Keşfet

Binnaz’ın Yazısı

Cadı

Efendi, kapağı tekrar kaldırdı. Beyaz mahfazayı buldu, çıkardı.

Vidaya dokundu. Kutu açıldı. İçinden kâğıdı aldı. Katlarını açtı. O

birkaç satır yazıyı görür görmez zavallı adamın kesbettiği 1036 hâli,

bin sene ömrüm olsa yine unutamam. Mahuf bir facianın en mü -

heyyiç noktasında, bütün mahâret-i sanatını ibraz eden bir

aktörün dehşet-i teessürünü 1040 bir sûret-i tabîiyyede 1041 göstererek

şırrrrak diye elini alnına vurduktan sonra gittikçe perdesi yükse -

len boğuk bir seda ile “Binnaz’ın yazısı… Binnaz’ın yazısı… Bin -

naz’ın yazısı…” cümel-i ayniyyesini tekrar etti. Elinde kâğıt ve

âdeta evzâ-i mütecenninâne ile odanın ortasında dolaşmaya başladı. Hâlinden korktum.

Gözlerini satırlardan ayırmayarak hâlâ tekrar ediyordu:

— Binnaz’ın yazısı… İşte bu hiç şüphe götürmez. Binnaz’ın

yazısı… Evet buna akan sular durur. Binnaz’ın yazısı… Vallah

onun yazısı! Billah onun yazısı!

Baktım ki biçare adamın bu “Binnaz’ın yazısı…” cümlesini,

bu hakîkat-ı müheyyiceyi 1044 her defa-i tekrârında 1045 gözleri daha

ziyade büyüyor, sedası 1046 daha gürlüyor. Biraz teselli etmek iste -

yerek:

— Efendi, beyhude üzülmeyiniz. Bu yazı Binnaz Hanım’ın.

Bu hakikate itiraza kimse cesaret edemez. Bunu uzun uzadıya tek -

rara hacet yok. Ben şahsen ne Binnaz Hanım’ı ne de yazısını ta -

nımadığım hâlde bu hattın bişek onun olduğuna yemin ederim…

Bu derece katiyetle beyân-ı fikr 1050 edişime karşı Naşit Nefi

Efendi bir durdu. Beni garip bir tetkikle hadde-i nazardan 1051 geçirmeye uğraşarak sordu:

— Hattı ve sahibini tanımadığınız hâlde bu kanaati nasıl peyda

ettiniz?

— Makbuzun altında imza, merhum hareminiz Binnaz Ha -

nım’ın imzası. Buna ben de iman ettim. Katiyen başkasının değil.

— Deliliniz nedir?

— İmzada katiyetle tayîn-i hüviyyet edilmiş.

— Nasıl?

— Bu İstanbul’da Naşit Nefi Efendi isminde sizden başka bir

zat da bulunabilir.

— Evet bulunabilir.

— Bu zatın tesâdüf-i fevkalâde olarak Binnaz isminde vefat

etmiş bir de zevcesi olabilir.

— Olabilir.

— Fakat bu ikinci Binnaz Hanım’ın, Rumelihisarı’nda metfun

bulunmasına yani bu üçüncü tesadüfe pek zor ihtimal verilir.

— Ne demek istiyorsunuz?

— Şunu demek istiyorum ki zevceniz makbuzu eliyle yazdık -

tan, imza ve tarih attıktan sonra, fevkalade bir iş gördüğüne kail

olan üdebâ-yı zamâne gibi, mahall-i tahrîr ü ikâmet 1056 de tayin

etmiş: Rumelihisarı Kabristanı. Artık katiyen hüviyette 1057 iştibah

caiz değildir. Evet bendeniz de bu yazının onun olduğunu bütün samimiyet ve vicdaniyemle tasdik ediyorum. Bunu bir düzine tekrar

ile nafile üzülmeyiniz.

— Ah hanımcığım ah! Mahall-i tahrîr ü ikâmeti tayin etmek

şöyle dursun, hiç imza da atmamış olaydı, bu yazı Binnaz’ın ol -

duğunu derhâl tanırdım. Muvâfık-ı kâide 1059 ve güzel yazıları bir

dereceye kadar taklit, erbabınca kabildir. Fakat bunun gibi külliyen

usulsüz, kaidesiz çarpık çurpuk hatlara bu mertebe ayniyetle ben -

zetmek, fikrimce yalnız müşkül değil, âdeta muhaldir.

— Efendi, farz ediniz ki yazı taklidinde bu derece mahir biri

bulunsun. Enzâr-ı hayretimiz önüne açılan bu fevka’t-tabîa ma -

cerada yalnız taklit ile iş bitmiyor ki… Bu makbuz şu çekmecenin

içine nasıl girdi?

— Evet.

— Dahası var. Zevceniz Binnaz Hanım “ Bu mücevheratı

hasbe’l-lüzûm aldım. Bir müddet sonra iade edeceğim.” diyor. De -

mek elmaslar, bu yedi sekiz kilit altındaki çekmeceye tekrar gire -

cek.

— Bu takımları oradan alan yine getirip mahfazaları içine bıra -

kabilir. Amenna. Fakat o “hasbe’l-lüzûm” tabirinden bir şey anlayamadım. Ahirette mücevherin ne lüzumu olur?

— Bu cadı meselesinin hangi noktasına aklımız erdi ki buna

ersin?

— Öteki dünyada düğün dernek olmaz, değil mi?

— Acaba paraca sıkıldı da emniyet sandığına koymak için mi

aldı?

— Bütün ahvâl-i dünyâ, bütün muâmelât-ı câriye-i âlem 1064

ve esrâr-ı müessesât, hasılı, her şeyin içyüzü onlara münkeşif

ise emniyet sandığına koymaz. Daha sağlam bir yer arar. Lakin ahirette parayı ne yapacak?

— Efendi. Bunda o kadar büyük bir garabet var ki buna bizim

aklımız bir türlü ermiyor ve ermeyecek.

— Hanım, aklıma bir şey geliyor.

— Nedir?

— Gayet sağlam bir zincir yaptırıp tekmil 1067 anahtarları buna

rapt ile boynuma takacağım ve hiç çıkarmayağım. Bakalım bu

kadar kilitler nasıl açılarak mücevherat tekrar mahfazalarına gire -

cek?

— Beyhude külfet.

— Niçin?

— Mücevheratı alan dest-i manevî 1069, çekmeceyi anahtar isti -

maliyle mi açıyor zannediyorsunuz?

— Bizim eski “cadı”, şimdi “dest-i manevî” tabîr-i muhteremi -

ne mi tebdîl-i nâm eyledi?

— Makbuzu dikkatle okumadınız mı? Orada tecessüd-i ervâha

ait bir cümle var.

— Evet var.

Binnaz Hanım’ın mahâkim-i dünyeviyyece 1073 de muteber 1074

olabilecek bu makbuzunu ikimiz birden dikkatle birkaç defa daha

okuduk. O son cümle şu idi:

“Tecessüd-i ervâha inanmayanları bu ders, ikaza kâfi değil mi -

dir?”

Karı koca, içinde boğulduğumuz bu esrâr-ı garîbenin kalple -

rimize verdiği hiras 1075 ile birbirimizin yüzüne bakıştık. Cadının

-estağfirullah- merhumenin mâverâ-yı kabrinden 1076 vaki olan bu

istifhamı bizi ikaz etmekten ziyade, bipayan havf u tereddüde

düşürmüştü. Nihayet sordum:

— Tecessüd-i ervâh hakkındaki fikriniz nedir?

— Bu bahiste derin bir tetebbum yok.

— Benim hiç!.. Bu “tecessüd-i ervâh” tabîr-i mâ-fevka’l-ilmi -

ni ilk defa olarak bu makbuzda gördüm fakat…

— Ey, fakat?

— Mademki biz bu mübahasede 1081 sâhib-i vukûf 1082 değiliz,

mademki gözümüzün önünde cereyan eden bu garaibi hiçbir suret -

le izaha yol bulamıyoruz, mademki bu da emirde acz-i küllî içindeyiz, o hâlde ne kadar her türlü ihtimal, hakikat ve tabiat fevkinde

olursa olsun ortağım merhume, bize Rumelihisarı Kabristanı’ndaki

ikametgâhından her ne tebligatta 1084 bulunursa iman götürüp muci -

bince amel etmek mecburiyetinde olduğumuzu bilmeliyiz.

— Öyle akideme uymayan garaibe inanıp da dinden, iman -

dan çıkmaya vaktim yok. İnsan bir defa doğar, bir defa ölür. Yev -

mü’l-haşrde dirilir. İşte bu kadar. Bundan ötesine aklım ermez.

— Sizin aklınız ermiyor ise erenlerden sorunuz. Ne olduğumu -

zu anlayamadan, bilmem kaçıncı zevceniz boğulan yahut tasdikiniz

vechile kalp illetinden giden Hayriye Hanım gibi biz de muhakkak

birer kazaya uğrayacağız.

Efendi gitti, bu “tecessüd-i ervâh” tabiri hakkında bilenlerden

tahkikat icra etti. Avrupa’da, Amerika’da, daha bilmem nereler -

de medyum namında birtakım adamlar varmış. Bunlar davet ettik -

leri ruhları bazen cesetlendirirlermiş, bu suretle tecessüt eden erva -

hın cismaniyetini lems ile tahkik meraklılarca kabil olabilirmiş.

Bu garip bahse dair efendinin alıp alacağı malumat işte bundan ibaret kaldı. Bedbaht adam, başını iki eli arasında sıkıp sıkıp da

diyordu ki:

— Zevcem Binnaz Hanım pek cerbezeli, becerikli, yaman bir

kadındı fakat hayatında, bade’l-vefât kendini tecessüt ettirmek için

bir medyum bulabilecek kadar faaliyet ve kârşinaslık gösterebilmiş olmasına şaşıyorum. Bu kimin aklına gelir? Herkes ölmemek

ister. Eğer hakikaten, böyle vefatın ilk gecesinde tekrar dirilmenin

çaresi bulunduysa bu dünya birbirine girer. Ölüm pek müellim 1092

ve acı bir hadise olmakla beraber çok fenalıklara bittabia 1093 netice

verdiği için elzemdir. Gelen; yoluyla, sırasıyla gitmeli. Ve giden,

aynı hüviyette, birkaç gün sonra tekrar gelmemeli, gelememeli.

Sonra hâlimiz ne olur? Mesela farz ediniz ki benim sekiz on batın -

dan beri olan büyükvalidelerim tekrar dünyayı özleyerek hayata

avdet etmişler. Onların şimdi bu âlemde benden başka kimseleri

yok. Elbette bana gelecekler. Ben bir validemi bile hoşnut edemi -

yorum. Mazallah, öyle bir düzine çenesi düşük kocakarı ile sonra

ne yaparım? Ervah böyle tecessüde kalkarsa bütün ehl-i dünyânın

işi biter. En evvel bizim tekaüt 1096 sandıkları iflas eder. Bankalar

kapanır. “Miras” kelimesi manasız bir söz olur. Daha öyle karışık -

lıklar, garabetler vuku bulur ki saymakla bitmez. Ölü, mezarında

gerek. Oradan çıkmaları ne kendileri ne de bizim için iyi değildir.

Sonra intihabata 1097 karışırlar, parlamentoya girerler. Dün