından, gelininden bahsediyorsun sen?" dedim. Sinirliydim; ya bu lavuğu dövecektim ya da abimi.

"Adım Burak Yandanyer, bunlar da abilerim," dedi. 'Mustafa' derken göbekli olanı, 'Alper' derken de kaslı olan adamı işaret etmişti.

"Yandan mı yer?" diye fısıldadı abim dehşet içinde. Yeniden koluma yapıştı. "Oğlum yürü gidelim, bunlar bizi harbi yandan yandan yer!" Kolumu hızla çekip kendimi ondan kurtardım. Abim arkamda çaresizce homurdanıp bana söylenirken, o kaslı it, yani Alper, öne doğru bir adım attı.

Gözlerini üzerimize dikip, "Birader, siz tam olarak ne ayaksınız?" diye sordu. "Yarınki kız istemeyle ne alakası var bunun? Yoksa siz de kızın abileri misiniz?"

Ağzından çıkan o 'abi' kelimesi kulaklarımda çınladığı an gözüm hiçbir şeyi görmez oldu. Yine tüm sinirlerim altüst olmuştu.

Abim yine jet hızıyla araya girdi. "Ben gelin kızımızın eniştesi oluyorum, bu delikanlı da kardeşim," dedi yapmacık bir gülümsemeyle. "Biz şöyle bir hal hatır sormak için uğramıştık, şimdi gidiyoruz zaten."

Lafını bitirir bitirmez, daha benim tek bir kelime etmeme izin vermeden beni kolumdan çekiştire çekiştire dükkandan dışarı çıkardı.

Abimin yakasına yapışıp "Korkak!" diyerek geri çekildim ve eve doğru yürümeye başladım. Abim de yakasını düzelterek arkamdan geliyordu. "Ya ne yapsaydım, adamları görmedin mi?" dedi. O da dövülecek korkusu yüzünden gerilmişti.

Kapının önündeydik. Abimi kolundan tutup kendime doğru çektim ve kulağına fısıldadım: "Gerekirse dayak yerim... Yine de Manolya'yi onlara vermem."

Lafımı bitirir bitirmez hırsla zile bastım. Dış kapının otomatiği acı bir sesle açılınca apartmana daldım, hızlıca sola dönüp anahtarla dairenin kapısını açtım.

Kapıyı açar açmaz annemle göz göze geldim. "Oğlum, piknik güzel geçti mi?" diye sordu sevecen bir sesle. Annem bizim hâlâ piknikten yeni döndüğümüzü sanıyordu.

Arkamdan gelen abim hemen duruma el attı; "Çok güzeldi annecim," deyip gidip anneme sarıldı. Onların o hallerini arkamda bırakarak hızla odama geçtim. Üzerimdekileri fırlatır gibi çıkarıp kendimi yatağa attım.

Kafamdaki düşünceleri susturmak ister gibi gözlerimi sinirle yumdum, uyumak istiyordum ama nafile... Ne yapsam olmuyordu. Sessizliği bölen telefonumun sesiyle yatakta zınk diye doğruldum. Hızla telefona uzanıp ekrana baktım: Manolya arıyordu. Nabzımın hızlandığını hissederken telefonu açtım, içimdeki tüm karmaşayı bastırmaya çalışarak derin bir nefes aldım.

Telefonu açar açmaz Manolya'nın sitem dolu sesi kulaklarımda çınladı: "Yusuf sen delirdin mi ya? Abin anlattı her şeyi. İri yarı, kaslı adamlarmış. Ya sana bir şey yapsalardı, ya seni dövselerdi?"

Duyduklarımdan sonra sakinleşmek ne mümkündü, içimdeki kıskançlık ateşi iyice harlanmıştı. Kelimeleri ardı ardına sıraladım: "Birincisi, adamlar abimin abarttığı kadar kaslı falan değildi. İkincisi, seni isteyen o lavuk çelimsiz bir tipti, ben onu tek yumrukta yere sererim. Üçüncüsü ve en önemlisi..." Nefesimi sabırsızca dışarı üfledim. "Artık bu işi ailelere söyleme zamanı geldi, Manolya."

Manolya da derin bir nefes alarak, "Biraz daha zamana ihtiyacımız var," dedi.

Sinirden kahkaha attım. "Yarın akşam seni istiyorlar kızım, ne zamanı?"

Manolya ise gayet sakin bir ses tonuyla, "Ya annemi duydun işte, sadece tanışıp konuşacağız," dedi. "Sonra ben 'İstemiyorum,' diyeceğim, konu kapanacak."

"İşler senin sandığın kadar kolay değil işte. Ben artık gizli saklı yaşamaktan, sıramı beklemekten sıkıldım Manolya," diye gürledim telefona doğru. "Kartları açık oynayacağız. Yarın akşam ya herkesin önünde 'Ben Yusuf'u seviyorum,' dersin ya da bu hikayede ben artık yokum, haberin olsun."

Telefonu kulağımdan çekmeden önce içimden bir 'Hadi oğlum Yusuf,' dedim. Dünyanın en büyük blöfünü yapıyordum şu an ama kalbime iniyordu. Yine de biliyordum, benim bu kararlı sesimi duyunca muhtemelen yiyecekti bu numarayı

"Öyle mi Yusuf..." Sesi titriyor, ağladı ağlayacaktı. İçim gitti ama dik durmak, bu işi kökten çözmek zorundaydım. Ses tellerime basarak o katı tonu korudum. "Öyle," dedim net bir şekilde.

Beklediğim yalvarma ya da geri adım gelmedi. Aksine, Manolya'nın içindeki o gururlu kız uyandı. "İyi, aramızdaki her şey bitti o zaman. Yarın akşam istemem var, yüzün varsa gelirsin!" diye gürledi ve lafını bitirir bitirmez telefonu suratıma kapattı.

Ekrandaki 'Çağrı Sonlandırıldı' yazısına bakarken yatağın içinde dona kaldım. Numaram sökmemişti, blöfü resmen elimde patlamıştı.