Mutasavvıfane Bir Şiir
Bu sözlerle hep zihinler, maksad-ı ziyâretimiz 1387 olan Binnaz
Hanım’a döndü. Yokuşu hayli çıktık. Efendi sağ tarafa, kabristanın
içine saptı. Sonbahar yağmurlarıyla tazelenmiş çimenlerden müte -
şekkil yeşil kaliçeyi 1388 çiğneyerek kurumuş dikenlere, dökülmüş
kozalaklara basarak, çalılardan eteklerimizi sakınarak mezarlar
arasından gidiyorduk. Zirvesindeki servi ile bir ufak tabya şeklini
almış bir tepeciğin etrafını döndükten sonra biraz şimale 1389 doğru
yürüdük. Efendi, çubukları sık, geniş, şebekesi yeşil boyalı, mun -
tazam pehleli bir mezarın önünde durdu. Metfunun kadın olduğuna
alamet, re’si yelpaze şeklinde açılmış, yeşil zemin üzerine mü -
zehhep yazıları kıbleye müteveccih 1392 bir taşın satırlarına göz
gezdirerek “Naşit Nefi Efendi’nin Zevcesi Merhume Emine Binaz
Hanım’ın” ibaresini okudum. Şebekenin demir kapısı kilitliydi. Bu
koca kilidi, bu sık parmaklıkları pek manidar buldum. Naşit Nefi
Efendi, zavallı adam, ölülerin seyr fi’l-mevt 1393 illet-i zihn-beren -
dâzına müptela zevce-i medfûnesini 1395 belki bu suretle zapt
edebilirim hülyâ-yı hâmıyla 1396 kabrin her tarafını sımsıkı demir
bir kafes içine aldırmış. Fakat bu masraflı tedbirin maksada kifayet
etmediğini Rûh-ı Azîz, gösterdiği leyli huruçlar 1397, etrafa taarruz -
lar ile ispat ediyor. Şehzadebaşı Karakolu kurbunda yatan mübarek
Bukağılı Dede gibi kabre bukağılar ördürüp bir de açıkgöz türbedar
tayin ederse galiba yine Binnaz’ı esrar-alud 1398 gece cevelanların -
dan mâni kabil olmayacak…
Bütün dikkatimle mezarı muayeneye başladım. Bunun içindeki
ölü, bu mermer kitlelerin, bu kadar sıkletlerin 1400 altından, döşeğinden çıkar gibi nasıl kalkabiliyordu? Tetkikte devam ettikçe hayret
ve istiğrabım son dereceyi buldu. Çünkü pek imtizaçlı kapanmış olan pehle kapağı derzinden pul kadar bir şey dökülmemişti.
Yüzümü şebekenin parmaklıklarına yapıştırarak görmeye uğ -
raşır iken Naşit Nefi Efendi cebinden bir anahtar çıkardı. Şebekenin
kapısını açmak için uğraşmaya başladı. Kilit rutubetten paslanmış,
içinde anahtar zor dönüyordu. Hayli çalıştı, nihayet kapı açıldı. Bu
zorluk, kilidin epey zamandan beri işlememiş olduğunu ispata kâ -
fiydi. Şebekeden içeri girdik. Ayaklarımızın altındaki zümrüdi kaba
kadifeye benzeyen çimen hiç çiğnenmemişti. Kabrin üstünde kuşların su içmeleri için oyulmuş havuzcukta son yağmurdan biriken su,
baş ucumuzdaki serviyi, yeşil kametiyle bir fotograf-ı adese gibi
derununa celbetmiş öyle duruyordu. Kapağın irtibatını ve taşların
bütün ek mahallerini inceden inceye muayene ettikten sonra zevci -
me dedim ki:
— Bu sene zarfında şu çimeni bizimkilerden başka bir ayağın
çiğnemediğine, bu pehlenin hiçbir taşı kıpırdamadığına, şebekenin
kilidi açılmadığına, bir gune 1404 ukûbet-i maneviyyeden 1405 çekin -
meksizin bütün itminanımla yemin edebilirim. Bakınız, kapağın
üstündeki kuş yalakçığının suyu dökülmemiş duruyor. Yağmur ya -
ğalı üç gün oldu. Hâlbuki Rûh-ı Azîz yine dün gece çocuklarına
yemiş getirmiş. Bu kapağı açıp da mezardan çıksa üstündeki su dö -
külmez mi?
Efendi:
— Hanım, bu hâdise-i acîbeyi 1407 insan, dünyevi mantığa, bu
âlemdeki bedihiyatla mukayeseye tatbike uğraşırsa aklı çileden
çıkar. Bilmem ki… Ne diyeceğimi şaşırdım. Bu meselede hemen
müberhen gibi görünen şeyleri hakikat olarak kabul eden adam,
aklını -maazaha- halası 1410 gayr-i mümkin bir kapana kaptırmış
demektir. Bunun ötesi düpedüz tımarhanedir. Enzâr-ı dehşetimiz
önündeki bu garaip ne kadar büyük bir vüzuhla cereyan ederse etsin,
tehlike-i tecennünden sıyânet-i nefs için biz bunlara mümkün
mertebe inanmamakta ısrar etmeliyiz. Hatta beyhude tetkikatla da
uğraşmamalıyız. Başka çare yok. Akıl ile cinnetin arası zannolun -
duğu kadar uzun bir mesafe değildir. “Rûh-ı Azîz geldi, Hayâl-i
Muhterem gitti.” derken zihin oynatmak muhtemeldir. Daha doğ -
rusu bizi bugün bir tabîb-i mütehassıs 1415 muayene etse, içinde bu -
lunduğumuz şu hâl-i garîbi ona bütün heyecanaver tafsilatıyla
anlatsak ikimizi de bazı mertebe muhtâc-ı tedâvî 1418 bulur zanne -
diyorum. Aman hanımcığım dikkat… Cinnetin ilk kademelerine
kendimizi bile bile adım atmayalım.
Ben:
— Evet hakkınız var. Bir doktorun eline geçsek bizde şâyân-ı
tedkîk bazı emraz bulacağından ben de eminim. Lakin efendi,
biz buraya niçin geldik? Rûh-ı Azîz’in hatırını hoş etmek için değil
mi? Binnaz Hanım’ın sizi benden kıskandığını söyleyen siz değil
misiniz? Onun bu hissine ne suretle vâkıf oldunuz? Yalnız rüyada
demekle bana mukni bir cevap vermiş olamazsınız. Söyleyiniz.
Efendi:
— …
Ben:
— Rica ederim cevap veriniz. Hayâl-i Aziz ile aranızda benden
gizlediğiniz daha pek çok şeyler olduğunu biliyorum. Birbirinize
tefehhüm-i hissiyyât için elbette bir nev usûl-i muhâbereniz 1423
var. Siz o kadının gayr-i dünyevî görünen esrâr-ı muzlimesine 1424
herkesten ziyade karışmışsınız. Cinnetin serhaddinde dolaşıyorsu -
nuz demektir. Hakikati bana da açık söyleyiniz de çıldıracak isek
beraber çıldıralım. Bana ifşada mahsur tasavvur ettiğiniz noktalara
gelince… Bu meselenin uzun boylu tetkiki muvafık olamayacağını
ifhamla taharriyat önüne set çekmek istiyorsunuz. İşte ben anla -
mak için şimdi meraktan çıldırıyorum. Bu ölü kadın şu mezardan
çıkıp da mı yalıya geliyor?
— Ne bileyim ben?
— Elbette bilirsiniz… Elbette zihnen bunu keşfe uğraşmış,
katiyen hakikate erememiş olsanız bile bu bapta birçok ihtimalat
tasavvur etmiş, faraziyelerde 1427 bulunmuşsunuzdur. Ne olur zan -
nınızı ale’t-takrîb 1428 peyda etmiş olduğunuz kanaatinizi bana da
söyleyiniz…
— Hanım emin olunuz. Bu meselede sizden ziyade bildiğim bir
şey yoktur. Çünkü deminden söyledim ya, bu garibeyi tetkike uğraşayım derken aklımı kaybetmekten korkuyorum…
— Öyle ise aklıma gelen ihtimalatı ben söyleyeyim.
— Söyleyiniz.
— Ruhlar için gayr-i maddîdir deniyor. Hâl-i hayâtta ruh,
vücut ile nasıl zarflanıyorsa besbelli Binnaz Hanım’ın ruhu da vefatından sonra bu kabrin taştan mahfaza-yı sengine sığınmış. Fakat
istediği zaman oradan çıkıyor. Bade’l-hurûc tecessüt ediyor. Bu
hususta zihne gelebilecek faraziyelerin en makulü işte bu olabilir.
— Bu faraziyenize karşı la veya neam diyemem.
— Niçin?
— Bu o kadar akıl ermez bir meseledir ki buna benim gibi cahil
bir adam değil, en benam allame, hükema, felâsife-i zamân
bile kati bir cevap verebilmekten âciz kalır, zannederim.
— Ben tahsili nakıs 1437, zihnî muhakemesi mahdut 1438 bir kadı -
nım… Aklıma geleni söylüyorum. Söylerken günaha girmiş olmaktan da korkuyorum. Merak ettiğim bir cihet var.
— Nedir?
— Ruhlar layemut, ecsat yemutmuş. Bir ruh, bir kalıp
eskittikten sonra başka cesetlere hulul ediyor mu? Etmiyor ise Binnaz Hanım’ın cesedi şu mezarda çürür iken ruhu diğer bir kalıba
nasıl girebiliyor? Hem bir ruhun bir cesedi kâide-i hilkat 1442 üzere
ihyası, rahm-i mâderdeki usûl-i telkîh ile başlar. Mezraa-i
beşeriyyenin fide mahalli ana rahmi değil midir? Usûl-i hilkat
böyle iken Binnaz Hanım’ın ruhu, vefatının ikinci gecesinde kâlıb-ı
evveline müşabih diğer bir cesede nasıl hulul edebiliyor?
Bu muhâvere-yi acîbemizden hiçbir şey anlamayarak biraz
geriden bizi dinlemekte olan İrfan Kadın söze atıldı:
— Hanımcığım, söyleştiğiniz bu okumuşça lakırdılara aklım
ermez ama Binnaz Hanım başka cesede girmiyor. O, yalıya bizim
bildiğimiz eski cesediyle geliyor. Kıyafeti bile tamamıyla eski kı -
yafeti.
Naşit Nefi Efendi, İrfan Kadın’ın böyle anlar anlamaz söze karışmasına hiddet ederek:
— Sen sus kadın… Binnaz’ı cadı eden sizin işte bu cahilane
bilgisizce çaçaronluklarınızdır. Benden başka hep ev halkı ona taş -
lıkta bir iki defa tesadüf ettiniz. Hatta uzun uzadıya konuştunuz.
Binnaz size ahiretteki hâlinden bahsetti, siz ona dünyadan malumat
verdiniz. Bu şayiatla mesele en cesur fikirlileri bile durduracak,
acabaya düşürecek bir vehamet aldı. Kadın dırıltılarını, bu sizin
dünyaları karıştıran dedikodunuzu ölüm bile durduramıyor. İllallah
elinizden yahu…
Kadıncağız, efendinin hiddetini görerek sustu. Merhumenin
kurb-ı lahdi adamda b