Rûh-ı Şehîdin Davete İcabeti
Pederimin bütün itirazlarına cevap verilmek lazım gelse münakaşanın birkaç gün ardı kesilmeyeceği anlaşıldı. Azâ-yı cemiyyetin
bazılarının müdahalesi üzerine bahse hitam verildi.
Lambalar kısıldı. Hazırun büyük bir tahta masanın etrafına
çepeçevre sıralandılar. Parmaklar mevhum bir piyanonun perdeleri üzerine uzanır gibi eller dizildi. Nim gölge içinde ihtiramkâr ve
mütevekkil bir intizâr-ı hamûş ile bir müddet öyle müterakkıp
oldular. Çok beklenmeden ruhlar geldi. Tıkırtılar başladı. Koca
masa yerini değiştirir surette oynuyor, dalgalanıyordu. Bu halka-i
davette bulunan pederim birden bağırarak itiraz etti:
— Masa kendi kendine oynamıyor. Siz oynatıyorsunuz. Bazı
ellerin masayı dürttüğünü hissediyorum.
Reis — Beyefendi, sizin gibi bir itikatsızın 2435 içimizde bu -
lunması bu geceki içtimamız için bir muvaffakiyet temin etmez.
Sizi halka-i tecrübemizden çıkarmak gerekir. Fakat gönlüm, sizi
böyle hüsranla terke razı olmuyor. Elimden geldiği kadar tenevvü -
rünüze çalışacağım. Masanın başından hep çekiliniz.
Bu ihtar üzerine halka dağıldı. Masa ortada yalnız kaldı. İki üç
arşın kadar medyum (reis) kendi de çekildi. Herkes kulağını ver -
miş, gözünü açmış bir garibe vukuuna hasr-ı dikkatle bekliyordu.
Birdenbire masanın ortasına bir yumruk indirilmiş gibi bir darbe
gümledi. Pederim şaşırarak sordu:
— Kim vuruyor onu?
Reis — Bilmem. Ara da bul.
Pederim — Kim vuruyorsa bir daha vursun.
Bir darbe daha duyuldu. Pederimin istiğrabı arttı. El uzatabi -
lecek bir mesafede masaya yakın kimse bulunmuyordu. Tavandan
böyle bir vâsıta-yı darbiyye 2439 nüzulüne de ihtimal yoktu. Ma -
sanın altından başka her tarafı göz önündeydi. Pederim hall-i şübhe
için eğilip masanın altına başını uzatarak:
— Rica ederim o darbe yine duyulsun.
Darbe işitildi.
Pederim — Birbirini müteakiben üç darbe daha.
Üç darbe daha duyuldu. Pederimin istiğrabı hayret derecesini
aştı. Masanın altından çekildi. Bu garibenin fâil-i hafîsini 2441 keşfedebilmek için valihane nazar ile gözlerini yerden tavana, odanın
bütün köşe bucağına dolaştırıyor fakat bu taharriyatı def-i şübhesine değil, büsbütün tezâyüd-i hayretine badi oluyordu. Nihayet, anlayamadığı bir hususta müziç bir tecessüs-i tufûlâne ile
layenkatı aynı suali tekrar eden bir çocuk saffetiyle yine sordu:
— Kim indiriyor bu darbeleri?
Reis ağır, metin ve hemen taktili bir telaffuzla:
— Ervah.
— Hayır.
— Yine mi hayır?
— Evet.
— Ya kim vuruyor?
— Sizdeki force psychique.
— Sizin gibi ruhun mevcudiyetine bile kail olmak istemeyen
bir adam, bende bir force psychique bulunmasını nasıl kabul edi -
yor? Bu da sizin için bir mukaddeme-i mağlûbiyyettir.
— Belki. İnansam inansam işte ancak bu kadarına inanabilirim.
Bundan ötesine kabil değil.
— Ya itikat etmeli ya da bu işte bir hile varsa göstermeli.
— Hile göremiyorum. Bu darbeler bilavasıta gaibten geliyor
gibi vuruluyor.
— Geliyor gibi mi? Hâlâ iştibahtan kurtulamıyorsunuz.
— Ne yapayım? Zihnim bir itiyâd-ı riyâzî ile perverde olmuştur. Dimağım, iki kere iki dört eder katiyetiyle yakin 2454 hasıl
edemediği şeyleri hakikat olarak kabul etmez.
— Maatteessüf her hakikat, bu kadar vazıh bir katiyyet-i
riyâziyye ve suhuletle gelip kendini takdim etmez. Bunları ara -
mak ve halletmek için çok uğraşmak lazım gelir.
— İşte bendeniz de her gördüğümü suhuletle kabul etmiyorum.
— Bu gece sizi imana getirmelerini ervahtan temenni ederim.
Kendim de bu emr-i hayr 2457 için mümkün olduğu kadar uğraşaca -
ğım. Masa başına buyurunuz.
Yine hep masanın etrafına dizildik. Beş on dakika sonra masa
harekete başladı. Reis sordu:
— Gelen bir ruh mudur?
Ruh yek darbe ile “evet” cevabını verdi. Masa ayağının
her tıkırtısı bir harfe işaretti.
Bu işte fevkalade sâhib-i rüsûh bulunan cemiyetin kâtibi, bu
hurûf-ı müşireyi yan yana getirerek heceler teşkil ile kelimât-ı
matlûbeyi kaydediyor ve tıpkı telgraf makinesi başında muhabere edilir gibi ruhlar ile görüşülüyordu. Bu usûl-i muhâbereye alışık olmayanlara bile bir müddet sonra harflerin zihnî hesâb-ı hurûfta meleke geldi.
Muhabere devam ediyordu:
Reis — Kimsiniz?
Ruh — Girit’te şehit düşmüş bir zabıt.
Reis — Hangi tarih ve hangi muharebede?
Ruh — Seksen dörtte. Eşkıya müsademesinde.
Reis — İsminiz?
Ruh — Mustafa.
Reis — Burada ne arıyorsunuz?
Ruh — Oğlumla kızımı.
2459 “Yek darbe ‘evet’, iki darbe ‘hayır’ demekti.” (yaz.)
Reis — Oğlunuz nerede?
Ruh — Mekteb-i Harbiyyenin son sınıfında iken vefat etti.
Reis — Kerimeniz?
Ruh — Vaz-ı haml esnasında irtihal eyledi.
Reis — Siz ailece şehitmişsiniz. Bu iki evladınız şimdi nerede?
Ruh — Fezada sabih.
Reis — Demek onlara mülaki olmaya giderken bizim davetimize icabet ettiniz?
Ruh — Evet.
Reis — Ey şehîd-i muhterem, içimizde bir itikatsız var. Onu
imana getirmek için bize muavenet eder misiniz?
Ruh — Ederim.
Reis, pederime hitaben:
— Beyefendi, şurada bir kütüphane var. Unvanını bize göster -
meden rafların birinden bir kitap alınız.
Pederim kütüphaneyi açarak içinden gizlice bir cildi aldı.
Reis, pederime:
— Kitabı alınız da saklı tutunuz.
Pederim, cildi redingotunun ucuyla örttü.
Reis:
— Ey ruh, beyefendinin elinde saklı tuttuğu kitabın ismini söyler misiniz?
Ruh — Naima Tarihi…
Reis — Kaçıncı cildi?
Ruh — Birinci.
Reis, pederime:
— Doğru mu beyefendi?
Babam, hayretinden evvela sararıp sonra kızararak:
— Evet doğru… fakat…
— Fakatı ne oluyor?
— Kütüphanenin sağ tarafında ikinci rafta duran Târih-i Naîmâ
ciltlerine siz dikkat etmiş olabilirsiniz.
— Ne bana ne de davetimize lütfen icabet eden rûh-ı şehîde
itimat edemediniz. Peki… Kitabı masanın altına sokarak lâ ale’ttayîn bir sahifesini açınız.
Pederim — Açtım.
Reis — Ruh! Açılan sahifenin erkamında uluf hanesinde ne
var?
Ruh — Hiçbir şey.
Reis — Mietten?
Ruh — Bir.
Reis — Aşırattan?
Ruh — Sekiz.
Reis — Ehaddan?
Ruh — Üç.
Reis — Demek açılan sayfa 183. yapraktır.
Ruh — Evet.
Reis, pederime:
— Aydınlığa götürüp açtığınız sayfanın numarasına dikkatle
bakınız beyefendi.
Babam, bakarak istiğrabından ihtizaz eden bir seda ile:
— Evet 183… Aynı aynına.
— Buna ne diyeceksiniz?
— Hiç.
— Yine mi adem-i itimâd?
— Affedersiniz reis efendi hazretleri, bu kadarını meşhur Fransız hokkabazı Kaznov da yapardı.
— Tabîrât-ı ihtirâmiyye kullanmanızı rica ederim.
— Hokkabaz, fena bir tabir değildir. Ehl-i hüner 2483 demektir.
Bu garaibi teşbih için başka bir kelime aklıma gelmedi. Bu yaptığınız âdeta card force’ye benziyor. İnsana kitaptan istediğiniz sayfayı
açtırıyorsunuz.
— Demek ki ruh gelmesi, burada bir lâf-ı musanna. Bu olan
şeyleri hep ben yed-i tasnî ve mahâretimle vücuda getiriyorum…
— İşte nasılsa oluyor?
— Nasıl oluyor?
— Hiç aklımın ermediği bir surette.
— Ya kabul etmeli ya hilesini göstermeli.
— Hilesi: Ortada meçhul bir kuvvet var. Türlü nam verdiğiniz
bu kuvveti suver-i muhtelifede istimal ile bizi hayretten hayrete
düşürüyorsunuz.
— Bu kuvvet, sözüme nasıl itaat ediyor?
— Bilemem.
— Bu kuvvet, ruhun gayrı bir şey midir?
— Bilemem.
— Demek bu havarığın ruhlardan suduruna hâlâ kani değil -
siniz?
— İtminân-ı tâmm ile bir şey diyemem.
Reis, ruha hitaben:
— Şehîd-i muhterem, bu itikatsızın tereddütlerini görüyorsu -
nuz. Kendisini mahcup edecek bir harika izharına himmet edemez
misiniz?
Ruh — Ederim.
Pederim — Buyurunuz. Lütfunuza muntazırız.
Hep masa başındaydılar. Odanın hali bir köşesinde bir tıkırtı
oldu. Bütün enzar oraya dikildi. Ta kuytuda gölgeler içinde duran
büyük bir koltuklu, küçük dalgalar üzerinde sallanan bir sandal hiffetiyle iki tarafına yalpa vuruyordu.
Herkesi helecan aldı. Koltuklu titreye titreye sanki elim he -
yecanlarla terk-i mevki ederek bir münhani üzerinde huzzara
doğru üç dört hatvelik bir mesafe yürüdü, durdu.
Camit bir cismin bilavasıta bu taharrüğü 2497 karşısında, pede -
rimin çeşm-i hayreti 2498 herkesten ziyade açıldı. Çünkü bu harika,
bilhassa kendini imana getirmek için vuku buluyordu. Umuma
müstevli sükût-ı istiğrâbı ihlale en evvel pederim cüretle:
— Reis efendi, koltukluyu mu