3. Bölüm- Kanlı Mirasın Ağırlığı
Miran’ın Tarihi Yarımada’daki eski, buram buram yaşlı kâğıt kokan sahaf dükkânının arka odasındaydılar. Etrafta tavanlara kadar uzanan antika kitaplar ve haritalar vardı.
Miran, masanın üzerindeki lambayı ayarlayıp eldivenlerini giydi. Alya ve Rüzgar masanın diğer tarafında duruyordu.
"Demek dün gece fırtına yüzünden açık artırma yarıda kesilince siz kütüphanedeydiniz..." dedi Miran, gözlüklerinin üzerinden Alya’ya bakarak. Bakışlarında bir antika uzmanının duyduğu doğal ilgiden fazlası yoktu ama Alya’ya hitap ederken sesi çok hafif yumuşamıştı. "Liste burada mı?"
Alya uşağının hazırladığı davetli listesini masaya serdi. "Bu isimlerin konağın geçmişiyle ya da o dönemki cinayetle bir bağı olup olmadığını anlamamız lazım. Buraya yabancıyız."
Miran listenin üzerindeki isimleri incelemeye başladı. Tam o sırada Rüzgar, dün gece kütüphanede yaşadıklarını anlatmaya başladı:
"Mührü kırdıktan hemen sonra kütüphanenin kapısında biri peydah oldu," dedi Rüzgar, masaya yaslanarak. "Siyah trençkotlu biri. Doğrudan o gizli bölmeye yürüdü ama biz çoktan her şeyi almıştık."
O an, Miran’ın listedeki bir ismin üzerinde gezen kalemi tam yarım saniye boyunca duraksadı. Dükkândaki eski ahşap saatin tık tıkları dışında odaya kısa ve anlık bir sessizlik hâkim oldu. Miran ne başını kaldırdı ne de mimiklerini değiştirdi; sadece derin bir nefes alıp kalemi oynatmaya devam etti. O kadar küçük bir andı ki, ne Alya ne de Rüzgar bunun üzerinde durdu.
"Siyah trençkotlu biri ha..." dedi Miran, sesi son derece sakin ve dümdüz çıkarak. "Demek o konaktaki sırrın peşinde olan tek kişiler siz değilsiniz."
Miran başını kaldırıp doğrudan Alya’ya baktı. Sadece kibar bir ev sahibi ve ilgili bir araştırmacı gibiydi. "Siz iyi misiniz peki, Alya Hanım? O saatte öyle bir yerde olmak tehlikeli olmalı."
Alya soğukkanlı bir ifadeyle başını salladı. "Bir tehlike yaşanmadı. Sadece o adamın kim olduğunu bulmamız gerekiyor."
Rüzgar, Miran’ın Alya’ya yönelttiği o ilgili ve yumuşak bakışı fark ettiğinde duruşunu değiştirdi. Yüzündeki o her zamanki gevşek tebessüm bir anlığına silindi, çenesi hafifçe kasıldı. İçinde sebebini tam koyamadığı hafif bir rahatsızlık hissetti ama bunu hiç dışarı vurmadı. Sadece Alya’nın bir adım daha yanına kayarak kollarını göğsünde birleştirdi. Alya tuhaf ve ters gözlerle Rüzgar' a bakmaktan başka bir şey yapmadı.
Miran kalemin ucuyla listedeki isimlerden birinin üzerini çizdi. Bütün dikkatleri başka bir yöne çekmek üzereydi.
"Aradığınız adam bu listedeki kimse değil," dedi Miran, parmağını listenin altındaki bir aile ismine basarak. "Ama bu adam... Karahan ailesinin varisi. O konak yapılmadan önce o topraklarda onların hakkı vardı. Eğer cinayetin ardındaki soyun peşindeyseniz, o trençkotlu adamın Karahanlar için çalışıyor olma ihtimali çok yüksek."
Alya öne eğilip ismi inceledi: Cevdet Karahan.
Rüzgar ise bir yandan isme bakarken, diğer yandan Miran’ın masanın altındaki elinin hafifçe kenetlendiğini fark etmedi bile.
Alya listedeki Cevdet Karahan ismine bakarken gözleri keskinleşti. Miran'ın verdiği bu bilgi, ellerindeki kör düğümü çözecek ilk somut ipucuydu.
"Cevdet Karahan..." dedi Alya, ismi alçak sesle tekrarlayarak. "Karadağlar ve Sancaktarlar şehre gelmeden önce bu topraklarda hüküm süren o eski aile."
Rüzgar kollarını göğsünden çözüp hafifçe öne eğildi. Yüzündeki o her zamanki muzip ifade geri gelmişti ama gözlerinde dikkatli bir analizci bakışı vardı.
"Pekala, madem Miran dostumuz bize hedefi gösterdi, gidip bu Cevdet Bey’in çayını içelim," dedi Rüzgar, ardından Alya’ya dönüp gülümsedi. "Ama uyarayım Dedektif, adam eski toprak bir aristokrat. Senin o buz gibi sorgu tekniklerin adamın kalbine indirmesin, biraz tatlı dille yaklaşmamız gerekebilir. Yani tam olarak benim uzmanlık alanım."
Alya ona buz gibi bir bakış fırlattı. "Sen sadece yanımda dur ve çok konuşma Sancaktar."
Miran masanın arkasından onları izlerken son derece sakin ve kibar bir tebessümle araya girdi: "Cevdet Bey çok göz önünde olmayı sevmez. Genellikle Boğaz’daki eski yalısında kalır. Gitmeden önce randevu almanız ya da... hazırlıksız yakalamanız gerekebilir."
Alya çantasını omzuna taktı. "Hazırlıksız yakalamak her zaman daha çok doğru söyletir. Teşekkürler Miran Bey, yardımınız çok değerliydi."
"Rica ederim Alya Hanım," dedi Miran, Alya’ya doğru çok hafif ve saygılı bir şekilde eğilerek. "Bir şeye ihtiyacınız olursa dükkânım da telefonum da size her zaman açık."
Rüzgar içindeki o anlık rahatsızlığı bastırıp hemen Alya’nın yanına geçti, elini Alya’nın beline değdirmeden arkasına koyarak hafifçe kapıya doğru yönlendirdi. "Haydi bakalım Ice Queen, Karahan Yalısı bizi bekler."
İkili dükkândan çıkıp Alya’nın siyah cipine bindiklerinde hava öğleden sonranın o kasvetli gri tonuna bürünmüştü. İstanbul trafiğinde Boğaz’a doğru ilerlerken Rüzgar torpido gözünden çıkardığı bir kâğıda Cevdet Karahan hakkında aklına gelen adli psikoloji notlarını karalıyordu.
"Düşünsene," dedi Rüzgar, yan profilinden Alya’yı süzerek. "Eğer o trençkotlu adam Cevdet Karahan’ın adamıysa, dün gece konaktaki o gizli bölmenin yerini bilmesi çok normal. Aile mirasını geri almak için her şeyi göze almış bir ihtiyar var karşımızda."
Alya direksiyonu sıkıca kavradı. "Ve eğer kurbanın torunu ya da katilin soyu onlarsa, o fildişi tarak ve mektup Cevdet Karahan’ın en büyük kabusu olabilir."
Kısa süre sonra cip, Boğaziçi’nin en eski ve heybetli yapılarından biri olan, ahşap oymalı Karahan Yalısı’nın yüksek demir kapılarının önünde durdu. Yalı, tıpkı sahibi gibi zamana meydan okuyan ama kasvetli bir havaya sahipti.
Alya arabadan inip deri ceketini düzeltti. Rüzgar da yanına gelip ıslık çaldı.
"Mekân bayağı ihtişamlıymış," dedi Rüzgar cıvık bir tonla. "Sence kapıyı çalınca bizi 'Hoş geldiniz, buyrun aile sırları masada' diye mi karşılarlar, yoksa üzerimize köpekleri mi salarlar?"
Alya hiç istifini bozmadan demir kapının ziline bastı. "Yanımdaki cıvık adli psikoloğu görürlerse köpekleri salmalarına gerek kalmaz."
Kapı kısa bir süre sonra devasa bir gıcırtıyla aralandı ve karşılarında takım elbiseli, ciddi ifadeli yaşlı bir koruma belirdi.
Alya soğukkanlı bir sesle öne çıktı: "Cevdet Karahan ile görüşeceğiz. Karadağ ve Sancaktar aileleri adına geldiğimizi söyleyin."
Koruma ikisini içeri alıp yalının yüksek tavanlı, kasvetli kabul salonuna yönlendirdi. Salon; koyu renk ahşap mobilyalar, ağır kadife perdeler ve eski aile portreleriyle doluydu.
"Cevdet Bey çalışma odasında, birazdan yanınıza gelecek," diyen koruma, kapıyı çekip ikiliyi salonda yalnız bıraktı.
Dakikalar geçiyor ama Cevdet Karahan bir türlü gelmiyordu. Zaman uzadıkça salondaki sessizlik ağırlaşmaya başladı. Alya, şöminenin üzerindeki antika saat tık tık işlerken sabırsızca adımlıyor, bir yandan da Cevdet Bey’i nasıl köşeye sıkıştıracağını planlıyordu.
Rüzgar ise derim koltuğa iyice yayılmış, bacak bacak üstüne atmıştı. Ancak o her zamanki gamsız halinin aksine, aklı az önce Miran’ın dükkânında yaşananlara takılmıştı. Miran’ın Alya’ya bakışı, sesindeki o yumuşama ve Alya’nın ona gösterdiği nezaket zihninde dönüp duruyordu.
Rüzgar daha fazla dayanamadı. Koltukta hafifçe doğrulup bakışlarını duvardaki tablolardan Alya’ya çevirdi. Sesine olabildiğince gayriihtiyari ve öylesine bir hava katmaya çalışarak sordu:
"Bu arada..." dedi Rüzgar, parmaklarıyla koltuğun kenarına ritim tutarak. "Şu Miran hakkında ne düşündün bakayım? Adamı nasıl buldun?"
Alya adımlamayı kesti. Rüzgar’ın ses tonundaki o hafif yapay rahatlığı, gözlerindeki gizlemeye çalıştığı merakı anında yakalamıştı. Normalde Miran hakkında nötr düşünüyordu; sadece işine yarayacak bir bilgi kaynağıydı. Ama Rüzgar’ın bu soruyu neden sorduğunu ve içten içe nasıl bir tepki vermekten çekindiğini fark edince, Alya’nın dudaklarının kenarında çok hafif, hınzır bir kıvrılma belirdi. sırf Rüzgar’ın sınırlarını zorlamak ve vereceği tepkiyi görmek için içinden gelmeyen şeyleri söylemeye karar verdi.
Alya arkasını dönüp duvara yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi.
"Miran mı?" dedi Alya, sesini bilerek