Keşfet

Cadı Anne

Cadı

Bugün kaynanam evde yok. Size bu macerayı anlatmak için

onun bulunmayacağı bir günü intihap ettim. Çünkü onun yanında

eski zevcimin adını ağıza almak günâh-ı kebâirden 428 bir şey işle -

mektir.

Hanımlar, hikâyem uzuncadır. Bunu evvela haber vereyim

de canınız sıkılmasın. Meraklı, garip, acayip noktalarının tavzihi

için birtakım evraka, vesaike lüzum vardır. Bunların hepsini

cem ile bu sergüzeşt-i akıl-berendazanemi 434 yukarıdan aşağıya

kaleme aldım. Çünkü bunun bütün tetimmatıyla nakl u tasvîri diğer suretle kabil değildir. Vakayı size bazen kitaptan bazen ağızdan

anlatacağım.

Şükriye Hanım, orta yerdeki masanın yanına, misafir hanımla -

ra karşı gelecek bir vaziyette 436 oturdu, evvelce hazırlamış olduğu

gayr-i matbû kitâb-ı sergüzeşti açarak başladı:

— Naşit Nefi Efendi’nin hanesinde geçirdiğim serencamın bazı

saatlerini tahattur 439 ettikçe hâlâ içime fenalıklar gelir. Büyüdüm,

yetiştim, gelinlik çağım geldi. Oradan buradan birçok talip vuku

buldu. Validem müşkülpesentlik etti, nasılsa hepsi bozuldu. Bir -

kaç sene taliplerin 441 arkası kesildi. Beni evde kalacak diye veli -

lerimi bir telaş aldı. Nihayet talip olarak Naşit Nefi Efendi zuhur

etti. Tamam söz kesileceği esnada dedikodular başladı! Bu adamın

ilk haremi cadı olmuş. Geceleri mezarından çıkarak hâne-i zevcine

gelir, evi birbirine katar, boğmak için ortaklarına hücum edermiş.

Hatta birini boğmuş imiş. Bu gibi rivâyât-i acîbe, ne dereceye kadar

şâyân-ı itimâd görülebilir? İptida, biz bu sözlere güldük. Fakat

eski dostlarımızdan bir kadın geldi. Bu şayianın 444 noktası nokta -

sına hepsinin doğru olduğunu bize yeminler ile teminen 445 anlattı.

O zaman validemle ben korkmaya başladık. Fakat pederim hiçbir

şeye inanmaz bir adamdı. Şeytanı görse karnaval maskarası zan -

nederdi. Olmayacak şeylere inanıp da cin, peri namına öte beriden

korktukça o bizi şiddetle tekdir eder, zihinlerimizi bu gibi hurafe -

lerden tasfiyeye 446 uğraşırdı. Biz çarpılmak korkusuyla gece pen -

cereden dışarıya tükürmeye, süprüntülüğe bir şey dökmeye, daha

bu kabîlden birçok şeylerden korkar idik. Pederim, bizim bütün

bu zanlarımızın hilafına hareketle bu havf u ihtirâzlarımızın

beyhudeliğini ispata uğraşırdı. Mesela o, pencereden kafesi sürer,

destur demeden karanlıkta dışarı tükürür hatta bize inadına -sözüm

meclisten hariç- süprüntülüğe abdest bozduğu bile vaki olurdu. Ne

çarpıldı ne bir şey oldu. Bizim, ana kız, Naşit Nefi Efendi hakkın -

da dönüp dolaşan bu korkunç şayialardan cidden tevahhuşumuzu

görünce pederim her ikimizi de şiddetle tekdir etti. Bana dedi ki:

— Kız Şükriye, ben sana böyle mi terbiye verdim? Böyle ma -

halle karısı hurafelerine inanmak için mi tahsiline bu kadar itina 452

gösterdim? Onun bunun aleyhinde 453 kizb ü mefsedet 454 tellallığı

eden birtakım ahlaksız müfteri kimselerin işâât-ı muzırralarına

inanıyorsun da benim sözlerime emniyet etmiyor musun? Hiç ölü

dirilip de vakit vakit mezarını bırakarak insanlarla boğuşmaya çıkar

mı? Eğer bu bir hakikat olaydı milel-i mütemeddine ölülerden de

asker alarak emvat orduları teşkil ederlerdi. Hem bu asâkir-i meyyiteye karşı top, tüfeklerin etkisi kâr etmeyeceğinden bu usulden

istifadeye en evvel muvaffak 461 olacak millet, cihanı tamamen

fethederek müsenna 462, müselles 463, mubarra 464, muhammes 465 ve

müstakbelen daha ne çeşitleri çıkmak muhtemel 467 olan düvelî

ittifaklara bir nihayet verdirir, âlemi muvâzenet-i umûmiyye

dırdırından kurtararak ezhân-ı beşeriyyeye 471 pürüzsüz bir istirâ -

hat-ı mutlaka bağışlardı. “Cadı”… Nasıl şeymiş o? Mezarından

çıkan bu acibeyi görmek için Avrupa’da milyonlarla lira vermeye

hazır deli Frenkler var. Fena mı? Sen bunu besbedava göreceksin!

Görürsen bana da haber ver de fotografisini 473 çıkarayım. Cadının

mevsukiyetini şühûd delâletiyle bir makâm-ı resmîye tasdik ettirebilirsek bu resimlerden milyonlarca satıp ihya 476 oluruz. Keşke

bunun aslı olsa… Fakat mümkün değil. Saf yürekli eski insanların

korktukları birçok şeylerden, şimdiki cin fikirli ahir zaman adam -

ları, tedehhüş şöyle dursun para kazanacak cihetler keşfediyorlar.

Hint’te, Çin’de zavallı budala ahalinin 478 birer mâhiyyet-i ilâhiy -

ye atfıyla mukaddesattan 480 sanarak gözlerini kaldırıp bakmaya

korktukları putları, sanemleri Avrupalılar müzelerine nakl ile, nevadirden canavar seyrettirir gibi, halkın enzâr-ı istiğrâb 483 ve is -

tifadelerine vazediyorlar. Naşit Efendi’nin zevcesi cadı olmuş

imiş de geceleri zevcini rahatsız etmek için eve gelirmiş! Bu nasıl

467 Kelime, baskıda sehven mütehammil olarak yazılmıştır. (haz.)

hezeyan?.. Eğer âlem-i imkânda böyle bir şey olsa Avrupalılar

bu cadıları yakalamak için kim bilir ne kadar mahirane 488 tuzak -

lar, kapanlar icat ederlerdi? Telsiz telgrafla günlerce mesafattan 489

birbiriyle konuşan bu herifler hiç mezarlıktan cadı mı kaçırırlar?

Kızım, sen beni dinle. Öyle birtakım bedhahane 490 işaalara inan -

ma. Bak evladım bu lakırdılar nereden çıkmıştır? Sana orasını izah

edeyim. Karının biri Naşit Efendi’ye varmak istemiş fakat efendi

de besbelli, bazı suihâlinden 491 dolayı almamıştır. Gayz ve infialinden bu türrehatı 493 ortaya kapıp salıveren işte o kaltak olacaktır.

Keyfiyetin içyüzü böyle bir şey olmalı.

Şükriye Hanım, dinlenmek için biraz kıraati 494 kesti. Yenge

Emine Hanım’la kılavuz kadın karşılarındaki, raviyenin 495 kendi

zanları gibi aptal bir kadın olmadığını artık anladılar. Bu teferrüslerini yekdiğerine ifham için arada bir bakışıyorlardı. Hele kı -

lavuz kadının artık sadâ-yı itirâzı 499 kesilmişti. Hikâyenin alt tarafı

ne çıkacağını merakla dinliyordu.

Şükriye Hanım, bu ilk satırların, samilerince ne tesir husule getirdiğini anlamak için hepsinin yüzlerine birer nazar-ı teces -

süs dolaştırdıktan sonra yine başladı:

— Pederimin pek muhik 504 görünen bu itirazlarına karşı gele -

medik. Bizi her suretle iknaya muvaffak oldu. Söz kesildi. Muhta -

sarca bir cemiyet yapıldı. Düğünün böyle ihtisarını da Naşit

Efendi’nin cadı zevcesinden olan şiddet-i havf u ihtirâzına 508 hamlettiler. Bin türlü dedikodu, acip isnatlar 509, rivayetler içinde ben

oraya gelin gittim. Pederimin zihnimi takviyeten 510 söylediği lakırdılara, verdiği teminata 511 tamamıyla inanmak istiyorum ama ben

de henüz hayatın cihet-i ameliyyesinde 512 cahil, bazı şeyleri henüz

kitap içinde görmüş, dünyayı Konya’yı anlamamış toy bir kızım.

Ne yalan söyleyeyim, cadının korkusu, pederimin en müessir nasihatlerinden daha ziyade gönlümde yer tuttu. Gelin gittiğim mahal,

Rumeli Hisarı ile Baltalimanı arasında harabece bir yalı. Zevcim

bana nispetle yaşlı fakat iyi bir adam. Beni gayet hoş tutmaya gay -

ret ediyor. Ben de o zaman deli fişek bir kızım. Kocanın iyisinden,

kötüsünden çok anladığım yok. Bu tezviçde bazı zevkime gitmeyen cihetler olsa da “izdivaç diye işte buna derlermiş” teslimiyetiy -

le her şeye uyup gitmeye uğraşıyorum. Bir kaynanam var çaçaron

ama artık bitirmiş, pek yerinden kalkamıyor. Dizlerinde battaniyesi,

önünde mangalı, üzerinde ıhlamur ibriği, öyle yerli gülü odasın -

da oturur. Pek neşeli vaktinde hizmetçi İrfan Kadın’la bir iki defa

peçiç oynar. Yanına gittiğim zaman beni yukarıdan aşağıya kadar,

kaynanalara mahsus kıskançlık ve gizli bir gayz ile mahmul bir

nazarla dikkatli dikkatli süzer. İki de üvey çocuğum var. Nesip

ile Ragıbe. Bunlar efendinin cadı olduğu rivayet edilen müteveffa

zevcesi Binnaz Hanım’dan olma. Çocukların dadısı Gülendam, bir

de Salime isminde muhacir hizmetçi kadın, selamlıkta aşçı, uşak

falan var. Hane halkı bundan ibaret. Buradaki insanlara biraz alış -

tım fakat bir türlü yalıya ısınamadım. Büyük büyük loş sofalar,

karanlık geçitler. Aşağıdaki geniş taşlık, ev altından daha ziyade

bir ayazmayı andırır. Mağmum 520 bir loşluk içindeki duvarların -

dan şıpır şıpır rutubet damlar. Bir kenarda duran üstü örtülü sandal,

kasvetengiz manzarasıyla burasını cami tabutluklarına benzetir.

Oynak dalgalar üzerinde oynayan ziyalar, denize nazır pencereden

güherçileli duvarlara aks