Irgatbaşı
İrfan Kadın, Lala Hurşit Ağa, çocuklar şebeke dâhiline doldu -
lar. Efendi’nin “okuyalım” ihtarı üzerine hep ellerimizi ref ile bildiğimiz sureleri mırıl mırıl tilavete başladık.
Çocuklar da bizi takliden 1684 dest-i niyâzlarını 1685 kaldırdılar.
Lalasının talîm-i mükerreriyle 1686 Nesip bir iki Kulhuvallahu oku -
duktan sonra yavaş yavaş duanın şeklini değiştirdi. Cadı annesinin
o gece yalıya vuku bulacak ziyaretinde karpuz, incir, ayva getir -
mesini rica ediyordu. Yanı başlarında duran Ragıbe ağabeysinin bu
tatlı istirhamını duyunca bu duâ-yı ekûlâneye o da taze ceviz
içiyle akide şekeri ilave etti. Gülmemek için kanatacak derecede
dudaklarımı ısırıyordum.
Naşit Nefi Efendi, gözlerini yummuş, vücut ile ademin iki keffe-yi muvâzenetini remzen irae eder surette ellerini havaya kaldır -
mış derin, samimi yalvarıyordu.
O aralık şebeke haricinde poturlu 1689, saltalı 1690, yedekçiye,
bekçiye benzer biri peyda oldu. O da dest-i niyâzını açarak duaya
karıştı.
Kulağımın dibinde yana yana çıkardığı “amin” temenniyatıyla
“Allah şefaatine nail eylesin!” cümle-i mutazarrıânesini 1692 pek sık
tekrar ediyordu.
“İ�Kİ�NCİ� KİSİM” mı silinecek “Bİ�Rİ�NCİ� KİSİM” mı eklenecek?
Bu derece hararet ve samimiyetle aile ayinine iştirakı cümleten
merakımızı celbetti.
Hitâm-ı duâda Naşit Nefi Efendi bu yabancıya yaklaşarak
sordu:
— Hemşehri, sen bu mezarda yatanı tanıyor muydun?
— Onu tanımamah olur mu hiç?
— Acayip!
— Asıl acayiplik nerede olduğunu sana deyivereceğim. Ama
korkudan (yumruğunu kalbi üzere götürüp üç defa titreterek) üç
buçuh atıyim.
— Neden korkuyorsun?
— İki türlü korkıyım: (mezarı işaretle) biri bundan, biri de polis
komiserinden.
— Ölüden korkulur mu hiç?
— Hey babam şuna bah! Ölü var, ölücük var.
— Ölücük nedir?
— Bağa boşboğazlık ettirme. Ölücük işte bu mezarda yatan
gibi.
— Bu mezarda yatana ne olmuş?
— Ne olacah yerin hortlakçı damarına rast gelmiş, dirilmiş.
— Dirilmiş mi?
— Ha ya, dapduru. Bu, öteki ölüler gibi kabrinin içinde rahat
yatmıyi. Geceleri direk gibi dikiliyi.
— Ne biliyorsun?
— Kaç defa gozümle gordüm. Parlah nurdan bir cara 1694 bürüniyi. Elinde sepetle mezardan çıhıyi. O sepetin içinde yemiş varmış,
yavrularına gotürürmüş.
— Sen necisin?
— Ben şurada yapıda ırgatbaşıyım. Kereste çalmasınlar diye
gece buraları dolanırım. Bir gece dolanırkana bu cadı hanımın me -
zardan çıkışına rastlandım, ödüm kopayazdı. Şişman, boylu boslu,
vardakosta bir karı. Beni gormesün diye bir mezarın arkasına
sindim. Carına büründü, sepetini aldı, Hisar’a dorgu yollandı. Bir -
kaç ahşam sonra yine gordüm. “Bu gordüğümü bir başkasına diyem
mi, dimeyem mi? Dirsem acaba bana divane mi derler?” diye kor -
htum. Sonra dayanamadım. Bizim Mustafa’ya “Geceleri bağa bir
karı gorüniyi.” dedim. O da “Düşünde mi gorüniyi? Hamama gittin
mi?” diye sordu. “Azdığım yoh, bir şey yoh. Ne diyem de hamama
gidem?” dedim. Mustafa merak etti. Birlikte birkaç gece mezar -
lıkta dolandıh durduh. O, yanımda varkene gozukmedi. Hikmet-i
ilâhî bana gozukiy de oğa gozukmiyi. Sonra bu laf ağızdan ağıza
bizim uşahlara yayıldı. Komiser duydu. Beni çağırdı, istinkat etti.
Gordüğümü söyledim. Lafıma inanmadı: “Bu herifin akidesi, midesi bozulmuş istifra ettirmeli 1696.” dedi. Vay babam isteğim yoh, ne
diyem de istifra edem? Ben akide yimedim, gönlümde yumuşahlık
yoh, midem demir gibi. Bu iş zorla olur mu?.. Komiserin yanın -
dan çıhtım. Hep uşahlar “Lafını geri al, sonra işin fena olur.” de -
diler. Birkaç gün sonra komiser beni yine çağırttı: “Söyle bahalım
geceleri gozüne bir şey gozukiy mi?” diye sordu. “Elhamdülillah
bir şey goruhtuğu yoh.” dedim. “Ha bahalım şöyle akıllan, yohsa
divanedir deyi gotüne laportayı bastıklayın seni Toptaşı’nda devle -
tin kademhanesine bağlatırım.” dedi. Merak koymadı… Geceleri
yine buralarda dolandım. Birkaç defa cadı karıyı yine gordüm fakat
kimseye bir şey dimedim. Ne zorum ki gordüm diyem de bu akıllı
hâlimde divanelerin arasına bağlanam? Sonra bir kese paramı yitirdim. Beş Osmanlı, iki İngiliz, üç Fransız, sekiz mecidiye, çeyrek…
İkilik kuruşun, onluğun artık hesabını sorma. Kül oldum. Ocağım
battı. Ağlamaya bulaştım. Mustafa “Ne oldun ki?” deyi sordu. Derdimi ağnattım. “Haydi beraber komiserin yanına varah. İşi ona di -
yeh. Paralarının nirede olduğunu o bulur.” dedi. Komisere vardıh,
geçmektedir. (haz.)]
derdimizi yandıh. “Kesende ne vardı?” diye sordu. Osmanlı’yı, İn -
giliz’i, Fransız’ı saydım. “Behey eşşşşek oğlu, bu kadar cins millet
bir torbaya konur mu? Elbette tepişirler.” dedi. Ben ne bileyim?
Sarrafın camında gozel gozel geçiniyorlar da benim kesede neden
hır çıkardılar? Anlaşılmaz ki… Sonra komiser “Keseni nerene kor -
sun?” deyi sival etti. Kuşağımı açtım, şalvarımı çözdum. Donumun
uçkurluğuna el attıklayın komiser “Edepsiz herif bana nireni gos -
türteceğin?” deyi sıfatıma bağırdı. “Paranın durduğu yeri…” dedim.
Beni dışarı attılar. Uçkurlarım elimde kendimi sokahta buldum.
Çoh ağladım, sızladım, faydası yoh. Mustafa dedi ki: “Bir bahıcıya
varah da derdimizi anlatah. Yitirdiğimiz parayı belki o bulur. Çoh
bahıcılara gittih. Ceplerimde kalan beş, on guruşu da onlara verdıh.
Bu paralar da üste gitti. Bizim kese gelmedi. Ne idi o türkü? “Zır -
lasan da hırlasan da hayrı yoh.” İşte böyle oldu. Aylar geçiyi, para -
nın acısını bir türlü unutamıyim. Fransız, güdük sakalıyle; İngiliz,
atıyle, kargısıyle, kokonasıyle üryama giriyi. Mustafa’ya dedim ki:
“Bu derdimin bir çaresini bul, yohsa sarıların aşkından ben divane
olacağım, kademhanede zincire vurulacağım.” Mustafa çok düşün -
dü: “Bir gece mezarlıkta yat. Cadı karı kabrinden çıhınca eteğine
yapış. Bulsa bulsa paralarını işte o bulur.” dedi. Allah’a tövbeler
ola. Cadı ile şaha olur mu? Şeytana uydum. Birkaç geceyi mezar -
ların arasında geçirdim. Bir şey gözuhmedi. Nihayet bir ahşam mezar, işte bu oğumüzde duran mezar, gozümün dibinde depreşme -
ğe başladı. Kapah açıldı. İçinden bir aydınlıh gozühtü. Atıldım ki
eteğinden yapışam. Tepme miydi, yumruh muydu? Suratıma işte
öyle layıhlı bir şey yedim. Sekiz, on adım öteye cansız düşmüşüm.
Daha kendimi bilmiyim. Sabah olmuş, daha ben canlanmamışım.
Uşahlar beni oradan kaldırıp odama gotürmüşler. Bir de gozlerimi
açtım ki sarıgı büyük bir hoca önüme diz çohmüş beni nefesliyi.
Cebimde kalan yüzlüğü de ona nefes parası verdıh. İş bitti. Komi -
ser değişmiş, daha bir irisi gelmiş. Onun oğune beni yine istinğata
gotürdüler. “Paranı nirene sahlıyon?” deyi bu da sordu. Hem soriler
hem de yerini gostürdukleyin kıziler. Tövbe daha kimsenin oğunde
uçkuruma el atmam. Herkesin gizlisi kendine. “Niçin söyleyem de
elimde uçhurlarımla yine sokaha atılam?” dedim. Bu yeni komiser
de bu cevabıma kızdı. O ğunden sonra cadı lafı etmeği yasah etti.
Lafa yasah olur mu? Ağız nizam dinler mi? Ben ona söyledim, öteki öbürüne dedi. Bu laf dünyayı dolandı…