Gülendam’ın Saffetinden İstifadeye Teşebbüs
Çocukların yanından çıktım. Fakat oğlanın sözlerini zihnim -
den çıkaramıyorum. Aldı beni bir merak. Kime müracaat edeyim?
Kiminle dertleşeyim? Çocukların cadı anneleri, gece Rumelihisa -
rı’ndaki kabristandan çıkar, sepetle yemiş getirirmiş. Her ne sebeple bu zehaba 559 düşmüşlerse çocuklarda böyle kanâat-ı tufâlâne 560
husul olabilir. Fakat ben koskoca kadın, bunu sahiha 561 dinleyerek
kime karşı beyân-ı havf u telâş 562 edebilirim? Sonra benim, akılca
beş yaşındaki çocukla hemayar 563 bir zavallı olduğuma gülmezler
mi? Ta efendiden uşağa kadar bir ev halkının istihzasına 564 düçar
olmaz mıyım?
Bu hikâyeyi kime anlatsam garabetten hali bulmaz. Fakat
meselenin neticesi öyle değil. Bu benim için sıdka 568, kizbe ihtimali olan bir kaziye 570… Zaten ortada bir cadı rivayeti var. Ev -
velen, buna taalluk edecek sözlerden kuşkulanmak benim için
külliyen manasız bir vehim addedilemez. Saniyen 573, çocuklara o
kadar yemişi kim getiriyor? Bir şekl-i muammâiyyede gördüğüm
bu hususu tenvir için hane halkından müracaat etmediğim kimse
kalmadı. Şafi bir cevap alamadım. Çocuğun, bir fikr-i tasannû -
dan ari 577 görünen o masumane sözlerinde benim şüphelerimi,
korkularımı okşayacak bir reng-i hakîkat 578 buluyorum. Bana öyle
geliyor. Aslı ya var yahut yok fakat işte cadıya dair bir serrişte 579…
Ama bu işi nasıl tamik 580 edebileceğim? Bir iki gün düşündüm ta -
şındım… Yine çocukların dadısı Gülendam’a müracaatı en muvafık
buldum. Çünkü Gülendam hemen bir çocuk kadar saf ve sade hil -
katte bir Çerkez’di. Bu müracaatta bir ustalık da düşündüm. İstifhami değil, müspet bir surette müracaatımı kurdum. Yani cadının
vücudu hakkında mütereddit bir sual ile değil, bunu ispaten söze
girişmeyi kararlaştırdım. Bu suretle Gülendam’ın saffetinden 584 is garabet: gariplikler
tifade edebilmek daha ziyade memul idi. Münasip bir vakitte da -
dıyı tenha bir odaya çekerek sahte bir heyecan izharıyla dedim ki:
— Aman kalfacığım, başıma geleni sorma…
Bu sözümün akabinde baygınlık geçirir gibi duvara dayandım.
Gözlerimi manidar ve mütevahhiş 587 bir sükûtla kalfanın göz be -
beklerine diktim. İfademin mabadına 588 devamdan fevkalade kor -
kuyormuşum gibi bir müddet sustum. Onu hipnotize eder gibi bir
hâl aldım. Gülendam’ın da veçhinde helecan ve merak asarı
peyda olarak hemen sordu:
— Zavallı hanımcığım, ne geldi başına?
— Benden evvel bu eve gelen hanımların başlarına ne geldiyse
bana da o geldi.
— Hay Rabb’im esirgesin! Sana da mı?
— Evet bana da gözüktü.
— Nerede?
— Bu gece taşlıkta.
— Nasıl?
— Elinde koca bir sepet vardı.
— Ha yemiş sepeti… Çocuklarını hiç yemişsiz bırakmaz.
— Çocuklara yemişi o mu getirir?
— Öyle ya! Başka kim getirecek?
— Sen onu görür müsün? Sana lakırdı söyler mi?
Bu son iki sualime karşı kalfa birdenbire sükût etti. Gafil av -
lanmış olduğunu anladı. Büyük bir ihtiyatsızlık 593 ve acip bir dal -
gınlıkla ağzından kaçırmış olduğu sözleri şimdi beyhude tamire yol
arayarak:
— “Onu görüyor musun?” dedin. Kimi?
— Çocuklara yemiş getireni.
— Çocuklara yemiş getirenin haddi hesabı yok ki… Herkes bir
türlü yemiş getiriyor. Sonra getirdiklerini inkâr ediyorlar, keyfiyet
anlaşılamıyor.
— Canım Gülendam, şimdi “O çocuklarını hiç yemişsiz bırak -
maz.” diyen sen değil misin?
— Hanımcığım, bir dalgınlığıma gelmiş. Affedersin, sualleri -
nizi anlamadan ağzımdan budalaca bir cevap kaçırmış olmalıyım.
Bugünlerde zihnim pek perişan. Manasız lakırdı söylediğim çok
oluyor.
— Yok yok Gülendam… Ben seninle ciddi konuşuyorum. Böyle ağır bir hususta iki türlü lakırdı söylemeyi ben senin terbiyene,
kalfalığına veremem. Ben senden Allah için bir şey sordum. Sen
de bana yine Allah için dosdoğru cevap vermeli, bu meselede ne
biliyorsan söylemelisin! Hak bir söz bir, lakırdını değiştirme.
Gülendam, bir işmizâz-ı ıztırâr 594 ile yüzünü buruşturup bir
müddet sustuktan sonra:
— Hangi efendiye kul olacağımızı şaşırdık hanımcığım, darıl -
ma. Bu evde biz de emir kuluyuz. Ne derlerse öyle harekete mecburuz. Gizlenmesi emredilen bir şeyden bahsedemeyiz.
— Artık bunun gizlisi, aşikâresi kaldı mı? “Taşlıkta bana gözüktü.” diyorum.
— Gözüktü ise pekâlâ işte. Benden ne soruyorsun?
— Üstüme yürüdü. Seksen salavat getirerek canımı zor kur -
tarabildim. Bana yazık değil mi? Bu cadının bir şerrine uğrarsam
gençliğime acımaz mısın?
— Acırım hanımcığım. Günahınızı sizi buraya getirmeye sebep
olanlar çeksinler.
Fazla söylemiş olmaktan ihtirazen 596 Gülendam yine sustu.
Derin derin düşünmeye başladı. Cadının bana gözükmüş olduğu
hakkındaki saniama tamamıyla inandı. O kadar inandı ki bu id -
diamın derece-i sıhhatini tetkik için gözüken şeyin eşkâl ve bana
olan sûret-i tasallutuna dair hiçbir şey sormadı. Beni bu hususta
isticvaba kalkışsaydı cevap vermekte düçar 601 olacağım müşkü -
latı ve garabeti görerek hilemi belki anlardı. Ben tazallümümde
devamla:
— Efendinin zevcelerinden biri bu evde boğulmuş? Öyle değil
mi?
Gülendam, tefekkürât-ı mazlemesinden 604 baş kaldırmadı. Bu
sualim cevapsız kaldı. Ben sözümde ısrar ile:
— Niçin cevap vermiyorsun?
O yine dalgın dalgın:
— Ne cevabı?
— O zavallı kadın nasıl vefat etti?
— Eceli gelmiş, ölmüş hanımcığım. Buna ne denir?
— Eceli mi gelmiş? Bedbaht hatun odasında, rahat döşeğinde
mi can vermiş?
— Bilmem!
— Nasıl bilmem? Ölüsünü taşlıkta bulmuşlar.
— Hanım, sana doğruca bir şey söyleyeyim mi?
— Söyle.
— Sen bu lakırdıları ne kendi ağzına al ne de biri sana söylerse
dinle.
— Neden?
— Çünkü bu lakırdıların sana faydasından ziyade zararı do -
kunur. Kendine acımıyorsan bari bana acı da beni bundan ziyade
söyletme.
— Gülendamcığım kolay mı? Can pazarı bu! O zavallı kadını
boğan cadı bana da kast ederse…
— Rabb’im göstermesin.
— Yalnız dua ile olmaz. O kara bahtlı kadını niçin boğdu? Ka -
bahati ne imiş? Bunu bileyim de ona göre sakınayım. Gafletle 606 o
suçu ben de işlemeyeyim. İşte senden bunu rica ediyorum. Düşma -
nım değilsin ya… Sen de vicdan sahibisin. Beni sıyaneten bu hususta bildiğini söylemek, üzerine âdeta bir farîza-i insaniyyedir.
— Peki. Bu noktada istediğin nasihatı sana vereyim fakat işin
öte tarafını eşelemeye kalkar isen ağzımdan başka bir söz alamaz -
sın.
— Nedir o nasihatin?
— Ne türlü densizlik, arsızlık ederlerse etsinler sakın öksüzlere
el kaldırma.
— Ölen ortağım, çocukları dövdüğü için mi o suiakıbete 609 uğradı?
— Artık bundan ötesine cevap veremeyeceğimi sana evvelce
söyledim.
Filhakika, bundan sonra ne sordum ise Gülendam’ı, girdiği is -
tihkâm-ı sükûttan çıkaramadım. Fakat artık bu sükûtun ne hükmü
var? Gülendam, bir şekl-i inkârîdeki ifşaatıyla merak ettiğim şeylerin bir kısm-ı mühimmini 612 bana anlatmış, daha doğrusu o nata -
mam sözleriyle endîşe-i tecessüsümü daha vasi bir sâha-i elîmeye götürmüştü. Ketumiyette gösterdiği gayret, makûs 618 bir
netice hasıl etmiş yani benim için bir belâgat-ı müessire 619 yerine
geçerek anlatmamak istediklerini daha vuzuhla anlatmıştı.
O yemişlerin çocuklara gece sepetle valideleri tarafından ge -
tirildiği, vefat eden bigünah bir ortağımın yine o cadının yed-i in -
tikâmıyla boğulmuş olduğu, öksüzlere her kim dest-i tedîb kaldırır ise ölümle dûçâr-ı mücâzât olacağı husûsât-ı acîbesi, hep
kalfanın kanaatleri 625 cümlesinden idi. Fakat Gülendam bu zanla -
rında acaba yanılıyor muydu? Bu kanaatleri hangi hakâyık-ı katiy -
ye üzerine müesses 627 olabilir? Bir ölü kadın mezarından çıksın,
herkes uykuda iken çocuklarına gece sepet dolusu yemiş getirsin.
Kolay kolay her zihnin kabul edebileceği bir hadise değil. Dünya
kurulalıdan beri bu hortlak, cadı, vampir hikâyeleri var. Pederimin
bana verdiği terbiye, ettirdiği tahsil hilafına 628 haydi ben de zayıf
akıllı birçok insanlar gibi cadının vücuduna kail 629 olayım. Fakat
buna inanmakla meselenin bütün müşkülatı halledilmiş olmuyor
ki… Cadı o yemişleri nereden buluyor? Senin, benim gibi çarşı pa -
zara çıkıp para ile mi alıyor? Yahut oradan buradan çalıyor mu?
Yoksa bu yiyecekler, mahsûlât-ı uhreviyyeden midir 631?