Şükriye Hanım’ı Ziyaret
Ertesi günü büyük hanım değneğini kakarak Hasan Efendile -
rin ailesinin Süleymaniye civarındaki hanesine gelir. Yenge Emi -
ne, Fikriye Hanımlar ile kılavuz kadın ve kocakarı hep birden bir
arabaya dolup Taşkasap’a Şükriye Hanım’ın hanesine giderler Her
tarafı ovulmuş, süprülmüş, altı yedi odalı temiz bir ev. Şükriye Ha -
nım, misafirlerin istikbaline çıkar. Kara kaşlı, kara gözlü, beyaz,
ufak tefek şirin bir taze. Her iki taraf güya kırk yıldan beri birbirini
tanıyorlarmış gibi bir teklifsizlik ve hüsn-i telakkîde bulunur. Hemen sohbet başlar. Evvela kocakarı der ki:
— Şükriye kızım, bak sana ortak olacak hanımı getirdim.
Şükriye hanım tebessümle:
— Aa bana niçin ortak olsun? Öküz öldü ortaklık ayrıldı. Naşit
Efendi ile benim bir münasebetim 372 kalmadı. Bir müddet dolacak
çilem varmış, doldurdum. Çok şükür Cenabıhak 373 beni kurtardı.
Kendi gönlümce bir koca daha verdi. Ala-külli hâl 374 geçinip gidi -
yorum işte…
Emine Hanım:
— Naşit Efendi ile geçen müddet-i izdivâcınıza 375 çile doldur -
mak tabir ediyorsunuz. Demek çok sıkıntı çektiniz…
Şükriye Hanım:
— Hanım, sıkıntı da acaba lakırdı mı? Dünyada böyle bir fela -
ket hangi bir kulun başına gelmiştir?
Fikriye Hanım:
— Ne oldu kuzum kardeş?
Şükriye:
— Ne olacak? Canımı kurtarabildiğime ne mutlu! Bugün sağ
kaldığıma yüz bin hamdüsenalar olsun. Çünkü benden evvelkini
cadı boğmuş.
Kılavuz kadın:
— Mübalağa etme hanım. (Fikriye Hanım’ı işaret ederek)
Iyalıniz Naşit Nefi ile bu taze için söz kesiliyor. Buna mâni ol -
mak âdeta bir ev yıkmak demektir. Kısmet bozanlık iyi değildir.
Şükriye Hanım hararetlenerek:
— Eğer bir kelime mübalağam var ise göz bebeğim bir tanecik
evladımın ölüsünü öpeyim. Ne Naşit Nefi Efendi için ne de bu ha -
nım için… Ben ancak Allah için söyleyeceğim. Olup biten hakîkat-i
hâli hikâye edeceğim. Sözlerime inanmayacak iseniz söyleyiniz
nafile yere ne ben yorulayım ne de siz rahatsız olunuz.
Büyük hanımla Fikriye Hanım ikisi birden haykırarak:
— Yooo bak kılavuz kadın, daha şimdiden söz kesmeye kalk -
ma. Şükriye Hanım’ı kendi hâline bırak. Bildiği gibi anlatsın. Ebeci
kebeci ara yerde sen neci? Alacak adam orada, varacak kadın bu -
rada. Senin bu işteki nefin, salahiyetin doğru dürüst söz getirip
götürerek beş on kuruş kazanmak. Bunun ötesi var mı? Kes sesini.
Biz burada iken sana lakırdı düşmez.
Kılavuz kadın:
— Peki peki sustum. Kızmayınız. Ömrümde hiç masal dinle -
medim değil ya! Bir cadı hikâyesi de burada dinlemiş olurum.
Yenge Emine Hanım nazar-ı infiâl ile:
— Daha söz başlamadan itiraza kalkışmak hiçbir kaideye uymaz. Eski zevciyle geçen macerası 387 hakkında bize hesap vermek,
Şükriye Hanım’ın ne boynunun borcu? Allah razı olsun. Bu hususta
bize karşı lütfediyorlar, nezaket gösteriyorlar. Bu büyük iyilikle -
rini suistimal etmeyelim.
Şükriye Hanım:
— Teveccühünüze teşekkür ederim hanımcığım. Siz benden
insanlık namına bazı malumatlar soruyorsunuz. Gördüğümü, bildiğimi, daha doğrusu, uğradığım dehşetli felaketi size olduğu gibi
anlatmak boynumun borcu. Ben nasılsa vaktiyle bu belaya giriftar
oldum, bari başkası olmasın. (Fikriye Hanım’ı işaretle) Yazık değil mi? Gül gibi taze… Cenabıhak, kısmetini daha muvafık 394 bir
taraftan ihsan buyursun.
Bu esnada hizmetçi kahve getirir. On üç, on dört yaşında kırmızı yüzlü, yahni yanak, erkek suratlı bir Türk kızı. Anadolu’nun bazı
vilayetlerine müstevli 397 maraz-ı cildiyyeden 398 dolayı başı yo -
lunmuş, tıraş edilmiş, şimdi fırça gibi siyah saçlar fışkırmış. Şekl-i
recüliyyetini arttıran alabros saçların altından sarkan, pazardan
alınmış boncuk küpeler, kulaklarında sanki bu simanın 401 hangi neviyetinden olduğundan, kadınlığından iştibah 403 edilmemek için
takılmış pek tuhaf yalancı birer vesika sureti irae ediyordu. Kızın
üstünde küçük büyük ve erkek kadın efrâd-ı âileye 405 ait eşyadan
birer numune 406 vardı: Kenarı kırmalı etekliğinin küçük hanımın,
parmak dikişli babayani hırkanın büyük hanımın, yaşına nispetle
hayli hürmetli olan ayaklarının topuklarından yine iki üç parmak
taşan terliklerin de efendinin eskileri olduğunu anlamak için büyük
bir ferasete ihtiyaç göstermiyordu. Kızcağız, tepside dizili leba -
lep dolu fincanları taşırmamak için ellerini ileriye uzatıp, belini
içeri, kıçını dışarı vererek âdeta terazi ile ipte yürüyen acemi bir
cambazın tehlikeli, mutena adımlarıyla geliyor; bir kazaya mahal
vermemek korkusuyla sağ ayağını atınca dilini ağzının sol ucundan
dışarı uzatarak şiddetle ısırıyor; sol ayağını uzatınca aynı ameliye
ağzının sağ tarafında vuku 412 buluyordu. Kızı bu fena huyundan
vazgeçirmek için pek çok tekdir 413 etmiş olan Şükriye Hanım, bu
defa da yine hiddetlenerek:
— Ha! Nazikter… Dilini içeri sok. Terbiyesiz…
Bu kumandaya 414 karşı biçare 415 Nazikter, birdenbire durdu.
Hasıl olan sarsıntıdan tabaklara birer parça kahve döküldü. Bu
kabahat Nazikter’den ziyade hanımda idi. Çünkü kızın ağzın -
da oynayan o dili, işleyen bir makinenin regülatörü gibi âdeta bir
nâzıme-i hareketî idi. Ona “Dilini çıkarma!” demek, “Kahveyi
dök!” emrini vermekle beraberdi. Kızcağız odanın ortasında dona -
kaldı. Melul melul hanımının yüzüne bakıyor, dilinin hareketine
müsaade edilmedikçe elindeki tepsi ile bir adım daha ileri gide -
bilmek ihtimali olmadığını lisân-ı hâliyle 420 anlatıyordu. Şükriye
Hanım öfke ile yerinden fırlayıp tepsiyi Nazikter’in elinden aldı.
Birer parça dökülmüş kahveleri konuklara dağıttı. Hazırun 421, Nazikter’in ismine mi, diline mi, küpesine mi, terliğine mi, hangisine
güleceklerini şaşırdılar. Zavallı kızın mahcubiyetinden 422 şakakla -
rından aşağı nohut tanesi gibi ter dökülüyordu. Anadolu’da bir gün
akşama kadar sırtında taş taşımış olsaydı böyle İstanbulvari kahve
vermek için attığı birkaç adımdaki güçlüğü belki çekmiş olmaya -
caktı. Kızı dışarıya savdıktan sonra Şükriye Hanım:
— Bizim efendinin işi yok, âlem bize gülsün diye bunun adını
Nazikter koydu. Hiç halat incelir mi kardeş? Bu kızın şöyle her bir
kılı ayrı ayrı terbiyeye muhtaç. Uğraşa uğraşa bıktım. Ne yatmasını
bilir ne kalkmasını, ne yemesini ne söylemesini… Azıcık bir tarafı
ağrısa “Iış anaa ben ölüyom!” diye danalar gibi haykırmaya başlar.
Def-i hâcete gittiği vakit yanılıp da nerede olduğunu sorsanız kademhanede gördüğü işi size adlı adınca söyler. Bazı şeylerin adla -
rını mümkün değil öğretemedim. Limona hâlâ “sulu zırtlak” der.
Yıllarla çalış, kelini, uyuzunu temizle, akla pakla, adam et. Tam
biraz işe yarayacağı vakit koca zamanı gelir. İstersen verme. Sen ne
kadar ağır davransan o, uşaktan, aşçıdan, arabacıdan kendine denk
bir şey bulur. Senin bu geç davranmanın mücazatı 425 olarak gayr-i
şeri baş göz olur. Bu nev kızları kullanmanın da işte böyle bin
türlü derdi var.
Hane sahibesi, konuklardan tütün içenlere yapılmış ince siga -
ralardan birer tane dağıttıktan sonra bir de kendi yakar. Hikâyeye
başlar.