Ahiretten Mektup
Irgatbaşı pek aşk ve şevk ile anlatıyor. Dinlesek sözü yarına
kadar bitmeyeceğe benziyordu. Bu kadar saf, bu kadar hödük bir
adamın ifadatında mürettep bir cümle, muğfel 1699 bir kelime,
musanna bir söz bulunabilmesi her nev ihtimalden baitti. Mezarda yatanın bizim nemiz olduğunu ve oraya ne fikirle geldiğimi -
zi bilmeyen bu cahil adam, sureten para kaybetmek keyfiyetinden
ibaret görünen hikâyesinde bizi endişeden, meraktan korkudan
öldüren müellim bir hakikatin şahidi olduğunu gayet safderuna -
ne anlatıyor, mezarın kapağı açılarak içinden bir aydınlık zuhur
ettiğini, cadının eteğine yapışacağı esnada suratına bir şey indiğini,
komiserin bu husustaki memnûiyyet-i şedîdesine 1703 rağmen bize
anlatmaktan men-i nefs edemiyordu.
Zevcim kulağıma eğilerek:
— Haydi artık gidelim. Bu herifi biraz daha dinlesek şimdi uç -
kura el atarak kasanın anahtarını bize gösterecek.
Biz bu meselenin butlanına 1705 ermeye uğraştıkça Cenabıhak
bize hakikati daha vazıhen ayan 1706 ediyor. Binnaz’ın cadı olduğu
hakkında bugün seksen şahit dinlemiş olaydım beni bu adamın saf
sözleri kadar kandıramaz, ikna edemezdi.
Yalıya avdet ettik. Bu cadı mesele si bize şedit buhranlar, nö -
betler geçirten vahim bir maraz hükmünü aldı. Nâkâbil-i redd,
şuur-berendaz bedahetler ile karşı karşıya geldiğimiz vakit Bin -
naz Hanım’ın yevmü’l-ba’sden 1710 evvelki bu dirilişine inanıyor,
bazen de vicdanlarımıza isyan ettiren, hazmı müşkül ahvale tesadüf
ettikçe bu hakîkat-ı müdhişeyi bütün vuzûh-ı elîmesine 1711 rağmen
inkâr ediyorduk.
Bu merâret-i zevciyye içinde beni en ziyade meyus eden
şey, efendinin gittikçe peyda eylediği garâbet-i hâl oluyordu. Bu
felâket-i malûmenin benden gizli tutulan daha birtakım nokta-i
elîmesi olduğunu anlıyordum. Zevcimin en takat-şiken rahatsızlığı da işte bundan ileri geliyordu. Acaba bu esrar ne idi?
Naşit Nefi Efendi, bunları bana ifşada ne mahzur tasavvur edi -
yordu? Bu cadılık sırr-ı acîbi 1717, aramızda havsala-suz 1718 bütün
katmerleriyle açıldıktan sonra bundan daha müthiş benden gizlene -
bilecek ne olabilirdi?
İşte bunu çok düşündüm nihayet aklıma şunlar geldi:
Galiba cadının beni boğmak zamanı takarrüp ediyor 1719. Zevcim tehlikeyi anladı, ne yapacağını şaşırdı. Beni boşasa bir kaba -
hatim yok… Boşamasa vukuunu muhakkak gördüğü zıyaımdan
dolayı bilahare pek müteessir olacak…
Kadınlığımın bütün rikkat ü kudret-i tahlîliyyesiyle 1723 bu
ciheti tetkike giriştim. Evet her hatve-i tedkîkimde 1724 bu zanları -
mı kuvvetlendirecek araza 1725 tesadüf ediyordum. Zevcimin beni
sevdiğini, hem de perestiş derecesinde sevdiğini kadınlığım bana
ihsas ediyor fakat bedbaht adam, bu muhabbetini o şiddetiyle
izhar etmemeye, kalbinde yenmeye, boğmaya uğraşıyordu. Rûh-ı
Azîz’in beni kendinden çok kıskandığını birkaç defa açıktan açığa
söyledi. Bu kıskançlığın neticesi ikimiz için de pek müthiş olacağına şüphe yoktu.
Bir sabah yalının penceresi önünde zevç zevce karşı karşıya
kahve içiyorduk. Zevcim bir aralık fincanı sigara iskemlesinin üze -
rine bırakarak besbelli mendil çıkarmak için elini hırkasının cebine
soktu. Fakat parmaklarının ucu fena bir şeye tesadüf etmiş gibi bir
müddet öyle eli cebinde dondu kaldı.
Ne elini dışarı çekmek ne de bir kelime telaffuz etmek kudre -
tini gösterebiliyor, gözlerinin bir nokta üzerindeki sabit dalgınlığı
gittikçe artıyordu. Zavallı adamın yine Rûh-ı Azîz’in bir cilvesine
uğradığını derhâl anladım. Bazı hastalık nöbetleri vardır ki taht-ı
kahrlarına aldıkları kimselerde baş gösterdikleri anlar, marazın
birtakım alâim-i hâriciyyesiyle 1728 çarçabuk belli olur. İşte bu ka -
bîlden olarak Naşit Nefi Efendi’nin yüzünde cadıya ait peyda olan
tesiratı anlamakta bana da bir nevi meleke gelmişti.
Efendinin bu sükût ve dalgınlığını ihlal etmeksizin bir müddet
bekledim. Fakat biçarenin 1730 cesaretsizliği uzayınca artık dayan -
mayıp sordum:
— Ne oluyorsunuz?
— Hiç.
— Nasıl hiç? Eliniz cebinizde akrebe, yılana tesadüf etmiş ka -
dar çehrenizde bir havf u tevahhuş durgunluğu peyda oldu. Yine
Rûh-ı Azîz’in gayr-i muntazır bir ilhamına mı uğradınız?
Zevcim, bu sualimi lisanen redde cesaret gösteremeyerek yal -
nız gözlerini kapamak işaretiyle bir cevâb-ı tasdîk 1733 verdi. Bana
da bir korku durgunluğu geldi.
Aman ya Rabbi! İki mütebayin âlemde yaşayan bu karı koca
beyninde fevka’t-tabîa nasıl bir usûl-i muhâbere, ne yolda gaibane bir tarîk-i ihsâs vardı. Bu ikisi, ahiretten dünyaya, dünyadan
ahirete bu kadar seri nasıl anlaşıyorlar? Vâsıta-i tefhîm ü tefehhümleri ne idi? Parmaklarının ucuyla ufak bir temas, zevcime ne bü -
yük, belki de ne müthiş manalar anlatıyordu?
Gittikçe artan bir helecanla dedim ki:
— Meraktan fena oluyorum. Ne var? Çabuk söyleyiniz.
— Hiçbir şey.
— Yok yok… İnkâr etmeyiniz. Bu kadar bedahete karşı inkâr,
meydanda hiçbir şey olmadığına değil, mevcut hakikatin söylene -
meyecek mertebedeki dehşetine alamettir. Bu meselede ben de si -
zin kadar alakadarım. İyi, kötü ne ise her şeyi benim de bilmem
lazımdır. Can pazarlığı bu… Şakaya gelmez. Ne kadar büyük teh -
likelere maruz olursak olalım birbirimize karşı merdane hareketten
zerrece inhiraf etmemeliyiz… Diğer suretle hareketi sizin şân-ı
recüliyyetinize yakıştıramam.
Zevcim, bu sözlerimden pek mütessir oldu. Bana bir nazar-ı
şefkat ü istirhâm atfıyla:
— Hakkın var Şükriyeciğim. Ben ne yapacağımı şaşırmış bir
bedbahtım. Senden ketm-i hakîkate 1741 çabalayışım, rahatsızlığımı
mehma-emken tahfif içindir. Şu anda zihnimi tarumar eden
hakikate vâkıf olduğun anda bütün bütün bihuzur kalacaksın.
— Zararı yok söyleyiniz. Bu gibi vahim hususatta gafil bu -
lunmadan ise her rahatsızlığa, her dehşete katlanarak müteyakkız
olmak evladır.
— Mademki böyle arzu ediyorsun… peki… söyleyeyim…
— Buyurunuz.
— Parmaklarımın ucu cebimde bir kâğıda temas etti.
— Bir kâğıda temastan bu derece tevahhuşun manasını anlaya -
madım. Bu kâğıdı cebinize kim koymuş?
Bu sualime karşı zevcim, boğazı kurumuş gibi yutkunmaya
başladı. Bir kelime telaffuzuna muktedir olamayarak hâl-i tabîîsin -
den ziyade açılmış gözleriyle mezarlığı işaret etti.
Helecanla sordum:
— Rûh-ı Azîz mi?
Bir baş işaretiyle cevâb-ı tasdîk verdi. Onun böyle muam -
ma-gune hâllerinden merakım daha ziyade artarak dedim ki:
— Henüz açıp okumadan meâl-i varakı nasıl anlayıp da böyle havf-ı telâşa düçar oluyorsunuz? Belki muhteviyatında 1750 mû -
cib-i endîşe bir şey yoktur.
— Anlıyorum! Muhteviyatı bizim için mûcib-i telâştır…
— Nasıl? Rica ederim…
— Onun bana ahiretten mektup gönderişi ilk defa vuku bulmu -
yor. Şu son zamanlarda bu garip hâl birkaç kere vaki oldu. Geçen
günü nezarette birine para vermek üzere cebimden çantamı çıkar -
dım. Karıştırırken içinden dörde bükülmüş bir kâğıtçık zuhur etti.
Açtım, baktım onun yazı ve imzasıyla bir tezkere.
— Ne yazmış?
— Tehdit-amiz bazı şeyler!.
— Acayip…
— Evet pek acayip.
— Hakkında hürmet ve itaatten başka bir şey gösterdiğimiz
yok. Bizden daha ne istiyor?
— Biz itaat ettikçe o şımarıyor. Birtakım garip ve müstebida -
ne tekliflerle bizi büsbütün taht-ı esâretine almak istiyor. Parmağına doladığı meseleyi biliyorum. Mektuplarında hep o madde
hakkında sert tehdidat ediyor. Bu mektubunda yine o keyfiyetten
bahis ile bizi korkutmaya kalkışmış olmasında şüphem yok. Mek -
tubu açmadan mealini keşfedişim işte bu tecrübem delaletiyledir,
başka bir suretle değil.
— Bu mektupları çantanın içine, hırkanın cebine kim koyu -
yor?
— Kilitli sandıktaki çekmecenin içine makbuzu bırakan yed-i
manevî mi, dest-i gâib mi, cadı eli mi, işte besbelli o kuvvet
olacak.
— Ölüler dirilerle münasebette bulunmak, berhayat 1758 ailele -
rinin harekâtını kontrol etmek, tehdiden bazı tekliflerini onlara ka -
bul ettirmek, kuvvet-i fevka’t-tabîasına malik bulunsalar bile
bu kudret ve nüfuzlarını böyle suiistimal derecesine vardırmak, ne
dünyada ne de ahirette hoş görülür bir hâl değildir. Emine Binnaz
Hanım artık pek ileri varıyor.
— Ben de tamamıyla senin fikrindeyim karıcığım.
—