Keşfet

Cadının Fotografiyesi

Cadı

Bu cadı hakkında her kimden tahkîk-i keyfiyyete 814 kalkışsam

hall-i şübhe edemedikten maada eski merakım kat kat tezayüt

ediyor, dehşetim artıyordu. Hele bu İrfan Kadın’ın maalkasem 818

ifadatı, bu kati şehadeti, zihnimi bütün bütün durdurdu. Asılsız,

fasılsız yere yani hiç yoktan bu uzun macera, bu kadar söz, bu koca

masal nasıl uydurulur?

Cadının mevcudiyeti, böyle her gün daha kolay delail 820 ile

nazarımda vuzuh buldukça pederime müracaatla bu mesmuatımı,

endişelerimi hep hikâye ediyor fakat daima aynı itimatsızlık, aynı

derin istihza ile mukabele görüyordum.

İnsanın hayatı, ân-ı zuhûru 822 meşkûk bir tehlikenin taht-ı teh -

dîdinde kalırsa bu hâl vukuu kati bir beliyeden 824 daha müthiş -

tir. Çünkü insan ne zaman neye uğrayacağını bilemediğinden bu

meçhuliyet içindeki rahatsızlığı daha tahammülfersa 826 olur. Gece

gündüz cadıyı düşünmekten nihayet öyle bir hâle geldim ki “Bu

hortlak mıdır, zırtlak mıdır işte ne bela ise çıksa da beni öldürecek

mi, boğacak mı? Ne yapacaksa yapsa…” demeye kadar vardım.

İrfan Kadın, benden hiçbir ciheti gizlemedi. Hepsini dosdoğ -

ru haber verdi: “Cadıya meydan okuyacak kadar cesaretin varsa

katiyen şüpheden kurtulmak istiyorsan üvey çocuklarına bir tokat

indiriver. Hortlağı hemen o akşam gırtlağına atılmış bulursun! Bu

rivayetin hakîkat-ı müdhişesi 827 yahut kofluğu, asılsızlığı bu tec -

rübe ile sabit olur. Meraktan kendin de kurtulursun. İhtimal ki bu

suretle zevcin Naşit Efendi’ye de büyük bir hizmet görmüş olur -

sun…” dedi.

Bu tecrübe cüreti ihtimal ki bana hayatım pahasına oturacaktı.

Fakat bu cesaretimle hem kendimi ebedî bir endişeden kurtarmış

hem zevcimin yalanı varsa onu meydana çıkarmış hem de o anut

pederimden de intikam almış olacaktım. Evet zihnimin layenkati

cadı ile iştigalinden bana da âdeta cinnet-i vâhide 831 arız oldu.

Bu düşüncemi icraya karar verdim. Fakat bu fevka’t-tabîa hortlak

meselesi acibesinde diğerleri gibi bir sehve uğramamak melunca

kurulmuş bir tuzağa düşmemek, iblis-tedbir bir düşmanın kurbân-ı

sanîası olmamak için ortağım müteveffa Binnaz Hanım’ın fotog -

rafiyesini görmek, o simayı iyiden iyiye tanımak lazımdı.

Zevcimin hoş bir zamanını kolladım. Neşeli bir anında dedim

ki:

— Efendi, kayınvalidemin ihtarı 837 üzerine her Cuma ve pa -

zartesi geceleri merhume ortağım Binnaz Hanım’ın ruhuna Yasîn-i

Şerîf okuyorum. Rabb’im kabul etsin. Şimdi anlıyorum ki zavallı

ortakçığım pek iyi bir kadın imiş… Çünkü iyilerin hasmı çok olur…

Kadıncağız ölmüş…. Bu dünyadan elini eteğini çekmiş fakat düş -

manları hâlâ arkasından dediyi koduyu kesmemişler. Bu ne garip

talih! Hiç bir insan öldükten sonra vakit vakit mezarından çıkıp da

dirileri rahatsız etmeye gelir mi?.. Bu rivâyet-i acîbeye bir aralık

ben bile inandım gittiydi. Lakin şimdi katiyen tashîh-i zehâb 838 ettim.

Efendi gülerek:

— Hanım, nihayet sözüme geldiniz

— Geldim geldim efendi… Tamamıyla hakkınız varmış. Kah -

rolsun o dedici koducular. Âlemi rahatsız etmek için fesat düşün -

mekten başka bir kârları yok.

— Hayatın, akılca sabit olmuş bazı nizamları vardır. Bunlara

az çok vukuf kesbetmedikçe insan bu âlemde rahat yaşayamaz.

İşte siz bu hakikatı biraz anlamaya başlamışsınız.

— Belki. Müsaade ederseniz sözümü bitireyim.

— Dinliyorum.

— Merhume ortağım aleyhinde deveran eden bu türrehata

herkesle beraber hasbe’l-beşeriyye ben de inanmış bulunduğum

için şimdi o kadar mahçup oluyorum ki tarif edemem. Kabil olsa

bundan dolayı kendisinden af dileyeceğim.

— Bu nedametiniz, ondan manen af talebi demek olur.

— Fakat?

— Ey… Fakat?

— Taaccüp etmeyeceğinizi bilsem… Bir şey söyleyeceğim.

— Etmemeye gayret gösteririm… Buyurunuz.

— Ortağımı tanımak, onu görmek merakı o kadar şiddetle kal -

bimde caygir oldu ki…

— Taaccüp etmemeye söz verdim ama vaadimi tutmak kabil

olamayacak galiba!

— Niçin?

— Çünkü ölmüş bir kadın nasıl görülüp tanılır? Meğer ki aley -

hindeki cadılık isnadı bir hakikat ola.

— Bendeniz de “Mezarından çıkıp da gelsin, bana görünsün.”

demiyorum ya?

— Başka türlü nasıl olur?

— Ben fotografiyesini görmeye de razıyım.

Benim bu merakıma efendinin biraz canı sıkılarak dedi ki:

— Hanım bırakınız Allah aşkına… Nesini göreceksiniz? İşte o

da sizin gibi bir kadındı. Başka zevcelerin yanında, kendilerinden

evvel ayrılmış yahut ölmüş ortakların lakırdısı bile edilmez. Minel-kadim âdet-i beldemiz böyledir. Siz ise onun cadı olmadığı

hakkında kanâat-i kâmile peyda etmiş olduktan sonra bile onunla

çok meşgul oluyorsunuz.

— Bu meşguliyetimde beni muhik 857 göreceklerin en birincisi

siz olmalısınız!

— Neden?

— Neden olacak? Ben artık bu meseleyi katiyen halletmek, bu

dedikodulara bir nihayet verdirmek istiyorum.

— Merhumenin fotografiyesini görmekle bu mesele nasıl hal -

lolunur? Anlayamıyorum.

— Cadıya tesadüf edecek olursam üzerine yürümek için beni

teşci eden siz değil misiniz?

— Evet. Fakat bir ölünün, berhayat 859 bir insanın döşeğinden

kalkması kabîlinden mezarından çıkarak istediği yerleri dolaşması

kabil olmayacağını, binaenaleyh cadının vücuduna katiyen ihtimal

veremediğinizi şimdi söyleyen de siz değil miydiniz?

— Bendim. Lakin hortlağın vücuduna ihtimal vermemekle bu

mesele halledilmiş olmaz. Her hâlde ortada bir garabet mevcut.

— Nasıl garabet?

— Cadıyı gördüklerini teminen 860 söyleyenler bir iki kişiden

ibaret değil, bunu pek çok kimse söylüyor. Bu hakikatı inkâr ede -

mezsiniz.

Zevcim verecek bir cevap bulamadı. Devam ettim:

— Binaenaleyh ya cadının mevcudiyetine kail olmak veyahut

ki cadı namına bu yalıda bir hayal dolaştığını kabul etmek lazım

gelecek. Bu iki şıktan birini tasdik zaruridir.

Naşit Nefi Efendi sükût etti. Sözümü kesmeyerek:

— Akıl ve mantığa muhâlefet-i külliyyesine 862 mebni, şıkk-ı

evveli ikimiz de reddediyoruz değil mi?

Zevcim kısaca:

— Evet, dedi.

Ben — O hâlde şıkk-ı sânî üzerine binâ-yı muhâkeme edeceğiz.

— Peki, öyle olsun.

Fakat zevcimin gittikçe kaşları çatılıyor ve dalgınlığı artıyordu.

Sözün arkasını soğutmadan dedim ki:

— Cadının mevcudiyeti garibesini haydi ikimiz de inkâr ede -

lim. Bu âlâ… Fakat yine söylüyorum ki hortlak namına bu evde

gezinen, görünen hayal midir, hayalet midir nedir, öyle bir guguk

var. Bunu da katiyen reddedemeyiz. İşte bu guguğu meydana çıkarmalı… Bu sahte cadının nikabını refetmeliyiz.

— Benim de size evvelce söylediğim bundan başka türlü bir

şey miydi ya?

— Fakat beyefendi, serdettiğim 870 bu iki şıkkı birbirine rapte -

den gayet sıkı bir ukde var. Onu nasıl çözeceğiz?

— Hangi ukde?..

— Cadıyı gördüklerini teminen söyleyenler, bunun şekil ve kı -

bal ve simaca tamamıyla müteveffa zevceniz Binnaz Hanım’ın

aynı olduğunu iddia ediyorlar.

Naşit Nefi Efendi, bu ifademe karşı âdeta şaşaladı. Bir müddet

ret veya tasdik edemedi. Nihayet bir söz sarf etmiş olmak için:

— El-uhdetü ala-er-ravi, dedi.

— Evet. Fakat ravi de birden ikiden ibaret değil. Hepsi de bu

iddiada yani cadının şahsen müteveffanın aynı olduğu hususunda

müttefik.

— Binnaz Hanım’ı âleme karşı cadılıkla temsile cesaret eden

saniakâr, tamamıyla onun şekline giremez mi?

— Esvabını, kıyafetini haydi benzetsin. Lakin simasını aynı

aynına nasıl benzetebilir?

Zevcim yine sustu. Meseleyi, ne suretle bir şekl-i makûliyyete

sokmaya uğraşsak daima ucundan, köşesinden sırıtan bir yeri kalı -

yordu. Bu cadı keyfiyyet-i acîbesinin 883 akıl ve izan ve mantıkla

tamamen telifi kabil değildi.

Bir zaman ikimiz de sükût ettik, nihayet dedim ki:

877 Baskıda hususta. (haz.)

— Eğer bu hâl, akıl-berendazane tertip 886 edilmiş bir hileden

başka bir şey değilse şimdiye kadar yanılan şühut 887 gibi, ben de

kurbân-ı sehv olmamak için Binnaz Hanım’ın çehresini iyice ta -

nımak isterim. Bu da ancak fotografiyesini görmekle kabil olabi -

lir. Binaenaleyh, meselenin vehamet ve nezâket-i fevkalâdesine

mebni, “Ölmüş bir ortaktan berhayat bulunana bahsetmek, âdet-i

milliyyemizden değilmiş.” falan kabîlinden göreneklerden sarf-ı

nazar ile siz bu fotografiyeyi bana göstermelisiniz.

— Bende merhumenin b