Keşfet

Yeşil Yaprağın Sürgünü

Beyaz Manolya Kokusu

Manolya Ökten

Denizin üzerinde yeşil bir yaprak... Ama yeşil olduğuna bakmayın; her güzele kanmayın.

Denizin tam ortasında. Oraya nasıl geldiğini bilmiyor. Tek bildiği, yaşamak istediği.

Peki, cansız denilenler gerçekten cansız mıdır?

Rüzgâr bazen sertçe vuruyor, bazen denizin hırçın dalgaları savuruyor onu. Bazen de yalnızca suyun üzerinde sessizce duruyor.

Yağmurlu havalar en kötüsü. Denizin derinliklerine doğru batıyor, bir daha çıkamayacağını hissediyor. Ait olduğu yeri hâlâ bulamamış.

Yağmur diniyor. Bulutlar yeniden yerlerini alıyor ve yeşil yaprak tekrar suyun üzerine çıkıyor. Karayı görüyor ama ona ulaşamıyor.

Yine de umudunu asla kaybetmiyor.

"Elbet bir gün ulaşırım," diyor.

Oysa deniz onu hiç bilinmeyen yerlere sürüklüyor. Kıyıdan uzaklaştığını biliyor, yine de umudunu bırakmıyor.

Çünkü umut öyle bir bataklıktır ki... Düşsen kurtulamazsın, baksan gözünü alamazsın.

Uyanalı beş dakika olmuştu ama gözlerimi açmadan öylece bekliyordum. En sonunda gözlerimi açıp pencereden dışarı baktım; sabah olmuştu, tahminen saat dokuz civarıydı. Daha fazla gerçeklikten kaçamazdım, Yusuf'tan uzaklaşamazdım. Yavaşça yatakta doğruldum. Bedenimde bariz bir gerginlik vardı ama bunun normal olduğunu düşündüm.

Ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım. Ayaklarım yerle temas ettiğinde, sanki ilk defa yürüyormuşum gibi bir his kapladı içimi; bedenim beni taşıyamıyor gibiydi. Yataktan destek alarak ayakkabılarıma ulaştım ve onları giydim.

Tam o anda kapı açıldı, gelen ablamdı. "Yusuf nasıl?" diye sordum hemen; benim için önemli olan tek şey oydu. Ablam derin bir nefes aldı. Elindeki poşeti yatağa bırakıp ellerini kollarıma koydu.

"Yusuf iyi, şimdi üzerini değiştirelim," dedi sakin bir sesle.

"Ama..." dememe kalmadan kaşlarını çatarak "Manolya!" diye ikaz etti. Mecbur poşeti açıp içinden kıyafetlerimi çıkardım: Bir tişört, eşofman ve iç çamaşırı...

"Tamam, sen kapıda bekle, ben giyineyim," dedim. Başını sallayıp dışarı çıktı.

Hızlıca kıyafetlerimi giyip kapıyı açtım. Ablamla göz göze gelince, "Diğerleri nerede?" diye sordum.

"Yusuf'un yanındalar," deyince derin bir nefes alıp gülümsedim.

"Yaşıyor..." diyebildim sadece. "Çok şükür." Gözlerim çoktan dolmuştu bile.

Ablam hiçbir şey demeden başını salladı ve koluma girdi. Beraber Yusuf'un kaldığı odaya doğru yürümeye başladık. Ağır adımlarla nihayet odanın önüne geldiğimizde, ablamın kolundan çıkıp kapı koluna uzandım. Ancak ablam elini tekrar koluma koyarak beni durdurdu.

Kolumdan hafifçe çekiştirerek beni kendine doğru döndürdü. "Yusuf hiçbir şey hatırlamıyor," dedi fısıltıyla.

"Nasıl yani?" dedim kekeleyerek. Benimle dalga geçiyor olmalıydı. "Abla, yine mi..."

Sözümü bitirmeme fırsat vermeden, "Bu sefer gerçek," dedi. Sesi titriyor, gözlerindeki yaşlar yanaklarına süzülmek üzereydi. "Doktor söyledi... Sadece seninle olan anıları silinmiş, seni hatırlamıyor."

O an, bütün bedenime tek bir saniyede devasa bir elektrik çarptı sanki; zihnim durdu, nefesim boğazımda tıkandı.

Hemen kapıyı açtım. "Yusuf!" dedim.

Herkes odadaydı: Halime, Burak, Alper ve Mustafa... Yusuf bana baktı. "Bahsettiğiniz Manolya bu olmalı," dedi. O güzel gözleri artık bana aşkla bakmıyordu.

Daha fazla dayanamadım, kapıyı hızlıca kapattım. Ablama dönüp, "Doktorla konuşacağım," dedim.

Ablam bir şey söyleyecekken onu durdurdum. "Beni doktora götür abla," dedim baskın bir ses tonuyla. Ablam itiraz etmeden tekrar koluma girdi ve yavaş adımlarla beni doktorun odasına doğru götürmeye başladı.

Oda aslında hiç de uzak değildi ama adımlarımız o kadar sürünüyordu ki ancak beş dakikada varabilmiştik. Ablam durup tekrar bana döndü ve "Sakin ol," dedi uyaran bir sesle. Gözlerimi devirerek, "Doktora saldıracak halim yok ya abla!" diye çıkıştım. Ablamın 'Pek emin değilim' der gibi başını sallaması sinirlerimi iyice altüst etti. Daha fazla beklemeye dayanamayıp kapıyı hızla tıklattım ve içeriden bir yanıt gelmesini dahi beklemeden kendimi odaya attım.

Doktor şaşkınlıkla başını kaldırıp bana baktı. Gözlüğünü burnunun ucundan yukarı itip "Buyrun?" deyince, sakinleşmek adına derin bir nefes aldım ve koltuğa oturdum. Ablam da kapıyı kapatıp karşımdaki koltuğa geçti.

"Kusura bakmayın, öyle pat diye girdik içeri," dedim mahcup ve kısık bir sesle.

Doktor hoşgörüyle elini hafifçe kaldırıp, "Yok, hiç sorun değil," diyerek beni yatıştırdı.

"Yusuf... Yusuf Akkan," dedim, adını söylerken bile sesim titreyerek.

Doktor gözlüğünü tamamen çıkarıp masaya bıraktı. "Evet, biliyorum o hastayı. Siz yakınlık olarak nesi oluyorsunuz?" diye sordu gözlerimin içine bakarak.

Boğazımdaki düğümü aşmak için güçlükle yutkundum. "Sevgilisiyim... Adım Manolya," dedim, ismimin Yusuf için artık hiçbir şey ifade etmediğini bilmenin ağırlığıyla.

"Bakın Manolya Hanım," dedi doktor, sesine profesyonel bir sakinlik katarak. "Yusuf Bey başına aldığı ağır darbelerden ötürü geçici bir hafıza kaybı yaşıyor. Yakın geçmişte gerçekleşen ve bu travmaya sebebiyet veren olayları zihni şu an bloklamış durumda. Sizi hatırlamaması son derece normal. Lütfen üstüne gitmeyin, ona biraz zaman tanıyın... Elbet hatırlayacaktır."

Kulaklarım mantıklı açıklamalara kapalıydı; ben bu teselli cümlelerini duymak istemiyordum. Tamam, Yusuf iyiydi... Peki ya biz ne olacaktık?