Bir Düşman-ı Gâib
Gülendam’dan anlayabileceğimi anladım. Keyfiyetin mâbâd-ı
müşkili için şimdi kime müracaat edeyim? Bu garip meselede
en ziyade malumat sahibi olması lazım gelen bir zata. O da kim?
Tabi zevcim Naşit Nefi Efendi.
Can pazarı bu. Bu evde böyle acayip, mahuf 649 meçhulat 650
içinde yaşanmaz. Bir akşam zevcime çocuğun ehemmiyyet-i hakî -
kasını derk etmeksizin 652 lisân-ı masumiyyetle 653 bana söylediği
birkaç cümleyi, sonra Gülendam’a müracaatımda Çerkez’in ketm-i
hakîkat hususunda kalkıştığı gayret-i marifet 655 ile beni eskisin -
den beş beter meraka düşürdüğünü ve bundan mütevellit 656 bütün
endişelerimi, korkularımı anlattım. Derece-i dehşeti ne kadar büyük olursa olsun, hiç çekinmeden hakikati bana dosdoğru söyleme -
sini rica ettim.
Benim bu telaşlarıma karşı zevcim gülmeye başladı. Fakat çehresine dikkat ettim. Bir beşâşet-i cebriyye göstermeye uğraştığını
fark eder gibi oldum. Yahut bana öyle geldi. Yüzümü okşayarak
dedi ki
— Böyle çocukça endişelerle beyhude üzülme, yorulma. Bana
emniyet et. Rahatına bak. Korkacak hiçbir şey yok. Hepsi yalan,
hepsi hezeyan.
— Hayır, bu kadar dallı budaklı yalan olamaz. Bu keyfiyetin
büyük küçük, yalan sahih her ne ise bir aslı var. Boşu boşuna bu
kadar söz çıkmaz.
— Sizi katiyen temin ederim. Bütün bu sözlerin ne aslı vardır
ne astarı.
— Sözünüze inanayım. Fakat bazı hakikatleri nasıl tevil veya
izah edeceksiniz?
— Hangi hakikatleri hanım? Bu işte zerrece bir hakikat yoktur.
Naşit Efendi, birdenbire peyda eylediği bir heyecanın tesiriyle
başından çıkardığı fesini ta karşıki mindere fırlatarak ağzından her
nasılsa şu sözleri kaçırdı:
— Hanım, emin ol bunda hiçbir hakikat yok. Yalnız melanet,
hıyanet, şenaat var.
— Hah işte bu küçük ifşanıza teşekkür ederim. İşin içinde mutlak bir şey, bir sır olduğunu ben de hissediyorum.
— Hayır, büyük bir sır da yok.
— Şimdi istimal ettiğiniz “melanet, hıyanet, şenaat” tabirleri
nereye matuftur?
— Bir düşman-ı gâibe.
— İşte pek güzel. Bu “düşman-ı gâib” tabîr-i mühimmi 667 de
bir sırrı, belki de bazı mühim esrarı, meçhulatı mutazammındır 668.
Taht-ı tehdîdinde bulunduğumuz tehlikenin derecesini tayin için
bu düşman-ı gâibin mahiyetini anlamak isterim.
— Bunun mahiyeti hakkında size kati 670 bir şey söyleyemem.
Çünkü benim de bu emirde malûmât-ı müsbetem yok.
— Bu düşmanın vücudunu ne gibi asar delaletiyle 672 hissedi -
yorsunuz?
— Aleyhimdeki dedikoduları, bu eracifi, bu cadı masallarını
çıkaran, uyduran, işaa eden hep o. Bana yapabileceği fenalık işte
bundan ibaret kalıyor. Elhamdülillah, başka bir tehlike yok, kasd-ı
hâinânesini bundan ileri götüremiyor.
— Aleyhinizde bu suretle hareketten maksadı nedir?
— İşte onu bilemiyorum.
— Bu düşman-ı gâibin hüviyetine dair bir bilginiz yok mu?
— Hayır.
— Dosttan, düşmandan bu hususta kimseden şüpheye düşmü -
yor musunuz?
— Asla.
— Garip hâl… Bu hasm-ı mechûlün böyle birtakım bedhahane işaatta bulunmaktan başka bir fenalık yapamadığını, diğer türlü
bir tehlike olmadığını söylüyorsunuz. Fakat zevcelerinizden birinin
bu cadı tarafından bir gece, yalının taşlığında boğulduğu rivayet
ediliyor.
— İşte bu rivayeti icat ve işaa eden yine o.
— Zevcenizin vefatı külliyen yalan mı?
— Zevcelerimden biri vefat etti. Fakat boğularak değil, ecel-i
mevûduyla vefat etti.
— Ölüsünün taşlıkta bulunmuş olduğunu söylüyorlar.
— Evet.
— O hâlde buna mevt-i tabîî mi diyeceğiz?
— Etibba cesedi bamuayene maraz-ı kalbden vefatı hakkında rapor verdiler.
— O kadar genç bir kadının kalp illetinden taşlıkta fecaaten
vefatı, zihinleri biraz tereddüde düşürmez mi?
— Meydanda koskoca resmî bir rapor var. Cesedin hiçbir tara -
fında cebir, cerh ve taarruz eseri görülemedi.
— Ne derseniz deyiniz, ifadenizin bu noktasında benim için büyük bir şüphe ukdesi vardır. Bunu izale edemezsiniz.
— Böyle cinai bir meselede etibba, hakikatin gayriye şehadet
edebilirler mi?
— Efendi, ben kadınım. Kendi nevime mahsus bazı zaaflarım
vardır. Mazur görünüz. Bu mesele hakkında bana seksen rapor ib -
raz etseniz zihnimi şüpheden bütün bütün kurtaramazsınız. Ne
ise şimdilik bu noktayı geçelim. Gece çocuklara o yemişleri kim
getiriyor? Bu sual mukni bir cevap istemez mi?
— Bilmiyorum.
— Bilmemek olmaz. Bunu düşünmelisiniz! Bu meçhulü keş -
fe uğraşmak sizin için pek elzemdir. Yoksa herkesle beraber ben
de…
— Herkesle beraber siz de bu yemişleri cadı zevcimin gece
mezarından çıkarak buraya getirdiğine inanacaksınız değil mi?
— Evet, zaruri.
— Sizin gibi okuryazar, benat nevi içinde münevver fikirli
bir hanıma karşı, birkaç sene evvel vefat etmiş, çürümüş bir kadın
cesedinin kabrinden ayaklanıp buraya gelemeyeceğine dair edille
taharrisine lüzum göremem. Butlanı 697 her suretle bahir 698 böyle
acip bir hususta beni üzmekten, yormaktan bir zevk alacağınızı da
memul etmem.
— Meydanda birtakım garaip var. Bunları ne suretle izah ve
tefsir edeceksiniz? Cadıya isnat 701 olunan bu harekât-i acîbe -
nin fâil-i hakîkîsi kimdir? Rûz-ı kıyâmetten evvel bir meyyitin kabrinden hurucuna insan inanmamakla beraber bu noktada
dûçâr-ı tereddüt olmaktan men-i nefs edemiyor 708.
— Daha garibini haber vereyim. Gülendam, size bu bahiste 709
tafsilat vermekten korkmuş, çekinmiş. Bu saf Çerkez’in kavlince
uyku esnasında çocukların yorganları açılır ise cadı valideleri gelir
örter, sıkıştırır imiş. Soğuk kış gecelerinde mangallarında kömür
bittiği vakit ateşle doldurur imiş, sürahilerine su kor imiş. Ekser 711
zaman sabahleyin uykudan kalktığı vakit Gülendam, odanın bü -
tün işini böyle geceden görülmüş bularak hayrette kalırmış. Evet
çocuklarımın dadısı yemin billah ederek bu garaibi bana kemâl-i
safvetle anlatıyor.
Efendinin bu sözlerine karşı dehşetten iki elimle yüzümü ka -
payarak:
— Eh şimdi buna bir kulp takınız bakalım. Bu havarık 713 nasıl
oluyor? Bunları yapan kim?
— Gülendam, pek safdil bir kadındır. Onun yalan söylemeye -
ceğinden eminim. Bu sözler büsbütün boşuna değil.
— Pekâlâ. Bu cadı oyununu size bu kadar maharetle oynayan
artist kim?
— Mutlak bu evin içinde biri. Yabancı değil.
— Bu evde kaç kişi var efendi? İrfan Kadın, Salime Kadın, Gülendam. Bunlardan hangisi?
— Hiçbiri değil.
— O hâlde valideniz.
— İhtimali yok. O, bu melaneti yapamaz. Görmüyor musunuz,
yerinden kımıldayamıyor.
— Selamlıktaki uşaklardan mı?
— Hayır onların işi de değil.
— Affedersiniz ama hane halkından saymadığım sizden ben -
den başka kimse kalmadı. O hâlde ikimizden hangimiz? Bu sözlerinizden diğer suretle mana istihracı mümkün mü?
— Hanım, bu husustaki kanaatimi size doğruca söyleyeyim.
Fakat sözlerimdeki tenakuza 716 bakıp da beni çıldırdı zannetmeyi -
niz. Bu cadı rolünü oynayan ev halkından bir fert fakat saydıkları -
nızdan hiçbiri değil.
— Yalının şu mevcuttan başka sekene-i hafiyyesi 717 de var ise
onu bilmem!
— Ben bu yalıda doğdum, büyüdüm. Elhamdülillah burada
öyle cin, peri gibi şeylerden eser yoktur.
— Evin içinde hudusu rivayet edilen garaibin vukuunu inkâr
mı ediyorsunuz?
— Hayır. Bunlar aynen vuku buluyor. Buna da kaniyim.
— Kim yapıyor?
— Bunların faili her hâlde cadı değil. Mahir 720, cüretkâr, me -
lun bir insan olacak. Mutlak, hem de mutlak böyledir. İddiamdan
dönmem.
— Bu iddialarınızın tuhaflığı, cadının mevcudiyeti garabetin -
den aşağı kalmıyor.
— Ah Hanım ah. Size bir şey söyleceğim ama.
— Söyleyiniz.
— Bunu eski zevcelerime de söyledim fakat dinletemedim.
— Ben dinlemeye gayret ederim.
— Bir teklifte bulunacağım. Fakat bunun icrası pek büyük bir
metanet ve cesarete muhtaçtır.
— Elimden geldiği kadar metin ve cesur olmaya uğraşırım.
— Bana itimat, binaenaleyh 724 fikrime tamamıyla iştirak 725
ederseniz size her şeyi açık söyleyeceğim.
— Buyurunuz.
— Bu cadı, hane halkından birkaç kişiye epeyce fasılalı zamanlarda gözüktü. Bu, nâkâbil-i inkâr bir keyfiyet.
— O hâlde cadının mevcudiyetine niçin kail olmuyorsunuz?
— Kerem buyurunuz. Bu gözüken mahluk 728 ne cin ne peri
ne şeytan ne hayalat ne cadı. Fakat bu son şekilde gözükerek bizi
tehdide uğraşan b