Esrarın Büyüğü
Bu satırları okuyup alttaki imzayı da görünce ne hâle geldiği -
mi tarif edemem. Kâğıdı elimden atarak hakikaten sihirli, mutal -
sam olduğuna şüphe kalmayan bu çekmecenin yanından kaçmak
istedim. O aralık nazarım, konsolun üzerindeki aynanın kenarına
dayamış olduğum fotografiye ilişti. Ortağımın tasviri, şimdi bana
deminden tetkik ettiğimden büsbütün başka bir suret ve heybette
gözüktü. Çehrenin ubuseti artmış, gözler sanki birer meâl-i tehdîd
ile büyümüş, dudaklara düşnam 989 için hemen kıpırdayacak sahira -
ne bir zindegi gelmişti.
Şimdi bu tasviri, rüyet-i memnû olan bir şeye bakar gibi, hemen hırsızlama, korkak bir nazar ile tetkik ediyordum. Biraz daha
dikkat etsem bu karşımdaki fotografinin, bir mucize-i tekellüme 993
kadar tezyîd-i garâbet eylemesinden cidden endişeye düştüm.
Vakanın fevka’t-tabîa bir devre-i esrâra 995 giren bu hayreta -
ver garabeti nispetinde merakım artıyordu. Gözlerimi fotografi -
den ayırdım. Yine elimdeki satırlara diktim. Merhume Emine Bin -
naz Hanım’ın bade’l-vefât ahzeylediği mücevherata mukabil
verdiği bu makbuz senedi nesih kırmasına benzer bir hat ile yazıl -
mıştı. Bu bir kadın yazısıydı. Çünkü bunda da umum hutût-ı nisvâna mahsus olan hüsünsüzlük, çiğlik ve tersîm-i hurûftaki
zaaf meşhuttu. Fakat Binnaz Hanım’ın yazısını tanımadığım
için bu hattın onun olup olmadığı hakkında bir şey diyemezdim.
Yazının tarz-ı tahrîrinde 1006 kavâid-i umûmiyyeden 1007 hemen kül -
liyen hariç bir tavr-ı mahsûs görüldüğünden, yüz nev yazı içinden
bunu ayırmak kabildi. Binaenaleyh merhumenin yazısını tanıyanlar
için bunun ona nispetini tayin pek kolay olacaktı.
Sofadan zevcimin ayak seslerini işittim. Bu makbûz-ı acîbi 1008
hemen eskisi gibi dörde katlayarak beyaz mahfazanın içine koy -
dum. Kapağını kapadım. Yine çekmeceye bıraktım. Geriye çekil -
dim. Naşit Nefi Efendi biraz evvelki solgunluğuna bedel bu defa
mosmor ve telaşlı bir çehre ile içeri girerek:
— Hanım, bu çekmecenin nerede durduğunu biliyor muydu -
nuz?
— Hayır.
— Bu çekmece, kilitli ve gayet sağlam bir ceviz sandık deru -
nunda duruyor. Sandık da keza 1010 kilitli, muhkem 1011 bir dolap
dâhilinde. Dolap da yine kapısı kilitli bir oda içinde bulunuyordu.
Bakınız kaç kilit! Bu kilitlerin hiçbiri ufacık bir zor görmemiş ve
gayrı bir anahtar ile de açılmamış! Bu anahtarlar öyle emin bir
yerde mahfuzdur ki bu da işte yalnız bana ait mühim bir sırdır.
Çıldıracağım. Âdeta beynim kızışıyor. Bu ne cadı ne cin ne peri işi.
Bunda şeytanları hayrete düşürecek bir orostopoğluluk 1014 var. İşte
buna akıl erdiremiyorum. Fakat elbette bir gün erdireceğim.
Efendi böyle söylenirken ben de gözlerimi Binnaz Hanım’ın
fotoğrafına dikmiş, hayret ve dehşetimden titriyordum. Şimdi kar -
şımda bir tehdîd-i mahz 1015 kesilen bu resim, enzâr-ı tekdîr 1016 ile
bana “Kocana söyle. Kimsenin günahına girmesin. O kilitleri açan,
mahfazalarından mücevheratı alan benim. Katiyyen başkası değil.
Bu ne itikatsız herif. Bu kadar bedahetlere karşı hâlâ inâd-ı câhilâ -
nesinden ayrılmıyor. Bu adam, ruhumun tecessüdüne 1018 galiba
onu boğmak için gırtlağına yapıştığım zaman inanacak. Zavallı ka -
dın, sen aramızdan çekil. Naşit Nefi Efendi benim kocamdı. Hâlâ
öyledir. Ve ebediyen de zevcim kalacaktır. Ben onu başka kadına
mal ettirmem. Hayır ettirmem. Sen onun ısrâr-ı gâfilânesine iştirak edersen seni de boğduğum ortağımın yanına gönderirim. İşte
iyi düşün. Kendin bilirsin?” diyor gibiydi…
Zevcim, bir aralık dikkatle beni süzdü. Korkumu, irtiaşımı 1021
fark ederek sordu:
— Hanım, ne oluyorsunuz öyle?
Parmağımla fotografiyi göstererek:
— Bu resmin o abus çehresiyle bana ihsas ettiği 1022 dehşetleri
bilseniz…
— O malum. Ben onu size evvelce söyledim. Bu fotografiden
iyi bir meal istihraç 1023 etmeyeceğinizi zaten keşfetmiştim. Ölmüş,
çürümüş, toprak olmuş bir kadının mukavva üzerinde kalan suretinden dehşetler istinbatla böyle sizin gibi tiril tiril titremek için bir
insan, ne derece mağlûb-ı evhâm u hayâlât olmalıdır!..
— İnsaf ediniz… Niçin yalnız beni vehme mağlubiyetle 1026 itham ediyorsunuz? Siz, şu mahfazaları boşaltmış olan dest-i mechûlü keşfedememekten mütevellit 1028 bir yeis 1029 ve hayretle daha
deminden çırpınıp durmuyor muydunuz? Seksen kilit altındaki şu
kutuların nasıl açıldıklarına akıl erdirebildiniz mi?
— Erdiremedim. Fakat ben bu garabetleri, sizin gibi meçhul ve
fevka’t-tabîa kuvvetlere isnat etmiyorum. Bunların hiçbirinde cadı
eli görmüyorum.
— Bunların hepsinde cadı eli pek bahir 1030, pek celi görünüyor ama siz görmek istemiyorsunuz…
— Belki! İçini biraz daha karıştırırsam zihnimizi ucu bucağı
bulunmaz teşevvüşlere 1032 düşürecek yeni garabetlere tesadüf et -
mekten ihtirazen bu menhus çekmeceyi işte kapıyorum, dedi.
Aynanın kenarından fotografiyi alıp çekmeceye tıkarak tırank
diye kapağı indirdi. İşte o zaman telaşla bağırarak:
— Kapamayınız. Kapamayınız.
— Niçin?
— İçinde daha görülecek şey var.
— Nedir?
— Esrarın büyüğü. En müthişi. En akıl ermezi!
— Ne imiş o?
— Bir makbuz.
— Nasıl makbuz?
— Pek usulünde bir makbuz!
— Tuhaf şey.
— Daha anlayamadınız mı?
— Hayır.
— Mücevheratı alan yabancı değilmiş.
— Kimmiş?
— Çekmecenin sûret-i küşâdını sizden başka bilen zat.
— Merhume?
— Ta kendisi!
— Ölü, mücevheri ne yapacakmış?
— Öteki dünyada düğün mü varmış ne imiş? Besbelli takına -
cakmış.
— Hanım, böyle vahim bir meselede istihza iyi değildir.
— Vallahi istihza etmiyorum. “Hasbe’l-lüzûm aldım.” diyor.
Makbuzunda öyle yazıyor.
— Hanımcığım, eğleniyorsunuz eğleniyorsunuz…
— Efendiciğim asla, asla!
— Bu garabetler içinde zaten kem-şuur oldum. Siz de zihnimi büsbütün altüst etmeyiniz.
— Çekmecenin içindeki beyaz mahfazayı açarsanız iddiamın
itiraz götürmez delilini orada bulursunuz.