Ahiretten Verilmiş Bir Makbuz Senedi
Zevcim, ölmüş karısının resmini bana göstermekten niçin bu
kadar havf ve endişe ediyordu? Ben bu fotografiyeyi görünce ca -
dının mevcudiyetine dair birçok delail bulup çıkarır imişim! Aca -
ba neden? Merakım bütün bütün arttı. Daha bir hayli devam eden
mücadeleden sonra Naşit Nefi Efendi en son silâh-ı müdâfaasını 911
istimale kadar gayret gösterdi. İtyana uğraştığı her türlü delâil-i
mantıkiyyesinde nihayet külliyen istinatsız kalarak fotografiyeyi
getirmeye gitti.
Anahtarı daima kendinde duran bir odayı açıp girdi. Belki
kendini takip ederim ihtirazıyla 914 hemen kapıyı içeriden sürmele -
di. Resmin pek gizli, pek derin bir yerde hıfzedildiğini 915 anladım.
Birkaç dakikaya kadar hakikaten cadıya mülaki olacakmışım gibi
yüreğimi hafif bir çarpıntı aldı. Efendi hayli gecikti. Fotografiyesini
bana gösterebilmek için acaba merhumenin ruhaniyetinden müsaa -
de talebine mi uğraşıyordu?
Nihayet büyükçe bir ceviz çekmecenin iki yan kulplarından
tutmuş olduğu hâlde geldi. Çekmeceyi koyacak yüksek bir mevki-i
ihtirâm arıyordu. Konsolun üzerini gösterdim. Bir huşû-i din -
dârâne ile oraya koydu. Yeleğinin cebinden baş tarafı dantela gibi
işlenmiş ufak bir anahtar çıkardı.
Efendinin benzi benimkinden daha ziyade uçmuş olduğuna
konsolun üzerindeki aynadan dikkat ettim. Elleri de hafifçe titri -
yordu. Anahtarı kilidin içerisinde fasıla 919 ile iki defa çevirdi. Her
çevrilişinde kilit çınlayarak çalar saat gibi ses verdi. Kapağı arkaya
yatırdı. En üstte duran ufak, yeşil canfes bohçanın katlarını, mukaddesattan bir şeye el uzatır gibi, sanki bir hürmet-i hâifâne ile açtı.
Fes rengi kadife çerçeve içinde bir kabine fotoğrafı çıktı. Eliyle çerçeveyi bana uzatarak:
— Çok merak ettiğiniz Binnaz Hanım, işte! dedi.
Derece-i tahassüsünü 921 ihtizâz-ı sadâsından 922 anladım. Bu
fart-ı teessürü neden ileri geliyordu? Zamân-ı hayâtında 924 perestiş edilen bir kadının rüyet-i tasvîriyle tazelenecek hatırât-ı müessireye yürek dayanmadığından mı? Yoksa adem olmuş bu saf -
ha-i mâziyyenin 928 birtakım nefretler, dehşetler uyandırmasından
dolayı mıydı? Her ne suretle olursa olsun, ölmüş karısı hakkındaki
bu tesiratını benden gizlemeyede uğraşıyordu.
Fotografiyi bana uzatırken kendisinin bakmaya cesaret edemediğine de dikkatten hali kalmadım. Çerçeveyi aldım. Hayli zaman -
dır beni yiyip bitiren o büyük merakın biaman 930 sevkiyle uzun
uzun tetkike giriştim.
Bu, renkli bir fotoğrafi idi. Ortağım haşin bakışlı, çatık kaşlı,
orta yaşlı, iri yarı bir kadın… Azâ-yı vechiyyesi ayrı ayrı alınırsa
bir çirkinlik yok. Fakat simanın heyet-i umûmiyyesinde 933 bir dü -
rüşti vardı. Hele müheyyâ-yi tekellüm, az aralık duran kalınca
dudakların teressümünde gözlerin huşunetiyle 937 görülen ahenk,
bu kadının acı ve hem de çok söylediğini anlatıyordu.
Başında samani oyalı, mor krepten 939 bir hotoz 940, yan tara -
fında mektebe başlatılan çocuklara takıldığı gibi koca bir broş, ku -
lağında sallantılı uzun küpeler, gerdanında bir demet inci… Arka -
sında, önü çaprast 941 düğmeli, beli ince redingotvari 942 mor kadife
bir hırka vardı.
Bunun, nasiye 943 ve tarz-ı telebbüsçe 944 zarif, ince bir kadın
olmadığı görülüyordu. Fakat bade’l-vefât cadılaşacağına dair bir
emare keşfetmek de müşküldü 947. Hortlak namzedi 948 bir kadın
olmak noktainazarından tetkike uğraştığım hâlde, bu resmin dehşet ihsas edecek bir tarafını bulamadım. Yalnız çehrede, bakanları
azarlayacakmış gibi bir sertlik ve hemen bir ubuset 951 vardı. İşte o
kadar. Bundan da cadılık manası çıkarmak, böyle bir suifikirden 952
ari bir nazarla tedkîk-i keyfiyyet edecekler için müstebattı.
Naşit Nefi Efendi niçin bana “Sen bu fotografiyi görünce onun
cadılığına emare addolunacak birçok alaim 956 keşfedersin.” demiş -
ti? Acaba resimde bu nişaneler hakikaten mevcut da ben mi keşfe -
demiyorum?..
Ben bu tetkikatta iken biraz ötede çekmeceyi karıştırmakla
meşgul bulunan zevcim birdenbire haykırdı:
— O ne?.. Gözlerime inanamayacağım geliyor!
Hemen döndüm baktım. Biçare adam bu defa bir ölü kadar sa -
rarmış, gözler büyümüş, raşe içinde tekrar ediyordu:
— Hayır, mutlak yanlış görüyorum. Bu olamaz.
Efendinin bu telaşından ben de şaşırarak sordum:
— Ne var efendim? Ne olmuş?
— Ne olacak, mücevher mahfazaları bomboş…
— Evvelce bu mahfazaların içinde takım var mıydı?
— Hepsi doluydu. Merhumenin fotografisinde başında, kulak -
larında, gerdanında gördüğünüz broş, küpeler, inciler, bilezikler,
yüzükler kâmilen mahfazaları içinde mevcut duruyordu.
— Demek ki mühimce bir sirkat vuku bulmuş.
— Sirkat mi? Bu mevkide o tabiri istimal de pek muvafık 961
düşmüyor.
— Niçin?.. Mahfazaları içinden mücevherler aşırılırsa buna sirkat denmez mi?
— Pederimden kalma gayet kıymettar mücevherli antika Prior saatler, murassa 963 enfiye kutuları, yakut, zümrüt hatemler 965,
bir torba atik meskûkat var. Bunların hiçbirine dokunulmamış,
hepsi duruyor. Yalnız merhumeye ait huliyat tamamıyla nabedid
olmuş.
— Evet, tuhaf bir sirkat…
— Daha tuhafı çekmecede katiyen zorlanma eseri yok. Sanki
bunu açan kendi anahtarıyla açmış. Bunun tek anahtarı vardır. Hiç
yanımdan ayırmam. Bu anahtar birinin eline de geçmiş olsa sûret-i
istimâli bilinmedikçe bununla çekmeceyi açmak mümkün olmaz.
Çünkü deminden anahtarı çevirdiğim zaman fasıla ile iki çınlama
oldu. İşittiniz değil mi?
— Evet işittim.
— İşte o iki çınlama fasılası esnasında yapılacak bir hesap var -
dır. O bilinmezse anahtarı çevirmek boşunadı, kabil değil kilit açıl -
maz.
— Çekmecenin sûret-i küşâdını 971 bu hanede sizden başka bir
bilen yok mu?
— Hayır. Yalnız ben bilirim. Bir de merhume bilirdi.
İkimizin birden zihnimize savlet eden 972 korkunç şüpheyi bir -
birimize anlatmaktan ihtiraz ediyor imiş gibi enzarımızı 973 başka
taraflarda dolaştırarak bir müddet sükût ettik.
Efendi, yolarcasına bir şiddetle saçlarını karıştırarak iri iri
adımlar ile gezinmeye başladı. Enzâr-ı garâbetimiz önüne açılan
bu yeni muammanın miftahını 975 arıyordu. Vehleten 976 aklına mü -
him bir şey gelmiş gibi odadan fırladı. Dışarıda birtakım yerleri dolaşmaya, muayeneye gitti. Odada yalnız kalınca tılsımlı, sihirli bir
şeye benzeyen mahut 977, kapağı açık çekmeceye takarrüp ettim 978.
“Naşit Nefi Efendi, merhumenin muhâceme-i hâtırâtıyla belki ani
bir teşevvüş-i zihnîye uğrayarak mahfazaları iyi muayene edememiştir, bir de ben bakayım.” dedim. En üstte kapakları açık, içleri
boş, dört beş mahfaza vardı. Onları itip çekmecenin alt tarafını ka -
rıştırırken gözüme kapalı beyaz bir mahfaza ilişti. Bunu aldım. Vi -
dasına bastım. Kapak açıldı. İçinden dörde katlanmış ufak bir kâğıt
çıktı. Parlak siyah bir mürekkeple şu satırlar muharrerdi:
“Öksüzlerimin mirasına ait bu mücevheratı hasbe’l-lüzûm 982
alıyorum. Bir müddet sonra iade edeceğim. Tecessüd-i ervâha 983
inanmayanları bu ders ikaza kâfi değil midir?”
Naşit Nefi Efendi Zevcesi Merhume
Emine Binnaz
Rumelihisarı Kabristanı
fi 18 Şubat 13..