Rûh-ı Azîz, Hayâl-i Muhterem
Mücevheratın çekmeceden bu esrarengiz gaybubetini mütea -
kiben bizim için garip, müellim, takatfersa 1132 bir hayat başladı.
Bu kadar kilit altındaki mücevheratı böyle suhuletle 1133 alabildik -
ten sonra, her lahza taarruzlarına açık duran canlarımızı istedikleri
anda almakta güçlük çekmeyecekleri derkârdı 1134. Bir kere gücen -
meye görsünler… Zevcim Naşit Nefi Efendi, benim maneviyatımı
takviye için zahiren bu garaibi cadının gayrı şeylere atıfla beni o
suretle iknaya çalışıyor fakat hakikatte ise hortlaktan onun benden
ziyade korktuğunu, bu vukûât-ı acîbeye 1135 bir mana verebilmek -
te daha çok dûçâr-ı dehşet 1136 olduğunu anlıyordum. Yavaş yavaş
zihinlerimizin üzerine çöken bu kâbûs-ı mechûlât 1137, bu zulmet-i
havf içinde artık bunalıyorduk. Bu hâl, günden güne marizini
kuvvetten düşüren bir hastalık gibi cesaretimizi, metanetimizi kırı -
yor, bizi dermansız bırakıyordu.
Cadı, hortlak, insan, her ne ise bizi esrâr-ı müdhişesiyle ihata eden bu muzlim elin hüviyyet-i hakîkasına dair bir emare, bir vesika yakalamadıkça artık bizim için istirâhat-ı beytiyye
kabil değildi.
Her türlü ihtimali düşünüp derpîş-i mülâhaza ederek 1145 biz cadıya karşı itilaf politikası gütmeye karar verdik. Şerrine lanet!
Huyunca suyunca gitmek eslem hareket olacaktı.
Artık bizim hayât-ı zevciyyetimiz ikilikten çıktı, üçleşti. Bir
zevcim, bir ben, bir de o: cadı. Gece güdüz her musahabe 1149, her
muamelemizde onu da hazır addederek ona göre idâre-i kelâm ve
maslahata uğraşıyorduk.
Karı, koca bizim, birbirimize karşı gizli tu ttuğumuz bazı his -
siyatımız, hususatımız 1151 olabilirdi. Fakat ona karşı esrarımız
olabilmek kabil miydi? Kilitler altındaki mücevherat mahfazalarına
nüfuz eden bu kuvve-i mechûlenin, amâk-ı vicdân u rûhumuzu
tarassut için en rakik damar ve asabımıza kadar hulul etmeyeceği ne malumdu?..
Artık cadı tabirini kaldırdık. Onun adı “Rûh-ı Azîz, Hayâl-i
Muhterem” oldu. Evet istediği vakit tecessüt etmek iktidarına ma -
lik bu kuvvet, her garabetine zamimeten bize kendini kahren
perestiş ettirmek harikasını da gösteriyordu.
Böyle, emeli gayr-i insâni ve gâye-i maksûdu pek hayra
yorulmayan bir Rûh-ı Azîz’in her saat, her an fermânber-i garâibi
olmaktan ise her ne kadar bedhuy 1162 olursa olsun berhayat bir or -
tağa malik bulunmak nispeten pek büyük bir bahtiyarlık sayılırdı.
Bu kadar esirane itaat göstermekle Hayâl-i Muhterem’e ya -
ranabildik mi? Ne gezer! Biz onun irâdât-ı acîbesi önünde serfüru ettikçe o, metâlibât-ı müstebidânesinde tezyîd-i garâbetle, izacatını tahammülfersa bir raddeye vardırıyordu.
Bir aralık zevcimin yüzünde yeis durgunlukları, elem hatları
arttı. Anlıyordum. Bu adama bir hâl oluyordu. Fakat bana ifşâ-yı
râz etmekten çekiniyordu. O, ölü olduğu hâlde zevcime benden
yani diri karısından daha yakındı. Aralarında daha büyük, lazeval
bir samimiyet hükümfermaydı. Besbelli bu karı koca benim an -
layamayacağım esrar ile ebediyen birbirine merbuttular. Zevceynden birinin vefatı bu râbıta-i ma-fevka’l-hayâtı kıramamıştı,
kıramıyordu.
Bir akşam efendi, yalının kafesini sürdü. Denize karşı birkaç
tane parlattı. Çehresinden o daimî hutût-ı fütûr 1176 muvakkaten si -
lindi. Biraz neşelendi. Müddet-i zevciyyetimizce 1177 bana ilk defa
senli benli hitap ederek işret 1178 tesiriyle ağzından şu sözleri ka -
çırdı:
— Şükriye, sana bir şey söyleyeceğim. Pek garip bulacaksın.
— Söyleyiniz efendim, birkaç zamandır garabetle o kadar ünsiyet ettik ki en acip şeyler bize pek tabi gelmeye başladı.
Naşit Nefi Efendi, o keyif hâlinde bile “Hayâl-i Muhterem”e
karşı affolunmaz bir pot kırmış olmaktan ihtirazen odanın gölgele -
ri içinde doğru mütevahhişane 1181 nazarlar gezdire gezdire sesinin
perdesini alçaltarak:
— Hristiyanların tasavvur etiikleri mesihlik gibi biz de artık
teslis üzere yaşıyoruz. Şimdi mutlak o da aramızdadır.
— Mutlak.
— Sen, ben, o değil mi?
— Evet.
Bir an için adamcağızın yine vechi gögelendi. Odanın en loş
cihetine doğru nüfûz-ı nazara uğraşarak:
— Tuhaf değil mi? Rûh-ı Azîz beni senden fena hâlde kıskanı -
yor.
Bu tebliğ benim için, zevcimin zannettiği kadar tuhaf değil, bilakis pek müthişti. Çünkü Rûh-ı Azîz’in kıskançlığını celbetmiş
bulunmak, hitâm-ı ömrüme bir işaret demekti.
Ben hemen acı bir tebessümle dedim ki:
— Kalp illetinden taşlıkta vefat eden bedbaht ortağımı da böyle
kıskanmışlar mıydı?
Zevcim cevap vermedi. Gözleri, peyda napeyda 1185, ma-fev -
ka’l-hayât bir cismin, yalnız meczuplarca meri izlerini kovalıyor
gibi, odanın vuzûh-ı ziyâdan 1187 mahrum kuytu köşelerini fırıl fırıl
dolaşıyordu. Yüreğime korku geldi. Acaba Naşit Nefi Efendi çıldırmış mıydı? Kendine, bence meri olmayan bazı garaip mi görünüyor,
esrar mı münkeşif oluyordu? Acaba ortağım Hayâl-i Muhterem, kocamın şuurunu alarak beni ona mı boğdurtacaktı?
Dünyada her şeyin bir haddi olduğu gibi garaibin de bir dere -
cesi vardır. Bizim uğradığımız, bu hâl bütün acaip mutasavverin
fevkine çıkmış; her türlü haddi, ölçüyü, mikyası geçmişti.
Artık dayanamayarak dedim ki:
— Ölü, diriyi nasıl kıskanır?
Zevcim gözlerini bana dikerek tüylerimi ürpertecek bir merkûz
ile:
— Yemin ederim ki kıskanıyor.
Naşit Nefi Efendi’nin onlarla karışık olmasından şimdi cidden
şüpheye başladım. Rûh-ı Azîz, beni zevcinden kıskansa da acaba
bu hissini kocasına ne vasıta ile tefhim, tebliğ ediyordu? Demek
bu ikisinin arasında benim anlayamadığım bir sûret-i ifhâm 1193 var.
Kendime buyuramayarak hemen bağırdım:
— Hayâl-i Muhterem ile münâsebet-i zevciyyede 1194 hâlâ ber -
devam mısınız efendim?
— Bu nasıl söz?
— Rûh-ı Azîz’in sizi benden kıskanmak salahiyetini 1196 nefsinde görmesi için hakîkat-i hâlin bu merkezde olması icap eder.
— O, bana hiç insaf göstermiyor Şükriye, bari sen merhamet et!
— Efendi, mademki sizin böyle gizli, dehşetli bir derdiniz
varmış niçin evlendiniz? Hiç olmazsa evlenmenizden evvel onun
müsaadesini istihsale 1198, kıskanmayacağını temine uğraşmalıydı -
nız. Günah değil mi? Zevcelerinizden birisi işte bu tedbirsizliklere
kurban gitmiş. Beni de mahvediyorsunuz. Çünkü akşamdan sabaha
ne felakete uğrayacağım malum değil. O, sizi benden kıskanıyor -
muş! Benim bunda ne taksiratım var? Ben merhumeye Yasin oku -
dum, yaranamadım. Herkes onu cadı, hortlak gibi müthiş namlarla
yâd ederken biz “Rûh-ı Azîz, Hayâl-i Muhterem” payelerini verdik.
Yine hoşnut edemedik. Daha ne yapalım?
— Haklısın Şükriye. Yerden göğe kadar haklısın.
— Yalnız haklı olduğumu teslim ile iş bitmez. Beni uğrattığınız
gibi, bu beladan kurtarmalısınız. Bu meselede en bigünah bir fert
varsa o da benim. Zevceniz cadı olmuş. Bunda benim ne saniam
var? Sizi aldığınız kadınlardan kıskanıyormuş. Buna karşı ittihaz
olunabilecek tedbirleri ben ne bileyim?
— Haklısın diyorum ya. Şükriye haklısın!
— Yalnız haklısın demek para etmez efendi! Bu hakkım neyi
icap ediyorsa onu icrada dakika fevt 1200 etmemelisiniz. Rûh-ı Azîz
sizi benden kıskanıyor imiş… İşte hayatım için bu bir tehlikedir.
— Bu kadar telaş etme Şükriyeciğim. Bana ne olur ise sana da
o olur.
— Hayır… Hayır… Hükmünüzü kabul etmem. Hayâl-i Muhterem zevciniz Hayriye Hanım’ı taşlıkta boğduğu zaman sizi cezadan
istisna etmiş. Hem size doğru, doğru dosdoğru bir şey söyleye -
yim mi?
— Söyle.
— Hayâl-i Muhterem’den tevahhuş ettiğim kadar sizden de
korkmaya başladım.
— Niçin?
— Çünkü o, sizi benden kıskandığını size ne vasıta ile tebliğ
etti? Artık siz, nazarıma ervâh-ı muhtereme 1202 ile karışık gibi gö -
rünüyorsunuz.
Naşit Nefi Efendi, bu sualime karşı parmaklarıyla birkaç defa
sakalını taraklayarak bir teemmül-i medîdeden 1203 sonra cevap verdi:
— Rüyamda.
— Demek ki siz âlem-i manâ 1204 ve hakîkîde, berhayat 1205 zevcelerinizden ziyade O’nunsunuz.
— Neden?
— Neden olacak. İstediği zaman âlem-i hakîkîde mahud mak -
buz senedi gibi meramını size tahriren bildiriyor. Arzu ederse rüyanıza giriyor. İşin içyüzü böyle olduğu hâlde siz, zahiren cadının
vücudundan hâlâ iştibah eder gibi bulunuyorsunuz.
— Evet. İtiraf ederim hanım